"Balık suda yüzer, ama yüzmeyi bilmez." Oruç Aruoba
Hayatın rutin bir şekilde aktığını düşünün. Hemen her gün işe gidiyorsunuz, eve dönüyorsunuz, yemeğinizi yiyorsunuz, uyuyorsunuz ve tekrar...
Adları farklı, yaklaşımları aynı olan ve size servis edilen sosyal medya hesaplarından gündemi takip ettiğinizi, ardından uyuduğunuzu düşünün. Müziğin olmadığını hayal edin. Sinemanın tümüyle yasaklandığını, belgesellere bir şekilde erişimin engellendiğini hayal edin.
Yaşamı katlanılabilir kılan ne varsa, insanı Sabahattin Ali’nin dediği gibi “İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı” hissine kaptıran her şeyin yasaklandığını, yok olduğunu hayal edin. Karanlığın yaşamınızı ele geçirdiğini...Bunaldınız bile değil mi?
Düşünmeyin, hayal etmeyin, Bunalmayın. Size hayata, karanlığın içindeki ada gibi doğan bir yerden ve orada düzenlenen festivalden söz edeceğim. Bozcaada’dan ve ekoloji festivalinden.
12 yıldır yerel halkın, esnafın, Bozcaada Belediyesi’nin ve önemli, büyük destekçilerin katkılarıyla gerçekleşiyor festival. 13’üncü yılda ise maalesef böyle olmadı. Elbette belediye, yurttaşlar ve Bilgi Üniversitesi’nin gönüllü öğrencileri festivali düzenledi fakat büyük sponsorlar yoktu.
Bu nedenle yıl içinde festival hazırlıkları başladığı anda duyuru da yaptılar, yardım kampanyası da düzenlediler. Ne kadar başvuru oldu, ne kadar destek geldi bilemiyorum fakat en nihayetinde festival bu yıl da bizleri, bir araya getirdi. Tabii nasıl getirdi, onu da festival koordinatörleri sevgili Petra Holzer ve Ethem Özgüven’e sormak lazım.

Festivalde beni en çok etkileyen üç belgesele geçmeden önce biraz açılış gecesinden söz etmek istiyorum.
Açılış töreni, 7 Ekim gecesi yine Bozcaada’da, Halk Eğitim Merkezi’ndeydi, başta adalılar olmak üzere İstanbul, Ankara, Çanakkale gibi kentlerden gelen katılımcıların yoğun ilgisi vardı.
Sevgili Nilgün Mat’ın sunumu, sonraki günlerde izleyeceğimiz filmlerin ve zihnimizde yanıtlanacak soruların güzergâhını çizdi.
Bu yılki festival, “hesap verme sorumluluğu / accountability” teması etrafında şekillendi. Sevgili Nilgün Mat’ın konuşması da buna benzerdi. Festivalin zorluklarından, desteklerin kesilmesinden söz etti. Peki, bu festival olmasaydı Bozcaada ne kadar eksik kalırdı, dahası biz ne kadar eksik kalırdık? Sorularıyla bizlerin düşünmesini sağlarken, festivalin destekçilerine de başka türlü bir mesaj verdi.

Sonrasında BIFED yönetmeni sevgili Petra Holzer konuştu ve şu soruyu sordu:
“Bir zeytin ağacından bir deniz eriştesi yatağına: BIFED 2026, yaşam alanlarını tehdit eden iklim krizini, işgali ve enerji projelerini aynı soruda buluşturuyor: Geleceğin bedelini kim ödeyecek?”
44 belgesel
7 Ekim’de başlayan ve 11 Ekim’de sona eren festivalde, dünya çapında 600’ü aşkın başvuru arasından seçilen 44 belgeseli dört farklı kategoride izleme şansını yakaladık. Ana Yarışma’da 10 film, BIFED Büyük Ödülü ve ikincilik ödülü için yarıştı. Öğrencilerin çektiği filmlere ayrılan Naci Güçhan Öğrenci Ödülü kategorisinde ise 7 film vardı.
BIFED 2026’da Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, Jerome Le Maire’nin yönettiği The Price of the Sun filmine verildi. Ana Yarışma ikincilik ödülünü DIDY, Ses ve Müzik Ödülü’nü ise yine The Price of the Sun kazandı. Gaia Öğrenci Seçkisi’nde Naci Güçhan Ödülü’nün sahibi Oscurana oldu.
Festival boyunca Salhane’de ve Halk Eğitim Merkezi’nde gösterilen yaklaşık 10 belgeseli izleme şansım oldu.
Tüm filmlerden, belgesellerden kimi daha az, kimi daha çok olmak üzere birçok farklı yönüyle mutlaka etkilendim. Şüphesiz üç filmden çok etkilendim, arkadaşlarımla paylaştım, “Bulursanız izleyin” dedim.
Yavaş Ölüm
Aklıma gelmişken, burada gösterilen ekoloji belgesellerini yıl içinde İstanbul’da İBB Kültür’ün ortaklığında, Beyoğlu Belediyesi’nde ve yine farklı kentlerde izlemek mümkün.
Keşke birçok belediye bu belgeselleri gösterse. Rize’nin Fındıklı ve Ardeşen belediyelerine buradan çağrım olsun. Bence bu belgeselleri oradaki yurttaşların da izlemesi büyük şans.

