Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi Rektörü olarak atanmasıyla birlikte üniversite bileşenleri anayasal haklarını kullanarak barışçıl yollarla bu duruma karşı itirazlarını ifade etmeye başlamışlardı. Öğle aralarında rektörlük binasına toplu olarak sırt dönmek de o günlerde ortaya çıkmış olan (ve halen devam eden), bu itirazı ifade etme biçimlerinden biriydi. Ben de bunlara zamanım oldukça fiilen katılıyor, bazen de video veya fotoğraf çekerek belgelenmesini sağlıyordum.
Bu itirazların yüzüncü gününde Güney Kampüs’te yüzüncü güne özel bir şenlik gerçekleştirilecekti. Bu şenliğe bir katkı yapmak için kısa sürede birkaç akademisyenin kurduğu bir müzik grubuna ben de dahil olmuştum. Gruba o dönemin kayyım rektöründen esinlenilerek “Bulu’suzluk Özlemi” adı verilmişti. Grubun yüzüncü gün şenliğinde çalmasından sonraki günlerde ise kampüse giriş yasağım başladı. Bugün yüzden fazla mezunun giremediği Boğaziçi Üniversitesi kampüslerinde yasaklanan ilk kişilerden biri olmalıyım sanırım. Yaklaşık 10 yıldır her sene en az bir ders açmış yarı zamanlı bir öğretim görevlisiydim. Gerekçe olarak o zaman orada gitar çalmamı ve onlara itiraz etmemi söylemediler ama asıl sebep buydu tabii. Bir kılıf bulmaları gerekiyordu. Bu kılıfı da en rahat yarı zamanlı öğretim görevlileri için bulabilirlerdi zaten. O dönem ders açmamıştım. Dolayısıyla onlar için okulda başka bir işim de olamazdı. Koca üniversiteyi bir dershane düzeyine indirgemişlerdi.
Bölümüm buna itiraz etti ancak rektörlük pandemiyi bahane ederek okula gelmemin sağlık açısından risk olduğunu söyledi. O dönem derslerin çoğu zaten çevrimiçi olarak yapılıyordu tüm okulda ve hatta tüm ülkede. Ayrıca tam zamanlı öğretim üyesi olan Can Candan ile de bir belgesel projesi üzerine çalışıyorduk o zamanlar. Bunun için kampüste bulunan ofisinde de zaman zaman bir araya geliyorduk. Onun rektörlüğe yazdığı yazı da komik gerekçelerle kabul görmemişti.
Birinin kampüse alınmaması yeni bir durumdu. Öğrenciliğim sırasında ve mezuniyetim sonrasındaki yıllarda (o zaman 23 seneye yayılıyordu bu) üniversitenin tüm kampüslerinin ve tüm binalarının karış karış kamera kaydını yapmış, Melih Bulu öncesindeki dört rektörle de yakın çalışmış, üniversitenin kurumsal işlerine katkıda bulunmuştum. Bir de bölgenin tarihi üzerine ve özellikle de Nafi Baba Tekkesi ile ilgili bir belgesel çalışması yapmaktaydım.
Kampüse giremediğim ilk an tuhaf bir duygu oluşmuştu ancak çok da önemsemedim. Akademisyenlerin misafir davet etme hakları vardı ve önceden kapıdaki güvenliğe bildirmeleri halinde istedikleri kişiyi misafir olarak kampüse sokabilirlerdi. Üniversitenin bir mezunu ve öğretim görevlisi olsam da başka bir akademisyenin misafiri olarak girişte “ziyaretçi” kartı alıyordum ve bu şekilde kampüse gelebiliyordum. Bu absürt durum yaz okulunda ders açmamla bitti. O yaz Melih Bulu da gönderilmiş ve yerine Naci İnci gelmişti.

