Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleşecek COP31 İklim Zirvesi’ne doğru ilerlerken, küresel iklim diplomasisinin gündemi ağırlıklı olarak "yeşil finansman" mekanizmaları ve piyasa odaklı uyum fonları etrafında şekilleniyor.
Oysa iklim krizinin ve suya erişim krizinin faturası; teknik müzakere masalarında değil, fabrikalarda, hizmet sektöründe, okullarda ve dar gelirli emekçi mahallelerinde ödeniyor. İklim krizinin tetiklediği kuraklık baskısı, sanayinin denetimsiz su kullanımı ve suyun ticarileştirilme süreçleri, krizi doğrudan bir kamusal hak ve sınıf sorununa dönüştürüyor.
Su Politikaları Derneği (SPD) analizleri ve Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) verilerine göre, Türkiye'de kullanılabilir su kaynaklarının yaklaşık %75-78'i tarımsal sulamada, %15'i sanayide, kalanı ise evsel tüketimde kullanılıyor.
Sanayi havzalarında Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) yeraltı su rezervlerini denetimsiz kuyularla tüketmesi ve yetersiz arıtma altyapıları, yüzeysel ve yeraltı su kalitesini düşürüyor.
Türkiye genelinde kent içi şebeke sularındaki kayıp-kaçak oranlarının ortalama %33 ile %38 seviyelerinde seyretmesi, altyapı yetersizliğini gözler önüne seriyor. İletişim hatlarındaki altyapısal eskime ve artan arıtma maliyetleri şebeke suyunun içilebilir niteliğini zayıflatırken; kademeli artan tarifeler ve kayıp-kaçak maliyetlerinin faturalara yansıtılması dar gelirli haneleri ambalajlı su pazarına mahkûm ediyor ve "kentsel su yoksulluğu" yaratıyor.
Tarihsel sürece bakıldığında, Anadolu ve Osmanlı geleneğinde su hiçbir zaman ticari bir mal olarak görülmedi; "hayrat" anlayışıyla su vakıfları, çeşmeler ve sebiller aracılığıyla halka ücretsiz sunulan kutsal bir kamu hizmeti kabul edildi.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında da bu kamusal miras, devlet ve belediyeler eliyle yürütülen ücretsiz ve erişilebilir altyapı hamleleriyle sürdürüldü. Ancak günümüzde suyun kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp piyasalaştırılması, toplumumuzu tarihsel su kültürümüzün ve kamusal hak anlayışımızın tam aksi bir noktaya taşıdı.
Nitekim şebeke altyapısındaki bu nitelik kaybı ve denetim eksikliği, zaman zaman kitlesel halk sağlığı krizlerine de yol açtı. Örneğin Ekim 2026 başında Tokat kent merkezinde yaşanan ve yaklaşık 5 bin yurttaşın bulantı, kusma ve ishal şikayetleriyle hastanelere başvurmasına neden olan salgın vakası, kamusal su altyapısının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Valilik ve il sağlık birimlerinin şebeke suyunun içilmemesi ve klorlama seviyesinin artırılması yönündeki uyarıları ile okullarda eğitime ara verilmek zorunda kalınması, nitelikli ve güvenilir içme suyuna erişimin hayati bir kamu sağlığı meselesi olduğunu somutlaştırdı.
Benzer bir su yoksulluğu ve erişim engeli, eğitim kurumlarında da yaşanıyor. Eğitim Sen ve Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) tarafından yayımlanan saha ve eğitim raporlarına göre, Türkiye'deki devlet okullarının büyük çoğunluğunda öğretmenlerin ve öğrencilerin mesai saatleri içinde ücretsiz, arıtılmış ve hijyenik içme suyu altyapısına (sebil veya arıtmalı çeşme sistemlerine) erişimi bulunmuyor.
Raporlar, okullardaki bütçe yetersizlikleri ve ticarileşmiş okul kantinleri nedeniyle çocukların gün boyunca ambalajlı su satın almaya zorlandığını ortaya koyuyor.
