Kütüğe kaydedilmiş nüfuzlar, zapta geçirilmiş hadiseler, hafızalara kazınmış yargılar... Bir mi sıfırdan büyük? Yoksa aksi mi? Kıyasıyla kantarında tartılan yaşamlar...
Yuvamıza giden yol; granit ve kalker taş ocakları uğruna talan edilen dağın etekleri arasında uzanırdı. Nehirden esen hoyrat rüzgârın dahi sarsamadığı ağaç ailesinin huzurunu, tamahkâr Âdem'in hırpani elleri kökünden söküp koparmıştı. Ah Âdem! Sana cenneti koşulla sevdiren, dünyada koşulsuz nefretle yaşamayı mı öğretti?
Ağaçsızlıktan yoksullaşmış dağ yolunda, üzerinde çiçek desenleri olan beton mikserleriyle yarış eden mavi minibüsün arka koltuğundaki yolcuyum. Ellerimle kapatmasam; ağzımdan yuvasız kuşlar, sincaplar, kaplumbağalar, karıncalar fırlayacak. Nihayet bitiyor eşiktekilerin savaşı. Bir dönemeç yön gösteriyor. Ev yolu önümde kısalırken içimden çocukluğuma fısıldıyorum: “Evde misin? Öyleyse kapıyı sen aç.”
Artık unutulmuş olabilir ama eve dönmek eski ve hüzünlü bir şarkıdır. Sokağımızın başına vardığımda, sekiz yılımın şahidi olan, şimdilerde mabet rengine boyanmış ilköğretim okulum göz kırpıyor. Kocaman bahçesini dünyam sandığım canım okulumu tel örgülerle çepeçevre sarıp yalnızlaştırmışlar. Bahçesindeki ağaçlar kesilmiş, etraftaki sitelerin otoparkı olmuş. Oysa kış olunca çam ağaçları kardan tennurelerini giyer, gökten aldığını yere, yerden aldığını göğe verirdi. Teneffüslerde o çam ağaçlarının iğneciklerini koparıp önlüğümün eteğinde toplardım. Parmak uçlarımı delip öperek kendime iğneciklerden taçlar, kolyeler yapardım. Ah serçelerin yuvası çam ağaçları, kolunda kanadında büyüdüğüm meyve ağaçları... Yoksunuz artık. Yoksuluz artık.
Genç Cumhuriyet'in ilk yıllarında bir paşanın gençliğe armağanıymış okulumuz. Lojmanıyla kurulmuş, her yıl biraz daha büyütülmüş. Öyle gözde bir yer olmuş ki, köy çocukları için paşanın kızı tarafından bağışlanan gül ağacı bir piyanosu bile varmış.
Bir karne günü; aldığım onur belgesinin şımarıklığıyla merdiven köşesinde gizlenmiş o nazenin piyanoyu bulup usulca kapağını kaldırdım. Serçe parmağımla, sanırım “la” olan o tek notaya bastım. Gri üzerine beyaz boyalı, uzun, boş koridor duvarlarında çarpıp yankılanan sesi duyarak odasından hışımla fırlayan, sanatla terbiye edilememiş, müdür muavini Osman Bey'in tükürük saçan öfkeli sözlerini ve görme çeşitliliğim nedeniyle yanlışlıkla bastığımı zannedip donakalan zavallı duruşunu hiç ve zevkle unutmadım. La! Görsem de görmesem de la! Anlamlaşsa da anlaşılmasa da la! La, la, la...
Yıllar sonra Ece Ayhan’ın dizelerinde karşıma çıkan o çocuk da sanki aynı koridordaydı:
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
Ah kutsalların yalnızlığına mahkûm edilmiş gül ağacı piyano… Ah kutsallarla imtihan edilmiş çocukluğum… Ah kutsal Cumhuriyet ve ötesi... O koridorlar, marşlar, törenler, kaideler... Müfredatın yoğurup şekillendirdiği çocuk aklıma zerk edilen şey, “sağlam” insan ile “çürük” insan arasındaki ayrıcalığın ayrımcı diliymiş. Sorgulamanın panzehrini yudumlayınca kavradım.
Aynı kasabanın sokaklarında iki çeşit beden dolaşırdı. Biri, Kore Savaşı'ndan gazi olarak evine madalyalarıyla uğurlanan Eşref Amca, diğeri ise sağlık muayenesine gittiği GATA'dan eline tutuşturulan “askerliğe elverişli değildir” raporuyla evine dönen çürük babam... Zira askerliğe elverişli değil diye yazılır, çürük diye okunurdu.
