Redfotoğraf Grubu ve Görülmüştür Kolektifi birlikteliğiyle 7 Eylül’de Karşı Sanat’ta açılan “Esmiyor - Ekolojik İsyan” sergisi, 36 mahpus ve 60 fotoğrafçının ekolojik mücadele odağındaki eserlerinden oluşan bir çalışma.
Sergi, 2016’dan beri her yıl farklı temalar etrafında Redfotoğraf Grubu ve Görülmüştür Kolektifi birlikteliğiyle düzenleniyor. İçeriden dışarıya, gidenlerden kalanlara dek süren ekolojik mücadeleyi konu alan bu seneki sergi, içerdiği eserleri “mülkiyete hapsedilmek istenen doğanın özgürlük çığlığı” şeklinde niteliyor.
4 yıldır İstanbul’da olmama rağmen hem kalabalığın telaşesinden hem de İstiklal Caddesi'nin güzelliğinden olacak, oradaki sokakları ve binaları ara sıra karıştırırım. İşte bu sefer de aynısı oldu, Aznavour Pasajı'nı ararken çok ileri gittiğimi fark edip geri dönüyorum. Eşyadan bol bir şey olmayan o pasajı görünce "Ha" diyorum, "Burası işte". Sağda solda giysiler, hediyelikler, saatler, formalar… Ne ararsanız var, ama bize gelecek gibi değil.
Balkonunun Galatasaray Meydanı’nı izlediği Karşı Sanat’ın kapısından içeri atıyorum adımımı. Tanıdık ve hiç bilinmedik yüzler bir arada. El sıkışıyorum Özcan Yaman ile. O beni tanımıyor ama ben onu ürettiği fotoğraflarla, sergilerle, kolektif çalışmalarıyla tanıyorum. Bir de bizim okuldan mezunmuş -tabii akademi olduğu dönemden- bilmiyordum, sohbetimiz esnasında öğreniyorum. Açılışta bir konuşma yapılacağını tahmin ettiğimden, öncesinde tüm sergiyi gezip her bir eseri ayrıntıyla incelemek istiyorum.
Anlatılar, şiirler, öyküler ve anılar; fotoğraflarla, çizimlerle ve karikatürlerle buluşuyor. Duvarlar boyu sıralanan bu eserlerin tam orta noktasında bugüne dek ekoloji mücadelesinde katledilen 2500 insanın isminin olduğu büyükçe bir pankart duruyor. Tam altında ise bizimkiler: Cihan Eren, Metin Lokumcu, Ali Ulvi & Aysin Büyüknohutçu, Reşit Kibar ve Hakan Tosun…

“Hakan Tosun” diyor Özcan abi: “Bu serginin konusunu da belirledi bir yanıyla. Onun katledilmesinin ardından hem ona olan vefa borcumuzu ödemek hem de onun sürdürdüğü ekoloji mücadelesinin görülerek sahiplenilmesini istedik. WhatsApp grubunda konuştuk, dedik adı ne olsun. Tamam ekoloji olacak da ne yani? Biri ‘Esmiyor’ yazdı gruba, tamam dedik güzel ama esmiyor ne? Ne ekleyeceğiz yani? ‘İsyan’ dedik, isyan ediyoruz biz. Ekolojik isyan olsun. Adı da böyle oluştu işte: Esmiyor - Ekolojik İsyan”
Her adımımda yüreğimin farklı bir yerine dokunuyor yazılanlar, çizilenler. Adımlamaya devam ederken de düşünüyorum tabii, nasıl çıktı bu fikir ortaya, nasıl buluştular içerdekilerle dışardakiler bu salonun ortasında? Ne düşündüğümü anlamış olacak, Özcan abi benden alıyor sözü:
“2014-2015 olmalı ben Evrensel Gazetesi'nde fotoğraf ve sanat üzerine yazılar yazıyorum. Köşem vardı kadraj diye. Bir gün düşündüm, baktım çok gözaltılar, hapislikler falan olunca ben bir fotoğrafçı olarak hapse girersem fotoğraf çekemem, e başka da ne yapabilirim ki diye. Peki dedim, bunun üstüne şu anda içeride olup da fotoğrafçı olan ya da fotoğraf çeken insanların durumu ne olur. Hadi ressam bir şeyi karalıyor, bir şey yapıyor, peçeteye şiirler yazıyorlar falan da fotoğrafçı ne yapar? O zaman dedim -bizim de Redfotoğraf var ortada- bir çağrıda bulunalım hapistekilere. Diyeyim ki şu an hapiste olan ve fotoğrafla ilgilenen, uğraşan arkadaşlar hayalini kurun, hayalinizi bize yazın. Neyin fotoğrafını nasıl çekmek isterseniz biz o fotoğrafları çekip size yollayalım. Tabii hiçbir ses gelmedi. Birtakım mahpus yakınları falan ‘ya ne güzel işte falan proje düşünmüşsün’ filan dediler, geçtik."
