Eskiden uyarlama filmlere karşı mesafeliydim; şimdilerde aynı hikâyeyi farklı bakış açılarıyla izlemek hoşuma gidiyor. Elbette kitapla karşılaştırmaktan vazgeçmedim; ancak uyarlamalar yeni detaylar keşfetmeye de olanak veriyor. Netflix’in yeni Cennetin Doğusu (East of Eden) uyarlamasının böyle bir etkisi oldu; dizi beni yıllar sonra John Steinbeck’in romanına geri götürdü.
Yıllar yıllar evvelki okumamda Trask ailesinin karanlık hikâyesinin, Cathy’nin neredeyse açıklanamaz kötülüğünün, Adam’ın körlüğünün, Charles’ın öfkesinin, Cal ile Aron arasındaki kardeşlik ve kıskançlık ilişkisinin peşinden gitmiş olmalıyım. Bu kez bir kelimeye takıldım. Timşel.
Belki de bunun nedeni, Cennetin Doğusu’nu bugün, kötülüğün yalnızca bireysel bir ahlak meselesi olmaktan çıkıp sistemlerin, kurumların ve gündelik hayatın içine yerleştiğini daha fazla düşündüğümüz bir dünyada okuyor olmamdır.
Oysa Steinbeck de bu romanı tam olarak insanın iyi ile kötü arasındaki o eski meselesini yeniden düşünmek için yazmış. Bunu şimdi net bir şekilde görebiliyorum.
Steinbeck’in yıllarca beklettiği kitap
John Steinbeck, Cennetin Doğusu’nu 1952’de yayımladığında elli yaşındaydı ve arkasında Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri gibi onu edebiyatın en önemli yazarlarından biri haline getirmiş eserleri vardı. Ama Cennetin Doğusu onun için başka bir yerde duruyordu. Çünkü bu kez yalnızca bir hikâye anlatmamış; kendi toprağına, çocukluğuna ve ailesine dönmüştü.
Steinbeck 1902’de Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluğunun vadileri, nehirleri, tepeleri, çiftlikleri ve insanları yıllar boyunca eserlerine girdi ama Cennetin Doğusu tam anlamıyla Salinas demekti.
Daha önce yazdığı her şeyin bir bakıma bu roman için hazırlık olduğunu söyleyen Steinbeck, kendi ifadesiyle hayatı boyunca bu romanı yazmak için beklemiş.
Steinbeck, romanı kendi oğulları Thom ve John’a da miras gibi düşünmüş; onlara geldikleri yeri, kendi çocukluğunun coğrafyasını ve ailesinin hikâyesini bırakmak istemiş. Bu nedenle Cennetin Doğusu’nun iki ayrı damarı var. Bir tarafta kurmaca Trask ailesi. Diğer tarafta Steinbeck’in anne tarafından kendi ailesi Hamiltonlar.
Samuel Hamilton, yazarın gerçek büyükbabası. Steinbeck’in annesi Olive Hamilton ve ailenin diğer üyeleri de romanın dünyasına girmiş zaten. Hatta romanda anlatıcı bile zaman zaman kurmacanın içinden çıkarak kendi ailesinden, çocukluğundan ve Salinas’tan söz ediyor.
Steinbeck romanı tasarlarken bunu çok güzel ifade etmiş; bir anlamda iki kitap yazmak istediğini söylemiş, biri ülkesinin, diğeri kendisinin. Ama bu iki hikâyenin altında üçüncü ve çok daha eski bir hikâye var. Kabil ile Habil.
Zaten sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki Cennetin Doğusu, yalnızca Salinas Vadisi’nde yaşayan iki ailenin hikâyesi değil. Steinbeck insanın en eski sorularından birinin peşinde. İnsan neden kötülük yapar ve yaptığı kötülük onun kaderine dönüşmek zorunda mıdır?
Kuşaklar boyu tekrarlanan Kabil-Habil miti
İyi ile kötünün sonsuz mücadelesinin peşine düşen Steinbeck, bizi insanlığın en eski kardeş kavgalarından birine götürür. Önce Adam ve Charles Trask’ı tanırız. İki kardeş, bir baba ve babanın sevgisini kazanma arzusu.
Charles babasına kendi elleriyle yaptığı bir bıçak verir. Ancak babasının Adam’ın hediyesine daha fazla değer verdiğini düşünmesiyle Charles’ın içinde büyüyen kıskançlık, sonunda kardeşini neredeyse öldürecek bir şiddete dönüşür. Kabil ve Habil mitinin gölgesi romanın üzerine düşmüştür artık.
