Adalet gelmediğinde ne olur?
Demokratik bir talebin yöneltildiği kurum, bu talebi çözmeyi reddettiğinde, talebe ne olur?
Toplumsal hareketler sosyolojisi, uzun yıllar boyunca insanların neden protesto ettiğine, bireysel mağduriyetlerin nasıl kolektif eyleme dönüştüğüne ve hareketlerin hangi koşullarda başarıya ulaştığına odaklandı. Son yıllarda yaşanan “duygusal dönüş” ise duyguların siyasetin dışında, akıldışı ya da ikincil unsurlar olmadığını; siyasal eylemin kurucu boyutlarından biri olduğunu gösterdi. Öfke sizi harekete geçirebilir, korku sınırlayabilir, umut ayakta tutabilir ve yas dayanışma yaratabilir.
Fakat daha az sorulan bir soru var: Bir protesto, temel talebine ulaşamadan onlarca yıl devam ettiğinde ne olur?
Türkiye’de 1995 yılında zorla kaybedilen insanların aileleri etrafında başlayan ve baskı, kesintiler ve mekânsal engellemelerle karşılaşmasına rağmen varlığını sürdüren Cumartesi Anneleri direnişi, bu soruyu düşünmek için güçlü bir örnek sunuyor. Ben bu direniş üzerinden bu yazıda üç kavram önermek istiyorum: “Duygusal sürdürülebilirlik”, “duygulanımsal tıkanma” ve “demokratik dayanma”.
İlk olarak, duygusal sürdürülebilirlik, yalnızca aktivistlerin tükenmişlikten kaçınabilmesi değildir. Yas, umut, sabır, ısrar, inat ve ahlaki kararlılık gibi siyasal anlam taşıyan duygusal pratiklerin kolektif olarak yeniden üretilebilmesidir. Burada önemli olan duygunun yoğunluğu değil, sürekliliğidir.
Cumartesi Anneleri’nin gücü de her hafta daha büyük bir duygusal doruk yaratmalarından gelmiyor. Tam tersine, geri dönmelerinden geliyor.
Yeniden.
Ve yeniden.
Aynı gün.
Aynı saat.
Aynı fotoğraflar.
Aynı çiçekler.
Aynı talep.
Ama hiçbir zaman tamamen aynı olay değil.
Bu “çözüm olmadan tekrarlama”, direnişin zamansal yapısını anlamak açısından kritik. Her cumartesi yeniden dile getirilen talep, aynı anda hem sürekliliğin hem de başarısızlığın kanıtı. Direnişin devam edebilmesi bir dayanma gücünü gösteriyor; her hafta yeniden ortaya çıkmak zorunda olması ise adaletin hâlâ gelmediğini.
Tam da burada ikinci kavram ortaya çıkıyor: Duygulanımsal tıkanma.
Duygulanımsal tıkanma, basitçe bir siyasal çıkmaz değil. Çünkü burada devlet ile yurttaşlar arasında simetrik bir müzakere yok. Aynı şekilde yalnızca “beklemek” de değil; bekleyişin siyasal olarak yeniden üretildiği bir durum söz konusu. Bu tamamlanmamış yasla da aynı şey değil. Tamamlanmamış yas bir duygulanımsal durumu tanımlarken, duygulanımsal tıkanma bu durumu yeniden üreten siyasal ilişkiyi anlatıyor.
Bu durumu şöyle tanımlayabiliriz: Kurumsal tanımanın da baskının da kapanma yaratmayı başaramadığı; çözümsüz kalmış bir duygulanımsal talebin kamusal canlılığını koruduğu siyasal olarak üretilmiş bir durum.
Döngü aslında basit ama oldukça çarpıcı:
Talep → tanımama → baskı → hafıza → yenilenen talep.
Döngü kapanmıyor.
Cumartesi Anneleri açısından yas meselesini de bu nedenle yeniden düşünmek gerekebilir. Yani bu direnişi yalnızca “yasın protestoya dönüşmesi” olarak açıklamak yetersiz. Çünkü zorla kaybetme, yasın tamamlanmasını mümkün olmaktan çıkarır. Ortada beden yok, çoğu zaman kesinleşmiş bir ölüm yok, mezar yok; yokluğun toplum tarafından tanındığı bir kapanış anı yok. Dolayısıyla siyasal eylem yas sona erdikten sonra başlamıyor. Tamamlanamayan yasın kendisi siyasal bir koşula dönüşüyor. Kaybedilen kişinin fotoğrafı bu nedenle yalnızca bir anma nesnesi değil. Fotoğraf, hayatta olanlarla kaybedilen kişi ve devlet arasındaki ilişkiyi maddi olarak ayakta tutuyor.
“Bu kişi vardı.
Bu yokluğun bir faili var.
Bu kayıp toplumsal olarak kapanmış değil,” diyor.
Burada sessizlik de önem kazanıyor.
Cumartesi Anneleri’nin protesto biçimi, sessizliği siyasal iletişimin yokluğu olmaktan çıkarıyor. Sessizlik kendini tutmayı, ölçülülüğü ve şiddetsizliği ifade ediyor; protestocuların geleneksel çatışmacı repertuara başvurmadan siyasal talepte bulunmasına imkân veriyor. Dolayısıyla sessizlik, sözün karşıtı değil, siyasal sözün başka bir biçimi.