2021 Güz Dönemi’nde ise açmak istediğim (ve resmi olarak bölümün onaylayıp programa koyduğu) ders kapatıldı. Henüz yenilemiş olduğum ve üzerinde “son kullanma tarihi 2025” yazan personel kartım daha kullanmadan iptal edilmiş oldu. Buna gerekçe olarak sinema alanında diplomamın olmadığı gösterildi. Başta merhum Mithat Alam olmak üzere kendi öğrenciliğimde kültür ve sanat dersi aldığım hemen hemen kimsenin o alanda diploması yoktu, ki bu derslerin benim mesleki kariyerime de akademik hayatıma da çok büyük katkısı olmuştur.
Boğaziçi Üniversitesi’nin en önemli değerlerinden olan bu seçmeli kültür dersleri Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü altında verilirdi ve üniversitenin tüm öğrencilerine açıktı. Bu bölüme bağlı olan ve benim de ders açtığım Film Çalışmaları Programı’nda öğrenciler gerekli koşulları sağlamaları durumunda mezuniyetleri sırasında sertifika alabiliyordu. Benim de öğrenciliğimde bu programda ders aldığım birçok isim demek ki bu kayyım yönetim altında ders açamayacaktı. Bu arada dünyada (ve o zamanlar Türkiye’de de) sinema ve televizyon okullarında veya üniversitelerin sinema ve televizyon bölümlerinde yarı zamanlı ders vermek için diplomaya değil kim olduğunuza ve birikiminize, yaptığınız işlere baktıklarını hatırlatayım. Daha geçtiğimiz dönem Köln Uluslararası Film Okulu’ndan gelen bir teklif sonucu bir ders verdim orada.
O dönem benim dersimden başka Seda Binbaşgil’in verdiği “Jazz Appreciation” gibi başka kültür-sanat dersleri de kapatıldı. Oysa hangi derslerin açılacağı ve dersleri kimlerin vereceğinin kararı bölümlere aitti. Bölüm, rektörlükçe alınmış bu kararları açıkça kınadığını ifade eden bir yazı gönderdi, rektör ve rektör yardımcılarının da olduğu InstForum’a. Ama bir şey değişmedi. InstForum, Boğaziçi’nde ders veren ya da önceden ders vermiş hocalarının özgürce fikirlerini paylaştıkları ve birbirleriyle tartıştıkları bir platformdu. O zamanlarda Can Candan’ın da sözleşmesinin yenilenmemesi ve kampüse alınmaması hadisesi yaşanmıştı. Ben de InstForum’da bu durumu eleştiren bir yazı paylaşmıştım. Akabinde rektörlük tarafından InstForum’dan da çıkarıldım. Zaten birkaç ay içinde InstForum’u da tamamen feshettiler. Eleştiriye tahammülü yoktu kayyım yönetimin.
2022’de pandeminin etkileri de azalınca birtakım yasaklar kalktı ve mezunlar kampüse girebilmeye başladı. Ben de mezun kartımla kampüse gelebiliyordum. 2022’nin Ekim ayında Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal kazandığımda ödül konuşmamda Boğaziçi Üniversitesi’ndeki haksızlıklardan bahsettim ve ödülü Boğaziçi’nde direnenlere ithaf ettim.
Birkaç gün sonra kampüse girmeye çalıştığımda mezun kartımın turnikelerde çalışmadığını gördüm. Mezunlar Ofisi’ne[1] gittiğimde oradaki çalışanlar da bu duruma bir anlam veremeyip kartların elektronik özelliklerinin kontrolünü yapan Bilgi İşlem Merkezi’ni aradılar. Telefona çıkan muhatap, Rektör Yardımcısı (ve birkaç farklı görev daha üstlenen) Fazıl Önder Sönmez’in benim kartımla ilgili not düştüğünü ve üniversiteye girmemin yasaklandığını iletmiş. Benden sonra daha birçok mezunun kartı da benzer şekilde iptal edildi, davalar açıldı ama bir sonuç alınamadı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra Sinema Kulübü’nün davetlisi olarak bir etkinliklerine konuşmacı olarak davet edildim. Kuzey Kampüs’te kapıdaki güvenliğe TC kimlik bilgilerimin verilmesi ile tamamen yabancı bir kişiymişim gibi girmemi sağladılar. Yıllar içinde açılmayan dersimden mahrum kalan sinema ile ilgili öğrenciler, bunu telafi edebilmek için bir atölye düzenlememi rica ettiler. Ancak üç günlük yoğun bir atölye için üniversite yönetimi kampüse girmeme izin vermemiş. Bunun üzerine atölyeleri öğrencilerle kampüs dışında başka bir yerde gerçekleştirdik.
