Uzun yıllardır unutulan çocukluk son günlerde yeniden hatırlanır oldu. Gündemimize nasıl mı girdi; çocuk işçiliği (MESEM) ile, suça sürüklenen çocuklar söylemi ile, akran zorbalığı nedeni ile ve yeni nesil çetelerde yaşı küçük gençlerden bahsedilmesiyle. Çocukluk, ancak bir “sorun” ya da “tehdit” olarak karşımıza çıktığında hatırlandı.
Aslında kızlar üzerinden çocukluk uzun zamandır gündemdeydi. Erken yaşta evlilikler, çocuk anneler, eğitimden koparılma, bakım yükünün küçük yaşlarda omuzlara yüklenmesi ve evin içine hapsedilme hali… Ancak bu mesele çoğu zaman kültürel açıklamalara sıkıştırılır. Sınıfsal eşitsizlikler ve devlet politikalarının rolü görünmez kılınır. Çocukluk yine “aile tercihi” olarak tanımlanırken, kamusal sorumluluk arka plana itilir.
Oysa çocukluk sanıldığı gibi doğal, evrensel ve nötr bir kavram değildir. Toplumsal, kültürel, cinsiyetçi, politik olarak inşa edilir. Hangi çocuğun yaşayıp yaşamayacağına, çocuk kalabileceğine, hangisinin erken yaşta yetişkin sayılacağına her dönemde sınıfsal ilişkiler ve devlet politikaları ile karar verilir.
Tarım ve zanaat toplumlarında köylü çocuklar hayvan bakar, tarlada çalışır; kızlar ev içi üretimin parçası olurdu. Zanaatkâr ailelerin çocukları ise erken yaşta çıraklığa başlardı. Yoksul çocuklar için hizmetçilik, sokak satıcılığı ve gündelik işler olağandı, yani eli ekmek tutan her çocuk çalışmak durumundaydı. Çocuk “korunması gereken” bir varlık değil, ailenin üretici bir üyesiydi. Eğitim ise oğlanlar, soylular ve asker olacaklar için gerekliydi.
Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan modern “masum, korunmaya muhtaç çocukluk” anlayışı bile eşit biçimde kurulmadı. Orta ve üst sınıf çocukları için çocukluk; eğitim, oyun ve korunma demek iken, yoksul çocuklar için emek, disiplin ve erken sorumluluk anlamına geldi. Kızlar içinse erken yaşta evlilik ve ev içi emek çocukluğun sınırlarını belirledi. Çocukluk en başından itibaren sınıfsal ve cinsiyetçi biçimde bölündü.
1970’lerden itibaren uygulamaya konulan neoliberal politikalar bu eşitsizliği derinleştirdi. Çünkü neoliberalizm yalnızca bir ekonomi politikası değil, sosyal olanı tasfiye eden bir yönetme rejimidir. Eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik ve bakım hizmetlerinden geri çekilen devlet, çocukluğu piyasanın insafına bıraktı. Bu bağlamda MESEM, çıraklık ve erken işçileştirme, neoliberal çocukluk rejiminin tipik araçlarıdır. Neoliberalizm sınıfa, cinsiyete göre çocukluk yaratırken aynı zamanda etnisite ve coğrafyaya göre de bölünmüş bir çocukluklar üretti.
Neoliberal devletin diğer yüzü ise sosyal politikadan çekilirken güvenlik aygıtlarını genişletmesidir. Yoksulluk, dışlanma ve güvencesizlik çocukların yaşamına doğrudan yansırken, devlet bu sorunlara koruyucu ve önleyici sosyal politikalarla değil, disiplin, denetim ve cezalandırma mekanizmalarıyla yanıt verir. Pierre Bourdieu’nün “devletin sağ eli–sol eli” metaforunda ifade ettiği gibi, sosyal politika geri çekilirken polis, adalet ve güvenlik aygıtları güçlenir. Çocuklar ne yazık ki korunacak özne olmaktan çıkıp denetlenecek “risk grupları” na dönüşür.
Bugün çocukluk kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp aileye havale edilmiştir. Eğitim, sağlık ve bakım giderek metalaşmış; çocuk, ailenin ekonomik gücüne ve piyasanın acımasızlığına terk edilmiştir. Ancak aynı çocuk yoksulluk ve dışlanma içinde büyüdüğünde, devlet bu kez sosyal destekle değil, cezalandırma rejimiyle karşısına çıkar. Neoliberal devlet çocukları korumak için değil, denetlemek için geri döner.