2018’de Galatasaray Meydanı’ndaki buluşmaların yasaklanması bu açıdan önemli bir kırılma noktası. Meydan kapatılabilir, bedenler dağıtılabilir, buluşma engellenebilir. Ancak talep ortadan kalkmayabilir. Dahası, baskının kendisi hafızanın bir parçasına dönüşebilir. Yasak hatırlanacak bir olaya, müdahale belgelenecek bir deneyime, belgeleme ise mücadeleyi sürdürmenin yeni bir gerekçesine dönüşebilir.
Bu, baskının otomatik olarak direnişi güçlendirdiği anlamına gelmez. Burada daha incelikli bir süreç söz konusu. Baskı, kolektif duygulanımın yöneldiği nesneyi değiştirebilir ama temel talebi ortadan kaldırmayabilir.
Bu noktada duygusal sürdürülebilirliğin rahatsız edici bir paradoksu ortaya çıkıyor.
Bir topluluk, çözüme kavuşmamış bir adaletsizlik içinde yaşamayı ve mücadele etmeyi mümkün kılan duygusal pratikler geliştirebilir. Bu pratikler direnişin yok olmasını engeller. Fakat aynı zamanda, kurumsal çözüm gerçekleşmediği sürece adaletsizlikle yaşamayı da mümkün kılabilir. Dolayısıyla direnişin duygusal sürdürülebilirliği, adaletsizliğin siyasal sürdürülebilirliğiyle aynı anda var olabilir. Bu nedenle dayanıklılığı romantikleştirmemek gerekir.
Umudun kendisi de burada farklı bir anlam kazanıyor. Cumartesi Anneleri’nin umudu, adaletin mutlaka geleceğine dair kurumsal bir güvenceye dayanmıyor. Daha çok, çözümün yokluğunun talebin de sona erdiği anlamına gelmesini reddediyor.
Umut, gelecekteki kesin bir sonuca inanmak değil; adalet mümkün değilmiş gibi davranmayı reddetmek olabilir. Böylece umut, geleceğe ilişkin bir beklentiden çok, şimdiki zamanla kurulan siyasal bir ilişkiye dönüşüyor.
Annelik de bu mücadelenin önemli bir boyutu. Hareket yalnızca annelerden oluşmuyor; babalar, eşler, kardeşler, çocuklar ve aktivistler de bu mücadelenin parçası. Ancak annelik kültürel olarak güçlü bir ahlaki meşruiyet taşıyor. Cumartesi Anneleri bu meşruiyeti yalnızca geleneksel toplumsal cinsiyet rolünü yeniden üretmek için değil, devlete soru sorabilen bir siyasal konum yaratmak için kullanıyor:
Çocuğum nerede?
Çocuğuma ne oldu?
Kim sorumlu?
Devlet neden cevap vermiyor?
Böylece annelik, demografik bir kategoriden çok duygulanımsal-siyasal bir konuma dönüşüyor.
Bütün bunları “demokratik dayanma” kavramında bir araya getirmek mümkün. Demokratik dayanma, formel kurumların siyasal talepleri çözmekte başarısız olduğu durumlarda, bu taleplerin kolektif pratikler aracılığıyla yeniden ve yeniden hayata geçirilmesidir.
Bu, demokratik bir başarı değildir. Kurumsal kapsayıcılık da değildir. Kutlanacak anlamda bir dayanıklılık hiç değildir.
Demokratik açığın koşulları altında dayanmadır.
Bu nedenle Cumartesi Anneleri yalnızca çözülememiş bir adalet talebinin değil, demokratik katılımın kurumsal sınırlarını gösteren bir örnektir. Demokrasi yalnızca seçimler, temsil ve kurumlar üzerinden düşünülürse bu hareket bir başarısızlık hikâyesi gibi görünebilir. Fakat demokrasiyi aynı zamanda tanınma talebinde bulunmanın, şiddeti hatırlamanın ve siyasal unutmaya direnmenin kolektif pratiği olarak düşünürsek, başka bir tablo ortaya çıkar.
Belki de asıl soru şudur:
Kurumlar kapandığında demokratik eylem nerede gerçekleşir?
Meydanlarda, hafızalarda, ritüellerde, bedenlerde, fotoğraflarda, sessizlikte ve tekrarda.
Adalet gelmediğinde geride yalnızca başarısızlık kalmaz. Talep hayatta kalabilir. Yas hayatta kalabilir. Hafıza hayatta kalabilir.
Çünkü bir devlet bir meydanı kapatabilir, bir buluşmayı dağıtabilir, bir ritüeli yasaklayabilir. Ancak yalnızca kapanma yoluyla çözüme kavuşmamış bir talebi ortadan kaldıramaz.
Cumartesi Anneleri’nin bize bıraktığı en zor soru da bu olabilir:
Demokrasi yalnızca kurumların yurttaşların talepleri karşısında ne yaptığı mıdır, yoksa kurumlar cevap vermediğinde yurttaşların yapmaya devam ettikleri de demokrasinin bir parçası mıdır?
Anneler her cumartesi geri dönüyor.
Adalet geldiği için değil.
Gelmediği için.
(EA/VC)


.jpg)