Bu durum, dar gelirli aileler için ek bir ekonomik yük oluştururken, su temin edemeyen çocukların okulda susuz kalmasına ve buna bağlı konsantrasyon ile sağlık sorunları yaşamasına zemin hazırlıyor.
Gelişmiş ülke uygulamaları incelendiğinde ise tablonun farklı bir kamusal anlayışla yönetildiği görülüyor. Örneğin Avrupa Birliği’nin 2020/2184 sayılı Revize İçme Suyu Direktifi uyarınca üye ülkelerde okullarda, kreşlerde, idari binalarda ve kamuya açık alanlarda ücretsiz ve hijyenik içme suyu sebillerinin kurulması yasal bir zorunluluk. Fransa, İskoçya ve Japonya gibi ülkelerde kamusal alanlarda ve eğitim kurumlarında her çocuğun ücretsiz, nitelikli suya erişimi temel bir kamusal hizmet standardı olarak güvence altında.
Bu yoksulluk ve altyapısal yetersizlikler, hane içindeki toplumsal cinsiyet temelindeki iş bölümü nedeniyle en ağır şekilde kadınların üzerindeki bakım yükünü artırıyor. Mutfakta, temizlikte ve çocuk bakımında niteliksiz ya da kesintili suyla hijyen sağlamaya çalışan kadınlar, krizin lojistik ve bakım yükünü üstleniyor.
Oysa kadınların karar süreçlerindeki varlığı yalnızca sayısal ve istatistiki bir temsil adaletini değil; yaşamın gündelik lojistiğini, hane içi su kullanımını ve krizlerin insani faturasını doğrudan deneyimleyen yaşamsal hafızanın politikaya aktarılmasını sağlar. Kadınların olmadığı bir su yönetimi, sahadaki insani ve toplumsal gerçeklikten kopuk kalmaya mahkûm.
Buna karşın, YSK ve TÜİK verilerine göre yerel yönetimlerde kadın belediye başkanı oranının %5,5, belediye meclis üyeliğinde %12 seviyesinde kalması; üstelik Devlet Su İşleri (DSİ), Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) ve İl Havza Yönetim Heyetleri gibi temel bürokratik karar mekanizmalarında üst düzey kadın yönetici temsilinin %10-12 bandını aşamaması, su politikalarının toplumsal gerçeklikten kopuşunu derinleştiriyor.
Sömürü yalnızca hane halkıyla sınırlı kalmayıp çalışma yaşamının tüm alanlarına yayılıyor. Son yıllarda perakende ve hizmet sektöründe yaşanan gelişmeler bu durumu doğruluyor. 2024-2026 dönemlerinde zincir market çalışanlarının (A101 ve benzeri perakende mağazalarında çalışan işçilerin) mesai saatleri içinde temel insani ihtiyaçlara, özellikle de temiz ve ücretsiz içme suyuna erişimde yaşadığı kısıtlamalar, sendikal raporlara ve iş sağlığı güvenliği eylemlerine yansıyor. Çalışma alanlarında suyun bir maliyet kalemi olarak görülmesi, emekçilerin en temel yaşam hakkının kısıtlanması anlamına geliyor.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 28 Temmuz 2010 tarihli 64/292 sayılı kararı ile BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin 15 No'lu Genel Yorumu, temiz suya erişimi temel ve vazgeçilemez bir insan hakkı olarak ilan etti. İklim ve su adaleti suyun piyasalaştırılan bir ticari meta değil, kamusal bir hak olduğu kabulüyle mümkün.
Sanayi su kullanımı şeffaf kamusal denetim ve bilimsel su bütçeleriyle sınırlandırılmalı tüm devlet okullarında, çalışma alanlarında ve kamusal mekânlarda ücretsiz, nitelikli ve sürekli içme suyu altyapısı yasal güvenceye kavuşturulmalı.
(FB/EMK)