Askerlik yaşı gelene dek mezrasının dışına çıkmamış bir delikanlıymış Eşref Amca. Ne vakit ki, büyük adamlar bir araya gelip de ülkenin delikanlılarının, haritada bile bulamayacakları bir başka ülkeye asker olarak gitmesine karar vermiş; işte o gün 1. Türk Tugayı’nın asker listesine Eşref Amca’nın da adı eklenmiş. Sonra ver elini şimendiferle Hatay, oradan da gemiyle Kore... Şimal’den aldığı güçle kanının son damlasına kadar savaştığını göğsünü kabartarak anlatırdı. Bir bacağını ve çenesinin yarısını kaybetmişse de yaşaması Allah’ın lütfuymuş. Tanrı’nın lütfuyla hayatta kalan savaşkan ruhunun ve bedeninin gücünü, her milli bayramda ruhsatlı silahıyla göğe ateş ederek hatırlatırdı. Aynı milli bayramlarda, kızı Şimal’in majör olduğu, benimse trompet çaldığım bando ekibi, protokolde oturan Eşref Amca’ya ve mülki amirlere başımızı sağa çevirip selam verirdik. Babamla selamlaşamayan bakışlarımızın milli bayramları, babamın yaşı ile yaşımın toplamından çoktur.
Babam; kızlarına miras bırakacağı tek şeyi körlük olan, bana göre sıradan, kasabamıza ve devletimize göre çürük bir adamdı. Bedeni, savaş meydanında parçalanmak yerine atasından taşıdığı hastalıkla sakatlandığı için hiçbir zaman kahraman olamadı; figüranların öyküsünü anlatan filmlerde kahraman olmaya ise hiç yanaşmadı. Savaşamayan bedeninin, askerliğe elverişli değilse de erkekliğe elverişli olduğuna herkesi ikna etmek gereği hissetmiş olmalı ki, “sağlam” bir kadınla evlenip erkek çocuğu bulma umuduyla üç çocuk yaptı. Eşref Amca'nın üç oğlu, iki kızı olurken; babamın doğan tüm kızları “sakat”, doğmamış tüm oğulları ise belki ‘sağlam’dı. Anlayacağınız hem aşkta hem kumarda kaybetmişti babam.
Bireysel hatırlama hiçbir zaman tek başına işlemez; kasabanın ortak hafızası neyi hatırlayacağımıza ya da neyi unutacağımıza bizim yerimize çoktan karar veriyor. İşte bu yüzden, Eşref Amca’nın savaş meydanında bir kısmını bıraktığı eksik beden kasabanın belleğinde şanlı bir (er)keklik söylencesi olarak dilden dile hatırlanırken; babamın doğuştan eksik olan o yetisi, kasabanın acıyan, ötekileştiren söylemlerinde bir kusura, utanca bürünen gölge yasağına dönüşüyor. Ömrü bu önyargılarla savaşmak olan babamın mücadelesini hiçbir zaman naftalinli övgülerde saklamadık. Ne yazık ki, taşıdığı özgül kimliğiyle hak ettiği gibi görünür olmasını da başaramadık. Nurdan Gürbilek'in taşraya ilişkin düşüncesini ödünç alırsak, taşra bazen yalnızca bir coğrafya değil, utancın dolaşıma sokulma biçimidir. Kasabamızın o çokbilmiş, sağlamcı hafızasından bu ikircikli utancı bugün bile söküp atamadık.
Bir gün babamla sohbet ederken Milli Savunma Bakanlığı'nın engelliler için tertip ettiği bir günlük temsili askerlikten söz ettim. Oralı olmadı. Antimilitarist olduğundan değil, avutulmaktan hoşlanmadığından.
Bugün babam da Eşref Amca da artık çürük ve kahraman arasındaki o manasız ayrımın yapıldığı günleri hatırlayamayacak kadar pürüzsüz bir hafızaya sahip. Alzheimer diyor doktorlar. Eşref Amca; kahraman olarak anılmaktan gurur duymuş olsa da bu ayrıcalıklı gururu yaşamak için Kore Savaşında bedeninin bir kısmını bırakmayı kendi tercih etmemişti. Tıpkı babamın “çürük” olarak nitelendirilmekten nefret etse de toplumun onay vereceği kararları almayı kendi tercih etmemesi gibi.
Belki de barış, insanın insanı ölçmekten vazgeçtiği yerde başlıyordur.
Eylülün barışı hatırlattığı günlerde, hâlâ serçe parmağımla gül ağacı piyanonun tuşularıqna basıyorum.
Görsem de görmesem de la! Anlamlaşsa da anlaşılmasa da la!
Ses hâlâ boş koridorda yankılanıyor:
La, la, la la la la...
Kaynakça
Ayhan, E. (1982). Yort Savul. Adam Yayıncılık.
Gürbilek, N. (1995). Yer Değiştiren Gölge. Metis Yayınları.
(MMÖ/NÖ)