Tabii benim kişisel olarak yaşadıklarımın, haklarında onlarca soruşturma açılan, okuldan uzaklaştırılan, bin bir türlü mobbinge maruz kalan akademisyenlerin ya da idari personelin uğradığı zorbalıkların yanında hiçbir önemi yok. Yarı zamanlı olarak ders verenlerin maddi olarak hiçbir kazancı olmadığı için bu dersler kapatılınca da maddi bir kaybı olmuyor. Zorunluluktan ziyade gönüllülükle yapılan bir iş bizimkisi. Ancak 28 yıl önce Boğaziçi’nde bir öğrenci olarak başlayan Özcan Vardar’ın, 2021 başından beri devam eden bu kıyımda kaybedeceği çok şey olurdu. Öğrencilerin kayıplarının özellikle çok iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum, zira okula yeni kayıt yapan öğrenciler neleri kaybettiklerinin farkında bile değiller. Bir zamanlar 24 saat boyunca canlı olan bir kampüs artık dersler bittikten sonra herkesin bir yerlere dağıldığı boş bir meydana dönüştü. Oysa Boğaziçi’nin en büyük özelliği Robert Kolej’den devraldığı ders dışı faaliyetlere verilen önemdi. Bir Boğaziçi atasözü “Boğaziçi’nde bölümlerden değil kulüplerden mezun olunur” der. Bu boşuna ortaya atılmış bir laf değil karşılığı olan bir gerçekliktir. Örneğin sinema bölümü, müzik bölümü gibi bölümleri ya da konservatuvarı olmayan Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olan birçok sinemacı, müzisyen, tiyatrocu vardır. Kayyım rektör tüm öğrenci kulüplerini kampüsün merkezinden kovdu. Kulüplerin etkinliklerine karışıldı, Sinema Kulübü’nün gösterimleri sansürlendi, BÜLGBTİ+ kriminalize edildi, kapatıldı.
Bu satırları yazdığım sırada da kalan son dört öğrenci kulübüne de odaları boşaltma emri verildiğini öğrendim.

Boğaziçi’de kulüpler zorla taşınıyor: Kampüs girişe kapatıldı

Merhum Mithat Alam’ın “Öğrenciler için öğrencilerle beraber” şiarıyla kurduğu Mithat Alam Film Merkezi (MAFM) öğrencilerden fiilen koparılmış durumda. Önce bizzat Mithat Alam’ın MAFM’yi emanet ettiği yöneticiler Naci İnci imzasıyla haksız yere işten çıkarıldı. Yöneticilerden Zeynep Ünal işe iade davası açtı ve yıllar süren davayı kazandı. Her şeye rağmen işe dönüş davalarının kazanılsa bilse sonunda gerçek bir ‘işe dönüş’ olmadığını ve tazminat hakkı kazandırdığını not edeyim. Sonra Naci İnci MAFM’nin kuruluşunda Mithat Alam ve o dönemim okul yönetimi arasında imzalanan sözleşmeyi tek taraflı olarak feshetti. Meşru olmayan bir İletişim Fakültesi kurulmuştu, malum. MAFM’nin binasını da bu fakülteye ev sahipliği yapmasını tasarlamışlardı. Fakülte gerçek anlamda bir fakülte olamayınca bundan vazgeçip bir enstitü kurdular (enstitü de gerçek anlamda bir enstitü olamadı) ve bina da “Mithat Alam Hall” ismi altında bu enstitünün binası oldu. Zaten orada olan bina ve içindeki film arşivi, sinema salonu vs. de yeniden görselleştirilip sanki oraları yokmuş da onlar kurmuş gibi servis edildi. Batı Dilleri Bölümü altındaki Film Çalışmaları Programı kapatılarak sertifikaların bu enstitü üzerinden verilmesi tasarlandı. Bu enstitüyü meşrulaştırma girişimi de denilebilir bu yapılana.
