Küresel planda, sivillerin ve bu arada gazetecilerin çatışma ve savaş alanlarında hedef gözetilerek hedef alındığı ve köklü uluslararası insan hakları güvenceleriyle alay edildiği bir süreçte Gazetecilere Yönelik Suçlarla Mücadele Günü’ne değinmek pek anlamlı gözükmeyebilir.
Avrupa Birliği müzakere sürecinde kurumsal vitrinini ışıltılı tuttuktan sonra temel haklara saygıdan uzaklaşan ve otoriterlik sapağına giren Türkiye’de bu özel günün anlamı, gazetecilerin bizzat kamu makamlarının hedefinden bir türlü çıkmaması nedeniyle sembolik görünebilir.
Ancak gazetecilerin, mesleki örgütlerinin, sivil toplumun ve muhalif kesimden vekillerin demokrasi geleneğinden kalan aktif mücadelesi nedeniyle cezasızlıkla mücadele, ülke şartlarına göre oldukça aktif seyrediyor. Toplum dikkatle incelendiğinde ise gazetecilerin hedef olduğu saldırıların, çoğu kez toplumun geriye kalanının maruz kalacağı ihlallerin habercisi olduğu çok rahat anlaşılır.

Gazeteciler ve 2 Kasım
İnsan Hakları Eylem Planı'na göre “adalete erişim”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’un, vizyonu “Özgür birey, güçlü toplum, daha demokratik bir Türkiye” olarak belirlenen ve 2 Mart 2021’de Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde kamuoyuna açıkladığı İnsan Hakları Eylem Planı'nın son iki ilkesinden biri “Hukuk devleti, hak ve özgürlükler ile adaletin teminatı olarak her alanda tahkim edilir” iken sonuncusu “Haklarının ihlal edildiğini iddia eden herkes, etkili kanun yollarına zahmetsiz şekilde erişebilir, adalete erişim, hak ve özgürlüklere saygının esasıdır” beyanından ibaretti.
Ancak, devletin “millete taahhüdü olan ve asla vazgeçmeyecekleri” ilkelerin, aradan geçen beş yılda hakları ihlal edilen gazetecilerin hakları yönünden nasıl kolayca gözden çıkarıldığını ortaya koymak hiç de güç değil. Hak arama ve cezasızlıkla mücadeleye de odaklanan BİA Medya Gözlem Raporları, yıllar içerisinde cezasızlık kültürüne ışık tutan örneklerle dolu.
Azmettiriciye dokunmak yok!
On yıllara yayılan gazeteci cinayeti dosyaları, devlet içinden azmettirici pozisyonunda yargılanabilecek aktörlere dokunulmamasını öngören bir ilke kararının gereğini yerine getirdiği izlenimini güçlü şekilde uyandırıyor. Uzun süreli yargılamalarda, ardı arkası kesilmez heyet değişiklikleri, tayinler ve dosyaların parçalı yürütülmesi gibi kronik sorun veya mekanizmaların, adaletin tesisini imkansız hale getirdiği rahatlıkla gözlemlenebiliyor.
Mumcu cinayetinde “arka plan” Gürlek’e kaldı
Diğer yandan, ne tuhaftır ki, “faili meçhul cinayetlerinin bağlantı ve azmettiricileriyle çözülmesi” AK Parti iktidarının 24. Yılını ve Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na getirilmesini bekliyordu. Nasıl ki, yargı ve yetkili kurumların aklına, araştırmacı gazeteci ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu’yu öldüren bombacı Oğuz Demir ve ailesinin bulunduğu yerin araştırılması gelmesinin 32 yıl alması gibi.
Mumcu ailesinden Güldal Mumcu’nun görüştüğü Gürlek’in, İnterpol’ün peşinde olduğu ileri sürülen Demir’in yakalanmasına yönelik çalışmalara ağırlık vereceklerini kaydettiği ve “Tetikçiler konusunda hemfikiriz. Ancak bu cinayetin arka planında kimler var, ona yoğunlaşmak istiyoruz” dediği ifade ediliyor.
Gürlek ve heyeti Dink’te “arka plan”a kapalı
Türkiye Ermenisi gazeteci ve Agos gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink’in 2007'de öldürülmesiyle ilgili Trabzon’daki Pelitli Grubu ve “FETÖ adına cinayete yol veren güvenlik görevlileri” cezalandırılırken Dink’i eylem, program ve bildiriler yoluyla hedef göstererek cinayete zemin hazırlayanlara (Tehdit eden ülkücü gruplar, “uyaran” iki MİT görevlisi, hedef haline getiren Genelkurmay bildirisinde imzası olanlar, vs) dokunulmadı.