Bu tablo patriyarkal kapitalizmle birleştiğinde yıkım daha da derinleşir. Bakım emeği kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp aileye, yani çoğunlukla kadınlara yüklenir. Bu emek doğal, görünmez ve ücretsiz sayılır. Kızlar ise bu emeğin erken yaşta parçası hâline getirilir. Ev işi yapar, kardeş bakar, fedakârlık adı altında itaat etmeyi öğrenir. Böylece kızların çocukluğu daha erken sonlanır.
Erken yaşta zorla evlilikler, eğitimden kopuş ve erken annelik kültürel tercihler değildir. Bunlar yoksulluk, patriyarka ve sosyal politikasızlığın ortak ürünleridir. Kızları özel alana, eve hapsedilir.
Oğlanlar daha küçük yaşlardan itibaren kamusal alana, rekabete ve güç ilişkilerine yönlendirilir. Onlardan duygularını bastırmaları, güçlü olmaları ve “erkek” olmaları beklenir. Ancak yoksulluk, güvencesizlik ve sınıfsal dışlanma koşullarında bu beklentiler karşılanamaz hâle gelir. Devletin, okulun ve sosyal destek mekanizmalarının geri çekildiği bu alanlarda sokak çeteleri, suç ağları, militarist ve mafyatik yapılar devreye girer.
Bu yapılar, oğlanlar ve gençlere aidiyet, güç ve görünürlük vaat eder. Şiddet, hiyerarşi ve itaat üzerinden kurulan bu ilişkiler, yoksulluk içinde büyüyen oğlanlar için bir çıkış yolu gibi sunulur. Bugün “suça sürüklenen çocuklar” dediğimiz tablo, aslında korunmayan çocukluğun kendisidir. Devlet bu noktada çocukluğu yeniden inşa etmez, cezalandırır. Sosyal politika yerine polis, rehberlik yerine disiplin, hak yerine güvenlik dili devreye girer.
Ülkenin farklı bölgelerinde çalışan bir çocuk hekimi olarak şunu açıkça söylemem gerekir: Uygulanan sosyal ve ekonomik politikaların sonuçları çocukların bedenlerine ve ruhlarına kazınır.
Yıllar önce bir yurtdışı kongresinde, bir konuşmacının sunumunda paylaştığı, bir fotoğrafta boyları daha kısa İrlandalı çocuklarla boyları daha uzun İngiliz çocuklarını karşılaştırdığı, bu çocukların boylarına göre gelecekteki sosyal, ekonomik durumları arasındaki yakın ilişkiyi vurguladığı sözleri beni çok etkilemişti. Eşitsiz dağıtımdan kaynaklanan yoksulluk ve yoksunluk, yalnızca çocukların fiziksel büyümesini değil zihinsel gelişimini ve ruh sağlığını da derinden etkiler. Kronik yetersiz beslenme ve bodurluk, öğrenme güçlükleri, tekrarlayan enfeksiyon hastalıkları ve gelişim gerilikleri, yoksul çocuklar için birer istisna değildir.
Ancak çocukluk yoksulluğunun yarattığı tahribat bedenlerle sınırlı değildir. Sürekli kaygı, belirsizlik ve güvencesizlik içinde büyüyen çocuklar, daha erken yaşlarda stresle baş etmeyi öğrenmek zorunda kalır. Evdeki maddi baskılar, ebeveynlerin artan yükü ve kreş, okul yemeği gibi kamusal sosyal desteklerin yokluğu, çocukların duygusal dünyasında derin yaralar açar. Depresyon, kaygı bozuklukları, öfke sorunları ve içe kapanma hâlleri, yoksullukla birlikte sıradanlaşır; görünmez ama kalıcı bir toplum sağlığı sorununa dönüşür.
Çocukluğu yeniden konuşuyorsak bu bir alarmdır. Ancak hatırlamak yetmez. Çocukluğu güvenlik söyleminin, cezalandırma rejiminin ve patriyarkal bakım yükünün elinden geri almak gerekir. Çocukluk polisle değil sosyal hizmetle, ceza ile değil kamusal eğitimle, ahlak vaazlarıyla değil sosyal adaletle korunur.
Nihayetinde çocukluk, kamusal olarak örgütlenmesi gereken kolektif bir haktır ve bu hakkı savunmak, neoliberal patriyarkal düzene karşı politik bir mücadeleyi gerektirir.
(MKT/EMK)





