“İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…” Sabahattin Ali.
Yıl 1997.
Irak pasaportuyla Bulgaristan’a geçmeye çalışırken yakalanan kadın, Türkiye’ye iade edilmek üzere Habur’a getiriliyor. Şırnak’ın Silopi ilçesinde gözaltına alınıyor.
Resmî kayıtlara göre 57, kendi beyanına göre 66 gün boyunca Jandarma Komutanlığı’nın arka bahçesindeki bir kulübede elleri, ayakları, gözleri bağlı tutuluyor. Sistematik şiddet ve cinsel saldırıya maruz kaldığını anlatıyor. Tek bir battaniye ile üstünü örtüyor.
O battaniyenin kokusu öyle üzerine sinmiş ki “Artık battaniye kullanmıyorum, kokusu bana o günleri hatırlatıyor” diyor. Cizre’ye, oradan Şırnak’a gönderiliyor. Doktora tecavüzü anlatıyor rapor istiyor. Sadece darp ve cebir raporu veriliyor. “Emir aldım” deniliyor.
Avukatı Eren Keskin, kadını Diyarbakır Cezaevi’nde bulduklarını anlatmıştı o dönem. Kadınla tanıştığım ve dinlediklerimden sonra günlerce haberi yazamamıştım…
Bu arada savcılığa yapılan başvuru takipsizlikle sonuçlanmıştı.
Başka bir kadın anlatmıştı: Günlerce tecavüz ettiler, darp ettiler. En son “öldü” diye çöpe bıraktıklarında yoldan geçenler bulup hastaneye kaldırdı.
1990’ların karanlık yılları. Hukukun, insan haklarının özellikle Kürtler açısından askıya alındığı yıllar.
Bugün ise başka bir güzergahtayız.
16 Şubat 2026’da İmralı’da yapılan görüşmenin ardından Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının yıldönümünde paylaşılan mesajında üç güçlü vurgu vardı: silahlı mücadeleden kesin çıkış, demokratik entegrasyon ve anayasal vatandaşlık, Türk–Kürt birlik vurgusu ve Cumhuriyetle “zihinsel barış”.
Gelinen bu aşama kıymetli. Deneme aşamasından sonuca varılmış bir çatışmasızlık ve gerçek onurlu bir çözüm çok daha kıymetli. Özellikle bu coğrafyadaki tüm kadınlar ve çocuklar için… Çok yazıldı yine yazayım çatışmalı süreçlerin en ağır yükünü bu kesimler taşıyor.
Asker anneleri mesela.. Bilmiyorum oğlu zorunlu olarak askere giden bir anne ile hiç konuştunuz mu? Dinlediniz mi?
Mesela Cumartesi Anneleri ya da… 1995’ten beri Galatasaray Meydanı’nda kayıplarını arıyor. Hâlâ polis barikatlarıyla çevrili bir meydanda, hâlâ sınırlı sayıda kişinin açıklama yapmasına izin veriliyor. TBMM’de kurulan komisyonda dinlendiler fakat hazırlanan raporda ne hakikatlerine ne taleplerine yer verildiğini söylediler.
“Toplumsal barış inkârla değil, hakikatin kabulüyle mümkündür” diyorlar.
Peki, korucuların silahlarına ve üniformalarına güvenerek işledikleri iddia edilen suçlar…Batman’da, Mardin’de, Silopi’de, Cizre’de kadınların ve çocukların maruz kaldıkları şiddet dosyaları açılacak mı?
Mesela İpek Er… Uzman çavuşun kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu açıkladığı mektup sonrasında yaşamına son vermişti. Üniformalı erkek yargılandı fakat süreç boyunca kamu vicdanını yaralayan indirimler, tartışmalar yaşandı. İntihara sürükleme “istisna” gibi anlatıldı. Oysa mesele tek bir dava değildi ki mesele cezasızlık kültürüydü.
Lice Katliamı örneğin ya da Vartinis katliamı…
Sürüncemede bırakılan dosyalar açılmadan, bağımsız ve etkili soruşturmalar yürütülmeden, hakikat komisyonları kurulmadan, zorla kaybetmeler ve cinsel şiddet iddialarıyla yüzleşilmeden “zihinsel barış” ne kadar mümkün?
Dün Kürt illerinde bugün batıda, kayyım uygulamaları devam ediyor. Demokrasinin en temel ölçüsü olan sandık ipotek altında.
Biz medya çalışanları, toplumun tüm kesimlerine barışın hepimizin yararına olduğunu anlatamazsak, barışı yurttaşlar halklar nasıl sahiplenecek?
Barışın toplumsallaşmasına hizmet eden haberler yazmazsak ne kadar gerçekçi olabiliriz? İşler tersine dönerse, en büyük bedeli yine kadınlar ödemeyecek mi?
Çatışmanın bitmesi, eşit yurttaşlık, adalet… Bunlar marjinal talepler değil, bunu anlatmazsak toplumun büyük bir kısmı barışı nasıl sahiplenebilir? Barış denilince sadece Kürtlerin barışı mı anlaşılacak? Yoksa herkesin, hepimizin yarınına dair bir umut olacak mı barış?
Yanı başımızda, daha bugün, yüzlerce insan öldü. ABD ve İsrail’in bombalarıyla en az 85 çocuk hayatını kaybetti. “Özgürlük” götürdüğünü söyleyerek kendi hegemonyasını kuran ABD tıpkı Epstein’in dosyası gibi “Her şeyi yaparım kimse de bir şey yapamaz” anlayışının devletleşmiş halidir bence.
Hâlâ, Kürtlerin eşit yurttaşlık talepleri veya gece gündüz haklarını savunan kadınlar, LGBTİ+’lar veya Medeni Kanun ve laiklik gibi konularda eski kodlarla düşünen, tarihsel sürecin getirdiği değişimi ve dönüşümü kabullenmeyen, tutucu noktada kalanlar var, oysa hakikat ortada ve yol almamızı bekliyor. Cin şişeden bir kere çıktı.
Bahçeli, 26 Ekim’de “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir” dedi. Öcalan ise 27 Şubat’ta, “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz. Bu ilişki diyalektiğinin tarihsel özgünlüğü vardır. Cumhuriyetin kuruluş metinleri Türk ve Kürt birliğini ifade ediyordu. 27 Şubat çağrımız bu birlik ruhunu canlandırma ve Demokratik Cumhuriyet talebidir” dedi.
Bazı kesimler hâlâ “Kimin ne hesabı var?” sorusunun ötesine geçemiyor. Oysa şiddet dalgası yükseldiğinde, ev içi şiddet tırmandığında, kadınlar açısından hesap çok net: hayatta kalmak. Barış, bunu da sağlamak demek…
Şiddetsiz yeni bir hafta gelsin, adalet, özgürlük ve eşitlikten yana…
(EMK)