Dördü tutuklu 76 sanıklı kamu görevlilerinin Dink cinayetindeki sorumlulukları bakımından yargılandığı davada, iki MİT görevlisinden sonra MİT İstanbul Bölge Başkanı Ahmet Köksoy’u da dinlemekten vazgeçen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başkanlık eden de Akın Gürlek’ten başkası değildi. Oysa ki, Dink Ailesi avukatlarından merhum Hakan Bakırcıoğlu ısrarla, MİT’den Hrant Dink ile MİT mensuplarının 2004’de İstanbul Valiliği’nde yaptığı görüşme konusundaki belge ve bilgilerin istenmesini ve bu görevlilerin huzurda dinlenmelerini talep ediyordu.

DİNK CİNAYETİ DAVASI
Mahkeme MİT Bölge Başkanını dinlemekten vazgeçti
Anter cinayeti: Devlet itirafı zamanaşımına engel olamadı
Özgür Gündem gazetesi yazarı Musa Anter’in (Apê Musa) Kültür-Sanat Festivali için gittiği Diyarbakır’da 20 Eylül 1992’de öldürüldü.

ÖLDÜRÜLEN GAZETECİLER VE CEZASIZLIK
Musa Anter Cinayeti
Seyrantepe Mahallesi'nde girişilen ve yeğeni gazeteci-yazar Orhan Miroğlu’nun da yaralandığı saldırı, kamuoyu baskısıyla 1997'de Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın imzasıyla çıkan Susurluk Raporu'nda “faydadan çok zarar getiren bir hata” olarak itiraf edildi. Yıllar sonrası bir diğer itiraf da, İsveç’e sığınan itirafçı ve JITEM ajanı Abdülkadir Aygan’dan geldi. Ancak tüm bunlar, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ni dosyayı 21 Eylül 2022’de zamanaşımından düşmesine engel olmadı.
Musa Anter’in kızı Rahşan Yorozlu, Adalet Bakanlığı bünyesindeki Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’na 2026’da sunduğu dilekçede, maddi gerçeğin tüm yönleriyle ortaya çıkarılması, emir-komuta zinciri içerisindeki sorumluların tespit edilerek haklarında gerekli adli işlemlerin yürütülmesi ve cinayetin tüm yönleriyle aydınlatılmasını istedi; dosyasının yeniden açılmasını talep etti.
Yerel gazeteci cinayetlerinde “azmettiriciler”
Yerel gazeteci cinayetlerinde tetikçilerin arkasındaki güçlerin ortaya çıkarılması çabaları da “dosyaya göre” bir seyit izliyor: Bandırma’da çıkan Güney Marmara'da Yaşam gazetesi genel yayın yönetmeni Cihan Hayırsevener’in 18 Aralık 2009'da Bandırma merkezinde öldürülmesiyle ilgili davada, tetikçi Serkan Erakkuş’a müebbet hapis, İhsan Kuruoğlu'na da “cinayeti azmettirmek”ten 17 yıl hapis cezası verildi.
19 Şubat 2022 tarihinde ofisinde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitiren Kocaeli Ses gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü Güngör Arslan ile ilgili cinayet davasında, tetikçi ve yardım edenler Ocak 2023’te hapis cezaları alırken, Arslan Ailesi’nin “azmettirici” olarak gündeme getirdiği Ersin Kurt beraat etti.

Güngör Arslan cinayeti: 2 kişiye müebbet, 7 kişiye hapis cezası
2026’da Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi, “bazı sanıklar yönünden onama, bazıları yönünden bozma kararı” veren Yargıtay kararına karşı ilk yargılamada verdiği hükmü korudu.
Gazetecilere yönelik siyasi saldırılar
Türkiye’de siyasi muktedirlerin “tam bir dokunulmazlık” altında medyayı düzenli şekilde hedef tahtasına oturtması, ne yazık ki gazetecilerle hesabı olanlara cezasızlık yönünden daha da cesaret veriyor. 2019 Seçim sürecinde MHP’ye yakın grupların gazetecilere karşı giriştiği ağır ve sistemli saldırılar, bunun hazin ve pervasız bir örneğini oluşturuyor. Sorun, medyaya yönelik tehdit ortamının siyaset dışı alanlara kadar da yaygınlık kazanmasına yol açtı. Gazetecilerin ve hak savunucularının peşine düştüğü bu davaların, kararların İstinaf veya Yargıtay aşamalarından geri dönmesi, genelde adalet ümitlerini daha da öteliyor.
Demirağ’a saldırıda şaşırtan istisna
Ankara’da Yeniçağ gazetesi köşe yazarı Yavuz Selim Demirağ’ı 10 Mayıs 2019’da ağır şekilde darp edenlerin yeniden yargılanması buna bir istisna gibi görünüyor: Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nin yedi sanığa 2024’te verdiği 9’ar yıllık hapis cezaları İstinafta bozulunca dava, daha ağır ceza talepleriyle sürüyor. Yargılama 17 Aralık’a kaldı.
Bursa’da kent rantlarını kaleme alan Başka Gazete sitesi yayın yönetmeni Yaman Kaya’ya karşı 2023'te düzenlenen silahlı saldırıyla ilgili, ertesi yıl “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraat eden iki sanık, istinafın bozma kararının ardından, Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden yargılanıyor. Ancak dava, soruşturmanın yüzeysel yürütülmesi ve delil toplama sürecinin rutin ve zayıf işletilmesinin zararını görüyor.