Steinbeck bu miti bir kez anlatmakla yetinmez. Yıllar sonra aynı düzeni yeniden kurar. Bu kez Adam baba olmuştur. Karşı karşıya gelen kardeşler onun ikiz oğulları Aron ile Cal’dır. Yine bir baba. Yine iki oğul. Yine birinin diğerinden daha çok sevildiğine dair o öldürücü duygu. Yine kıskançlık. Ve sonunda yine kardeşlerden birinin ölümüne kadar uzanan bir felaket.
Steinbeck bize aynı hikâyeyi iki kuşakta gösterir, çünkü sorusu yalnızca “Kabil neden Habil’i öldürdü?” değildir. Yazar okuruna daha derin bir soru sordurur aslında; Kabil’in hikâyesi çocuklarında da tekrarlanmak zorunda mıdır?
Peki ya Cathy’nin kötülükleri?
Kötülük denilince romanın en tartışmalı karakterlerinden biri de Cathy Ames’dır. Steinbeck Cathy’yi manipüle eden, aldatan, kullanan, gerektiğinde yok eden; neredeyse kötülüğün vücut bulmuş hali olarak kurar. Romanın anlatıcısı zaman zaman onun insanlığını bile sorgulayacak kadar ileri gider.
Tam da burada, romanı yeniden okurken başka bir soru beliriyor aklımda. Cathy gerçekten “kötü doğmuş” mudur?
Zoe Kazan’ın Netflix uyarlamasının Steinbeck’ten en belirgin biçimde ayrıldığı yerlerden biri burası. Dizi Cathy’nin yaptıklarını aklamıyor; fakat Steinbeck’in kötülüğün kanıtı olarak sunduğu kimi çocukluk deneyimlerine başka bir yerden bakıyor. Cathy’nin çocuklukta uğradığı istismara ilişkin romandaki izleri büyütüyor ve “kötü kadın” arketipinin arkasındaki çocuğu görmeye çalışıyor.
Aradan yetmiş dört yıl geçtikten sonra bir kadın karakteri farklı biçimde okumamamız şaşırtıcı değil. 1952’de bir erkek yazarın “kötülüğün doğası”nı araştırırken yarattığı Cathy’ye, bugün bir kadın senarist başka bir gözle bakıyor. Yıllar evvel dedesi yönetmen Elia Kazan’ın sinema filmi olarak çektiği Cennetin Doğusu’nu bu kez dizi olarak kurgulayan senarist Zoe Kazan, çok haklı olarak başka bir soruya yanıt arıyor. Bu kadına ne oldu da bu kadar kötü oldu?
Bu değişiklik Cathy’nin eylemlerini aklamıyor elbette; fakat suç ile neden, fail ile onu yaratan zemin arasındaki kritik fark üzerine düşünmemizi sağlıyor. Ve tuhaf biçimde bizi yine Steinbeck’in kendi sorusuna götürüyor.
Çünkü insanı biçimlendiren koşulları anlamak başka, insanın yaptığı seçimlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmak başka. Belki de timşel tam da bu ikisinin arasındaki bir yerde duruyor.
Timşel: Kader değil, seçim
Romanın en önemli felsefi ve teolojik merkezini oluşturan bölümünde Adam, Samuel Hamilton ve Çinli bilge hizmetkar Lee, Tekvin’deki (Yaratılış) Kabil ile Habil anlatısını tartışırlar. Mesele, Tekvin 4:7’de Tanrı’nın Kabil’e günah ve kötülük hakkında söylediği cümlenin farklı Kutsal Kitap çevirilerinde nasıl anlam kaymalarına uğradığıdır.
Kutsal Kitap tercümelerinde iki temel hakim anlayış vardır. Kral James İncili cümleyi “Ona hükmedeceksin” (Thou shalt rule) olarak çevirir. Bu bir teolojik kehanettir; insanın kaderini önceden çizer, kaçış ve irade bırakmaz. Kötülük kaçınılmazdır.
Amerikan versiyonu cümleyi “Ona hükmet!” (Do thou rule) olarak yazar. Bu bir dini emirdir; itaat talep eder, insana dikte eder.
Steinbeck ve romanın bilge karakterleri ise metni İbranice özgün halinden okumak için aylarca çalışır ve İbranice metindeki o tek bir sözcüğe ulaşırlar. Timşel.
Nitekim Roza Hakmen’in önce Sel Yayıncılık’tan, daha sonra İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkçe çevirisinde de, dizi uyarlamasında da bu sözcük Türkçeye tercüme edilmeyip, yazarın arzu ettiği o mistik ve felsefi ağırlığıyla aynen korunuyor. Timşel.