En önemli işlevi öğrencileri bir araya getirmek ve birlikte üretebilmelerini sağlamak olan MAFM yerine mesai saati bitince akşam üstü kapanan bir bina var artık orada. Her hafta bir gösterim yapılıyor sadece. Ne bir panel var ne bir söyleşi. Oysa MAFM sinema dünyasından yerli ve yabancı insanların öğrencilerle bir araya geldiği bir buluşma yeriydi. Bugün beraber ürettiğim birçok arkadaşlarımla orada tanışmıştım, hala o yıllardan tanıştığım arkadaşlarımla beraber üretiyorum. Mithat Alam Eğiti Vakfı, Mithat Alam’ın vasiyetine uygun olarak MAFM projesini Boğaziçi Üniversitesi dışında devam ettiriyor artık.
Altıncı yılına girmiş olan Boğaziçi Üniversitesi’ndeki haklı direnişin halen tam anlamıyla kırılamamış olması karşısında yandaş bir mecrada “belgesel” adı altında yalan yanlış ifadelerle dolu bir propaganda videosu dolaşıma girmişti son haftalarda. Verilmek istenen mesaj “Boğaziçi’nin eski kültürü ile devam ettiği” ve hatta “daha da iyi (!) devam ettiği” şeklinde. Üniversite, isminin gerektirdiği şekilde universal - evrensel değerler üzerine kurulu olmalıdır. Bilim de sanat da “yerli ve milli” sınırlara tabi değildir. Üniversitemizin yozlaştırılmasını kabul etmemeye ve vazgeçmemeye devam edeceğiz.
Dipnot:
[1] Mezunlar Derneği BÜMED ve Mezunlar Ofisi’nin birbirinden ayrı iki birim olduğunu belirtmem gerek kafa karışıklığını önlemek için. Mezunlar Ofisi rektörlüğe bağlı, üniversitenin mezunlarla ilişkilerini düzenleyen ve mezun kartını veren birimdir.
Boğaziçi Konuşuyor
- Kayyım yönetimi altında 5. yıl dolarken: Hakikati bulmak – Esra Mungan (21 Ocak 2026)
- İdari personel: Görünmeyen emek, ağır yıldırma ve emeksiz yükselenler - Filiz Demircan (22 Ocak 2026)
- Bir üniversite nasıl çökertilir? - Cem Ersoy (23 Ocak 2026)
- Haklı olmanın gücüyle, dayanışmayı büyütmek için buradayız! - Nuh Seler Cebecioğlu (26 Ocak 2026)
- Kayyım yönetim altındaki Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşadıklarım - Can Candan (2 Şubat 2026)
- Boğaziçi, Naci İnci konuşanı sindirmeye çalışsa da inadına konuşuyor - Tuna Tuğcu (4 Şubat 2026)
- [Matematik de çökmez, Üniversite de!] - Betül Tanbay (5 Şubat 2026)
- Bir husumet rejiminin pervasız hukuksuzlukları - Ünal Zenginobuz (6 Şubat 2026)
- Boğaziçi Üniversitesi’nde 2021’den beri süregelen sinema özelinde kültür-sanat kıyımı - Özcan Vardar (7 Şubat 2026)
(ÖV/VC)