Evrensel gazetesinin İzmir Temsilciliğine 13 Ağustos 2025 gecesi 10 el ateş ettiği gerekçesiyle tutuklu yargılanan İsa Can Biler’in, saldırının tüm yönleri soruşturulmadan üç ay sonra tahliye edilmesi gazete yetkilileri ve avukatlarının tepkisine neden oldu. Bu yargılamaya 14 Ocak 2027’de devam edilecek.
İşkenceden değil “çalışma hürriyetini ihlal”den ceza
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, 6 Kasım 2015’te Beyazıt’taki YÖK eylemlerini izlerken ters kelepçeli olarak gözaltına alınmaya çalışılan ve bir polisin “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi değil artık, bunu öğreteceğiz size” sözleriyle itilen bianet sitesi eski muhabiri Beyza Kural’ın açtığı davada verilen para cezalarını onadı. 12 Mart 2024’te İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesi, yeniden yargılamada, üç polisi “iş ve çalışma hürriyetini ihlal”den suçlu buldu. Günlüğü 20 TL'den kesilen para cezası HAGB uygulanarak da ertelenmişti. Oysa Anayasa Mahkemesi, 18 Şubat 2021 tarihli kararında, “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” ve “ifade ve basın özgürlüğünü ihlal” den ihlal kararı vermişti.
Yargı çevrimiçi suçlarda işlevsiz
Çevrimiçi alanda ölçülü ölçüsüz tepki gösteren her bir kişi gibi gazetecilerin de anında gözaltına alınabildiği Türkiye’de, Murat Ağırel gibi birçok gazetecinin sosyal medyada tehdit edilmesi veya sövgü furyasına maruz bırakılması pek kolay karşılıksız ve yaptırımsız kalabiliyor. Çevrimiçi alanda eşine yönelik cinsiyetçi ifadelere Eylül’de tepki gösteren Ağırel, “Suç duyurusunda bulunacağım. Ancak sözüm olsun umarım emniyet benden önce bu kişiyi bulur” dedi.
Kadın gazeteciye çevrimiçi saldırı cezasız
Son yıllarda hoşa gitmeyen yorumları veya haberleri nedeniyle sosyal medya üzerinden cinsiyetçi saldırılara maruz kalan birçok kadın gazetecinin yaptığı suç duyurular da, “hesap sahibinin tespit edilememiş olması” veya “suça konu ifadenin ortak kullanıma tabi bilgisayarlardan yapılması” gibi gerekçelerle sonuçsuz kaldı.
Hukuk yoksa kamuoyu desteği olmalı
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün İsrail ordusunun Gazze’de 250’den fazla gazeteciyi öldürmesine dair başvurusu gibi birçok hak kuruluşunun sivil yaşamlarının hedef alınmasına dair dosyalarını işleme koyan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) ABD’nin Trump Yönetimi tarafından “haydut kurum” muamelesi yapılıyor. ICC hakimi Navi Pillay’ın barışı ve uluslararası hukuk teşvik çabaları 2026 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülürken ABD yeni yaptırımlar açıkladı.
Peki, uluslararası hukukun bu denli hedef alındığı bir dünya adaletsizlikle mücadele ve hak arama bakımından ne kadar güvenli olabilir? On yıllardır, siyasi cinayetlerin tümüyle aydınlatılması beklenirken oralı olmayanların, birdenbire “arka planları” siyaset şöhret kovalamanın veya yeniden itibar kazanmanın aracı olarak pazarlamaları bizi ne kadar güvenli kılabilir? Böylesi bir yönetim, yargıyı kontrol altına almışken, örneğin fon usulsüzlüklerini gündeme taşıyan gazetecilerin “dezenformasyon” gerekçesiyle hırpalanmasında bizzat rol alıyorsa, cezasızlıkla mücadele nasıl etkili hale gelebilir ki?
Yargı ve kamu kurumlarının iktidarın oyuncağı haline geldiği toplumlarda, hak aramanın en anlamlı yolu, gazeteciler, aydınlar ve hak savunucularının mücadelesinin bizzat kamuoyunca sahiplenmesidir. Basın özgürlüğü gazeteciye bahşedilmiş bir ayrıcalık değil, toplumun haber alma hakkının ta kendisidir, güvencesidir. Bu nedenle, toplumsal değerlerimizi sosyal medyadan anmanın ötesinde, adalet için yargı süreçlerini yerinde, kararlı ve güçlü şekilde takip etmek ve bunun toplumumuz açısından bugünkü önemini hatırlatmak toplumsal bağ ve zenginliğimiz açısından da önemlidir. Devletin terk ettiği cezasızlık mücadelesi bizimdir!
(EÖ/Mİ)