Çünkü Timşel, ne pasif bir kader ne de dikte edilen bir emirdir. Gramer olarak geniş zamanın imkân kipinde durur ve kavramsal olarak şu anlama gelir: “Hükmedebilirsin” ya da en yalın, eylemsel haliyle “Yapabilirsin”, “Seçebilirsin.”
Steinbeck, romanının bütün ahlaki ve varoluşçu evrenini işte bu üçüncü ihtimalin üzerine kuruyor. Dini açıdan bakıldığında Timşel, Tanrı’nın insana sunduğu en büyük lütuf. Ahlaki özerklik. Tanrı insanı kendi kaderine mahkûm etmemiş, kötülük karşısında ona hamle yapma, üstesinden gelme yetkisi ve imkânı vermiş.
Kavramsal ve varoluşçu açıdan bakıldığında ise timşel, insanın önüne kaderden çok daha ağır kavramlar bırakıyor. İrade, sorumluluk ve seçme özgürlüğü.
Bu durumda timşel bize şunu anlatıyor: İnsan; soyunun, aile geçmişinin, kanının, travmalarının veya içine doğduğu sınıfın/koşulların kölesi olmak zorunda değil. Geçmişin karanlığı sana miras kalmış olabilir ama o karanlığı sürdürüp sürdürmemek senin iradende.
İyi olmak zorunda değilsin. Kötü olmak zorunda da değilsin. Üstesinden gelebilirsin. Seçebilirsin.
Belki Cennetin Doğusu’nu bugün yeniden okurken beni asıl yakalayan da bu oldu.
Akla, mantığa sığmayan onca olaya şaşırabiliyor olmanın şaşkınlığını yaşarken… Aynı ülkenin içinde birbirine değmeden akan iki ayrı gerçekliğin ortasında kalmışken… Ağzımızdan çıkıveren o cümlenin; “Ee sistem böyle” olması…
Belki çağımızın en tehlikeli cümlelerinden biri budur. Çünkü insan ile yaptığı şey arasındaki ahlaki bağı koparıyor bu cümle. Açgözlülük piyasanın, sömürü ekonominin, ihmal düzenin, adaletsizlik zamanın ruhunun meselesi haline geliyor.
Sanki sistemi insanlar kurmamış gibi. Sanki kararları insanlar almıyormuş gibi. Sanki birileri başka türlü davranamazmış gibi.
Steinbeck’in romanın tam da kalbine taşıdığı o tek kelime, böyle düşününce daha da anlam kazanıyor. Timşel. Sistem kötü olabilir, sen olmak zorunda değilsin.
İyilik, hiç kötülük yapmamışların ayrıcalığı mı?
Elbette Steinbeck bize safça “iyi insan olun, dünya düzelsin” demiyor. Cennetin Doğusu da bu kadar kolay bir roman değil. İnsanların içine doğdukları koşulları inkâr etmiyor. Aileyi, sınıfı, mirası, geçmişi, kıskançlığı, arzuyu, parayı, otoriteyi yok saymıyor.
Tam tersine bütün bunların insanın üzerinde ne kadar büyük bir ağırlık oluşturabileceğini gösteriyor. Ama bu ağırlık ile kader arasına da bir boşluk koyuyor. İnsanın seçebileceği kadar küçük, insanlığın bütün ahlakını içine alabilecek kadar büyük bir boşluk.
Steinbeck, timşel ile bizi Polyannacılık yapmaya yöneltmiyor kesinlikle. Buradaki iyilik, hiç kötülük yapmamış insanların ayrıcalığı değil. İyilik bir saflık hali de değil.
İyilik, insanın kendi karanlığını gördükten sonra verdiği karar olabilir. Bu nedenle Cennetin Doğusu bana bugün “iyi insanlar ve kötü insanlar” anlatısından çok daha fazlasını söylüyor.
Çürümenin içinde olmak, çürümeyi seçmek zorunda olduğun anlamına gelmez. Kötülüğün ödüllendirildiğini görmek, kötü olmak zorunda olduğun anlamına gelmez. Çünkü insanın önünde hâlâ o tek kelime duruyor. Timşel.
Belki dünyayı değiştiremezsin. Belki sistemi tek başına değiştiremezsin. Ama sistemin seni neye dönüştüreceği konusunda hâlâ söyleyecek bir sözün olabilir. Timşel.
Steinbeck’in romanını günümüzden bakarak okuyunca bize bıraktığı soru, artık Kabil’in neden Habil’i öldürdüğü değil. Yanıt bekleyen daha zor bir sorumuz var.
Kabil’in çocukları, Kabil olmak zorunda mı?
Steinbeck’in cevabı ise hâlâ aynı. Timşel.
(NK/FY)