"Ama" diyorum, "Abi, bu hikayenin 10 yılı kapsaması lazım, bugünlere geldiyse bir yerde yüzün gülmüş olmalı değil mi?"
“Dur” diyor, “Yeni başlıyor hikâyemiz:”
“İşte aradan bir zaman geçti, bir gün telefonum çaldı: ‘Merhaba ben Adil Okay, çağrı çıkmışsınız, biz de tutsaklarla sergi açıyoruz Görülmüştür Kolektifi olarak. Onların yaptığı karikatürleri, resimleri paylaşıyoruz, işte içerde üretilen tespih, boncuk işi gibi şeyler. Birlikte bir şey yapabilir miyiz?’ Dedim olur yapalım da, nasıl yapacağız peki? ‘Sizin hiç mektup arkadaşınız yok mu? Bir kampanyamız var. Ona dedi destek olur musun?’ olurum dedim.
İlk öyle oldu. İşte ‘onlar içeride sizin için siz onlarla mektuplaşıyor musunuz’ falan gibi bir metinle görsel paylaştık. Sonra sürekli telefonlaşmaya başladık. Dedi ki ‘ya ben şey düşünüyorum, fotoğrafçılarla içerideki tutsakları bir projede nasıl ortaklaştırabiliriz?’ Tamam dedim, şöyle yapalım: Dışarıdaki fotoğrafçılardan fotoğraf toplayıp hapishanelere yollayalım. Onlardan bu fotoğraflarla ilgili yorumlarını isteyelim. Sonra yorumlarla fotoğrafları yan yana koyalım. Sergi açalım.”
10 yıl olmuş, ilki 2016’ymış Özcan abinin hatırladığı kadarıyla, serginin yani. Redfotoğraf Grubu’na çağrı yapmışlar e-posta ortamından. Gelen fotoğrafları Özcan abi toplamış, Adil Okay’a iletmiş. Adil abi de onları toplayıp zarflara koyup hapisteki tutuklulara dağıtmış: "Bu fotoğraflar size ne anlam çağrıştırıyor, ne anlatıyor, bize onları yazın."
Bunları düşünürken inançları yokmuş pek ama bir taş attık diyerek beklemişler devamını. “Yorumlar bi’ geldi, herkes şoklarda.” diye devam ediyor Özcan abi anlatımına, yüzündeki büyükçe gülümseme de eşlik ediyor sohbetimize.
“Biz gaza geldik, 50*70 fotoğraf, yanında yorum; fotoğraf, yanında yorum. Böyle 50-60 şeyden foto bloklarla bir sergi açtık. Urfa, Diyarbakır, Mardin, artık aklına gelebilecek Kürt illerinin hemen hemen hepsinde; Ankara da dahil. Sergiye dair fotoğraflar tutsaklara da yollanmış tabii, hepsi gaza gelmiş. ‘Bu sene de yapalım’ diyorlar. Bu sefer dedik tersini yapalım: ‘Eğer siz dışarıda olsaydınız, fotoğraf da çeken biri olsaydınız, neyin fotoğrafını nasıl çekerdiniz? Bu hayalinizi bize yazın, çizin, bir şekilde ifade edin.’”
2016, 2017, 2018, 2019… 2026’ya değin Özgürlüğün Sesi, Karanlıkla Kahkaha, Sınırsız Kütüphane ve daha birçok başlıkla yapılan bu sergide geldik 2026’ya. Bugüne dek türlü temalarla, türlü başlıklarla yapılan sergileri gözümde canlandırarak serginin bitişine yaklaşıyorum.

Rögar kapağında yeşeren bir bitki, betonların arasında yaşamın varlığını ve umudu müjdeliyor. Zozan’ın yaşatma iradesiyle bakıp büyüttüğü bu bitki, gardiyanın tekmeleriyle eziliyor, kırılıyor. Atılan tekmenin yalnızca bitkiye değil; umuda, direnişe ve birlikte yaşam ısrarına atıldığını vurguluyor Zozan’ın arkadaşları. Betonda yeşertilen bir bitki, orman olacak ağaçların en küçük zerresi o an. O büyüyüp orman olacak ağaçlar var ya, işte orman olacağından duydukları öfkeyle tekmeliyorlar onu “yasak” bağırışları arasında.
“Narın morlaştığı yerdeyiz yine
Aynı kutsal mavinin yüreğindeyiz
Sevdanın zor kaçaklığına karşı
Yeşeren bir dal
Ve kırılan bir zincir sevincindeyiz”*
Bir sonraki sergi başlığının “emek” olmasını düşünüyorlarmış, öyle diyor Özcan abi: “Ama emek, ne? Ne diyeceğiz, o henüz bilinmiyor.”
Ekoloji mücadelesinde yaşatmak için savaşan ve direnen tüm kaybettiklerimizin anısına…
Direnmeyi ve yaşatma ısrarını sürdürelim!
*Yücel, A. (1985). Acıya Kurşun İşlemez. AYKO Yayınları.
(YF/HA)




