Adını “Çatışma Çözümü” olarak koyacağımız “Çatışmalı Toplumlarda Anlaşmazlıkların Çözümünde Arabuluculuk” mevzusu hayli zamandır özellikle dünyanın çatışma ortamı olan ve süren coğrafyaları için her daim gündemde olan bir konu.
Bunun için çok ciddi kuruluşlar önemli bütçeler ayırıp konunun uzmanları ile bizzat çatışmalı bölgelerin aktörleri/taraflarından seçtikleri ilgilileri bu programa dahil edip eğitiyorlar. Ortam uygun oldukça da çatışmalı ülkelerde çatışma çözümü konusunda konferanslar da verip çaba gösteriyorlar.
E, bizim ülkemizde de maalesef neredeyse son elli yıldır şiddet, hatta konunun uzmanlarınca “düşük yoğunluklu savaş hâli” denen ortam nedeniyle 1990’lı yıllardan bu yana artık sayısı unutulacak kadar zamana yayılı aynı mevzu ile yüz yüze kalındığının farkındayız.
Geleceğe dair umutvar eksenle nihayet bir süreç başlamış oldu. Takdir edilmeli ki bu tür süreçler dünyanın birçok çatışmalı bölgesinde hayli zor koşullarda ve zaman zaman tökezleyip aksayan ama yeniden başlayan, elbette sonuca da giden süreçleri yaşadı/yaşıyor.
Umuyor ve diliyoruz ki bizde de sıkıntı yaratacak aksama, engelleme ve provokatif durumlara fırsat verilmeden süreç hakkaniyetli bir şekilde devam edip amacına ulaşır.
Çatışmadan barışa evirilen sürecin ana teması “yenen” ve “yenilen”in olmadığı, tarafların “kazan-kazan” felsefesi ile işleyen süreçten mutlu olduğu bir işlevselliktir aslolan.
Ve yine esas mesele yüzdelik içinde oranı az da olsa ortaklaşılan yüzdelik oranının giderek yükseltileceği bir iş birliğinde kararlı olunması hâlidir.
Tabii ki Türkiye için pek de kolay olmadığı hepimizin malum-u alisi.
Ucu yüz yıl evveline ulaşan bir “tekli kimlik” ısrarının sokağa yansıyan yüzü, şehrin adlarından biri “Amed” ile telaffuz edilen spor kulübü olan Amedspor formasına/adına dahi tahammülsüzlüğün hâletiruhiyesinin sokağa, sıradan insana yansıyan yüzünü çözmek bile başlı başına mesele ve kolay değil.
Anlamak gerek ki zamana ihtiyaç var. Ama zamana ihtiyacı anlamak ve bilmek gerekirken, karar vericilerin zamanı iyi yönetmesine de çok ihtiyaç var.
Öyle ki bütün bu “zaman” ve “yönetme” mevzusu gündelik politikanın “ısırgan”, itici, tahripkâr dilinden uzaklaşıp zarif ve kucaklayıcı/kabullenici, ötekileştirmeyen eşitler arası ilişkilenmeyi öne çıkaran bir dilde ısrar edilmek zorunda.
Dünyada global ve kimi yerlerinde de lokal savaşların hemen hepsi sıkılan bir kurşun ya da patlatılan bir bombayla başlamış. Ama sonrası bir masa etrafında barışta ısrarla da sonuçlanmış.
Bu sebeple sıkça telaffuz edilen savaş yerine barışın kudretine inanarak sürecin sahiplenmesinde ısrar ve kararlılık, sanırım, en doğrusu…
(ŞD/NÖ)







