1980'lerden itibaren Türkiye'yi, özellikle de Güneydoğu'yu karış karış gezdi. Katliamları, faili meçhulleri, işkenceleri, baskıları onun kaleminden okuduk.
Odağında hep insan oldu; demokrasi, özgürlük ve barış oldu.
Gazeteciliğin sınırlarının daraldığı zorlu süreçlerde bile gerçeğin peşinden koşmakla yetinmedi, o gerçeği duyarmak için yollar açtı.
Son nefesine kadar haberle yaşadı.
Hastalığı sürecinde sık sık hastaneye yatmak zorunda kalmıştı.
Ama o zorlu zamanlarda bile hem cep telefonu hem bilgisayarı hep açıktı. Hasta yatağında sürekli haberleri takip ederdi. Haberle uyur, haberle uyanırdı.
Bu durum doktorların da ilgisini çekmişti. Gazeteci olduğunu öğrendiklerinde anlamışlardı neden neredeyse 24 saat haber okuyup, haber dinlediğini.
Bazen operasyon sonrası uyanması uzun sürdüğünde haber kanallarından birini açardım bilgisayardan. "Haber duyarsa gözlerini açar" derdim.
Yeniden yazmayı çok istiyordu. "Biraz daha toparlan, o zaman başlarsın" demekten başka çarem yoktu.
Mesleki planları vardı. Ne de olsa sürgün edilen mesleğinin peşinden gelmişti Köln'e.
Belki bedenen Türkiye'de "sahada" değildi ama ruhuyla, aklıyla hep sahadaydı.
"Yapacak çok işimiz var" derdi.
Olmadı, daha fazla yapamadı.
Şimdi onun yapamadıklarını hala gazetecilikte ısrar eden sizler, her türlü zorluğa rağmen gerçeği aktarmak için canını ortaya koyan meslektaşları yapmaya devam edecek.
‘Celal Başlangıç Barış Gazeteciliği Atölyesi'ni düzenleyen Bianet'e, emeği geçen herkese çok teşekkür ederim.
(AY/Mİ)