Yine benim en sevdiğim filmlere gelecek olursam...
İlk filmim Yavaş Ölüm.
Belgeselin yönetmeni İlkay Nişancı, Yavaş Ölüm ile bu kez odağını Afşin-Elbistan’daki ekolojik yıkıma çeviriyor.
Sevgili Aslı Odman hocaya burada hakkını bin kere teslim etmek gerekiyor. Kimi yerde bir gazeteci merakıyla, kimi yerde daha çok araştırmacı-akademisyen gözüyle bölgede yaşayanlarla konuşuyor, sorular soruyor.
Özellikle termik santrallerin bölgeye yaptıklarını, dönemin politikacılarının bu projeleri nasıl allayıp pulladığını ve sonrasında o kentlerde yaşanan dönüşümü görmek açısından belgesel çok iyi bir örnek. Bence köy köy izletilmeli.
Termik santralle birlikte ilk başta bölgede binlerce insan yaşıyor, hatta santralde çalışmak üzere ABD’den ve başka ülkelerden gelen çalışanlar için lojmanlar yapılıyor. O lojmanlarda büyüyen çocukların Facebook hesapları olduğunu da belgeselde öğreniyorsunuz. Sonrasında küller yağmaya başladığında, yavaş yavaş hastalıklar yayıldığında ölümün nasıl geldiğini görüyorsunuz. Hemen evde kanser olan insanlar... Emeği geçenlere teşekkür etmek yetmez, ne kadar ödül varsa onlara verilmeli.
Çözülmek

İkinci olarak beni derinden etkileyen film ise Çözülmek (orijinal adıyla The Unfixing).
Belgeselin yönetmeni Emmy ödüllü Nicole Betancourt. Kendisi de filmde, hikâyenin içinde. Çünkü anlatılan biraz onun ve kızının hikâyesi. Anne ve kız, nedeni belirlenemeyen ve “nadir” denilen hastalıklardan birine farklı zamanlarda yakalanıyor.
Önce yönetmenin annesini ve babasını tanıyoruz, sonra onun çocukluğunu görüyoruz. Sonrasında kendisi yetişkin oluyor ve hayatı gayet yolunda ilerlerken bir anda hastalanıyor. Hastalığının nedeni bulunamıyor.
Didy

Bu arada film akarken belirli dönemlerde dünyadaki yağış oranları, güneşli gün sayıları ve iklim krizinin etkilerine ilişkin veriler paylaşılıyor. Yani onları da görüyorsunuz.
Sonrasında kızı hastalanıyor. Anne kız, hastalıkla mücadele etmeye başlıyor. Anne, iklim krizinin bu hastalığa neden olduğuna inanıyor. Bunu verilerle de anlatıyor. Bu arada uzmanlar devreye giriyor ve sorunu çözmeye çalışıyor fakat olmuyor. Sonrası mı? Sonrasını umarım film gösterilirse bulunduğunuz kentlerde izleyin derim.
Ve festivalde ödül de alan Didy
Gaël Kamilindi ve François-Xavier Destors’un yönettiği Didy, BIFED 2026 Ana Yarışma kapsamında Madame Melpo İkincilik Ödülü’nü kazandı.
Bir kere yönetmenin annesinin ve yasının peşinden gitmesi, giderken de Ruanda’daki ırkçılığı bir kez daha gözler önüne sermesi inanılmaz derecede etkileyici.
Hele hele kadınların yaşadıklarını, hem de neredeyse ince bir ölçek kullanarak, her türlü detayı düşünerek ve asla ajite etmeden anlatması tek kelime ile muazzam. Ayrıca kullanılan metaforlar, yönetmeni görmek ve onunla iletişim kurmak...
Kendisi de ödülü kazanınca bir video gönderdi ve bizi oradaki konuşmasıyla şaşırtmadı. Dedi ki: “Tarihin yarattığı kırılmalardan nasıl çıktığımızı anlatan bir film.”
"Bu ada bu kadar güzel mi?"
Elbette bu filmlerin dışında da kıymetli belgeseller, üzerine film okuması yaptığımız filmler oldu.Festival bu yıl da kedisi Festo, adanın köpekleri Visky ve Doby, Ada halkı, Bozcaada esnafı, liman yapılmasına karşı çıkan aktivistleri, zeytin ağaçları, bozkırı ile hayatımıza bir kez daha dokundu.
Festival Koordinatörü Ethem Özgüven’in konuşmasından söz ederek bitireyim. Özgüven, gelişmişliğin ölçüsünün maddi zenginlikten çok gelir dağılımındaki adalet, eğitime, sağlığa ve adalete erişim, mutluluk ve güven olduğunu söyledi.
Konuşmasının sonunda, feribot beklerken ekmek ve siyah zeytin yiyen bir bağ ve zeytin emekçisi kadının turistlere yönelttiği soruyu aktardı: “Bu ada güzel mi?”
Özgüven, adanın bağ ve zeytin emekçilerine duyduğu sevgi ve takdiri dile getirerek konuşmasını aynı soruyla bitirdi:
“Bu ada gerçekten güzel mi?”
Bana kalırsa hayatın kendisi kimi zaman hepimize bu soruyu sorduruyor. Yanıtı da belki biraz bu belgesellerden çıkıyor.
Sahi, hayat bu kadar güzel mi?
(EMK/FY)







