"Evet siz haklısınız." Yani "bu da gol değil." Engelli öznelerle sağlamcıların eşitsiz ilişkilerinin en belirgin özelliği haklı olan tarafın genellikle hiç değişmemesidir.
Konunun ne olduğu, kimin nasıl tavır aldığı önemli değildir genellikle. Çünkü toplumda adı konulmamış bir sağlamcılık sözleşmesi vardır. Bu sözleşmeye göre "alttan alan" ve "her zaman" haklı olan sağlamcılardır. Bu korkunç bir manipülasyondur. Buna maruz kalanın uğradığı haksızlığı hayal edebilir misiniz?
Sağlamcılık üzerine ya da eşitsizlik üzerine kafa yoranlar dışında kimsenin akıl edip üzerine düşüneceğini sanmıyorum. Çünkü sağlamcılık yaratılmış normalin dışında kalan her şeyi eksik kabul ettiği için, ötekileştirdiği kesimlerin maruz bırakıldıkları ayrımcılıktan ne kadar etkilenebileceğini de umursamaz. Elbette konunun özneleri sağlamcılığın sınırlarını parçalayıp bunun böyle olmadığını kendilerine hatırlatana kadar.
Bu hatırlatma genellikle tekil olduğu için yeni bir manipülasyonla etkisizleştirilmeye çalışılır. "O öyle demek istememiştir", "Zaten engelliliğe dair bir şey bilmiyordur", "Hem biz de çok alınganızdır…" Bahaneler peş peşe dizilir. O arada bu saçmalıklara maruz bırakılan öznenin içinde kopan fırtınalar hiçbir şekilde sağlamcıların umurunda değildir. Sırf haksızken de egemen konumlarını korumak için karşılarındakilere her tür ötekileştirilmeyi reva görürler. Yapılan manipülasyon toplum nazarında o kadar geçerlidir ki çoğu zaman özneye kendini sorgulatır. Kesin haklı olsa da "acaba haksız mıyım" diye düşünmekten kendini alamaz özne.
Manipüle etmenin farklı biçimleri vardır. "Zaten yarım insansın, git işine." Bu genellikle öznenin kendini savunmakta ısrarcı olduğu, sağlamcının köşeye sıkıştığı son evrede kullanılan bir ifadedir. Adı konulmamış sağlamcılık sözleşmesine göre toplum bunu kınar. 😊 Karşı tarafa "Öyle diyemezsin" deyip özneyi alandan uzaklaştırmaya çalışır. Bu çaba sırasında öznenin fark etmeyeceğini düşünerek karşı tarafa işaretlerle "Sen haklısın ama engelli boş ver" demeyi ihmal etmez.
Yani haklı olan öznenin haklılığını hepsi bir ucundan kavrayıp yer. Konunun bu kadar sertleşmediği durumlarda da genellikle şöyle olur; özneye inandırıcı olmayan bir biçimde "haklısın" denir ama işaretlerle sağlamcı tarafa haklı olduğu belirtilir.
Bu arada bu karşı karşıya gelme olayı sadece engellilikle ilgili olmaz. Hatta genellikle onunla ilgili olmaz. Her konuda bu böyledir. Çünkü sağlamcılık mutlak üstün çıkma ideolojisidir. Bazen tam tersi de olur. Engelli özne haksızken de sırf engelli olduğu için haklı kabul edilebilir. Tabii bu gerçekliğe aykırıdır. Sağlamcı bir davranıştır. Hem de yukarıda belirttiğim yönelimi besler.
Her iki yönelimde de konu engellinin çaktırmadan konu dışında bırakılmasıyla kapanır. Şu sağlamcılar bu kadar eforu sağlamcılığı aşmaya harcasa bunları hiç konuşmuyor olurduk muhtemelen.
Ben eskisi kadar önemsemiyorum böyle durumları. Haklılığımı ısrarla korumam gereken yerde kavga ediyorum. Bazı durumlarda da hiç umursamıyorum. Yine de bu durum umursamamayı değil kavga etmeyi gerektiriyor. Çünkü bazen özneler bu tür muamelelere maruz bırakılmamak için kendini geri çekiyor. İlgi duyduğu konuya ya da doğru bulduğu yönelime dair hiçbir şeye müdahil olmuyor. Bu müdahil olmama durumu da ayrı bir öfke yaratıyor.
Sussak içimizde kalıyor, konuşsak aksilikle damgalanıp kendimizi sorgulamak durumunda kalıyoruz. Bunları yaşamaktansa inatla kendini savunma yönelimi tercih edilmeli. Sonuçta neyin gol olup olmadığını toplum gereksiz tecrübelerle öğretti bize. Bu gol mü bilmem. Olmasa da umurumda değil.
Ne diyordu Aşık Mahzuni; "Hakemlerde şike var/bu giren gol gol."
(BS/HA)







