Dışarıda pırıl pırıl bir güneş. Dünyanın bütün duvarlarını yok etme hissi uyandırıyor. Çünkü dışarıda bahar olanca güzelliğiyle beni çağırıyor. Ben de bitmek bilmeyen son dersi içimden dakikaları sayarak bitirmeye çalışıyorum.
Bunu hissetmiş sanki öğretmenimiz. “Dersleri dakika sayarak bitirirseniz hiçbir şey öğrenemezsiniz” diyor. O an bir şey öğrenip öğrenmemek çok da üzerine düşündüğüm bir şey değil. Ezberliyoruz işte bize anlattıklarını ve “mış” gibi yaparken işe yarıyor bu ezber. Dakikalar tükeniyor. Son zilin ferahlatıcı hissi ve kendimizi dışarı atıyoruz. Dışarı attığım ilk adımla içime yaşam doluyor. Duyumsuyorum doğanın devinimini hücrelerimde. Oysa doğanın o an bana verdiği sadece bu huzur hissi değil. Yanı başımdan bir çocuk uçarcasına geçiyor.
Rüzgarından sarsılıyorum adeta. Oysa benim hareketlerim o çocukla ters orantılı bir şekilde yavaşlıyor. Çünkü çıldırasıya beni kendine çeken güneşin bana bir sürprizi var ve ben o sürprizin bilincindeyim. Açık alana attığım ilk adımla birlikte gözümde inanılmaz bir parlama oluşuyor. Hatta o dönem çok sevdiğim için yanlarından ayrılmadığım arabaların başında dakikalarca beklemek zorunda kalıyorum o yansıma yüzünden. Bu körlükle direkt ilgili değil.
İnanılmaz bir etkisi oluyor güneşin bana. Üzerinde durmuyorum ama. Bunu sorgulamak aklıma bile gelmiyor. Bu durum benim kendi doğamdan kaynaklı ve bir farklılık hissetmiyorum. Tıpkı şu an güneşin beni o kadar etkileyeceği görmemin olmadığı durumda nasılsam, o zaman da öyleyim.
Oysa büyüklerin dünyasında durum çok farklı. Gözümdeki kayma ailem tarafından fark edildiği anda korku ve telaş dalga dalga yayılıyor yakınlarım arasında. Daha önce hiç karşılaşılmış bir durum değil bu. Ailenin bütün imkanları seferber ediliyor.
Doktor doktor geziyoruz. Artık kör olarak damgalıyım. Bu damganın yansıması yıllarca “sen kör değilsin” oldu yakın çevrede doğal olarak. Körlüğüme dair hayıflandığım tek dönem o zamanlardır. Şoka giren bir ailem var. Durumu anlamaya çalışıyorlar, ne yapacaklarını bilmiyorlar, “uzmanlara” gidiyorlar ve sonuç olarak karamsarlık ve umut pazarlanıyor onlara.
Kimse insanlık tarihi boyunca kör insanların var olduğuna, körlüğün bir yeti çeşitliliği olduğuna ve kör insanların yaşamını kaliteli bir şekilde sürdüreceğine dair hiçbir şey anlatmıyor. Umut simsarları devreye giriyor. O an medikal modelin insanı sadece tamir edilecek bir nesne gören bakış açısının insafına kalmış geleceğim.
Hipokrat yeminini unutan, mesleki etik kavramından habersiz bazı hekimler gözlerimin ameliyatla açılacağını söylüyor. Ailemin bilinçli olması ve kuşkuculuğu beni olası bir faciadan koruyor. Başka başka hekimlere gidiyoruz. O kadar çok muayeneye gidiyorum ki muayene fobisi oluşuyor ve yıllardır göz doktoruna gitmiyorum.
Hala ailemi kör bir kişi olarak yaşamımı sürdürebileceğine dair yönlendirecek bir mekanizmaya ulaşamamışız. Hala körlükten kurtulmamın umudu besleniyor. Hatta babaannem ailemden gizli, okuyarak falan gözlerimi açacağını düşündüğü bazı kişilere götürüyor beni. Yıllar sonra “uzmanlıklarını” kullanarak umut tacirliği yapanlarla, okuyarak üfleyerek insanları iyileştireceğini iddia ederek para kazananlar arasında hiçbir fark olmadığını anlıyorum. Medikal model kapitalizmle birlikte gelişti ve yeti çeşitlilikleri bir kazanç kapısı haline geldi birileri için.
Goffman “Damga” kitabında, 1920’lerde itibarlı dergiler yoluyla sağırlık ile ilgili sahte tedavi yöntemlerinin reklamının yapıldığını ve Amerikan Tıp Derneği'nin meseleye el atarak bu yayımlara soruşturma açtığını belirtir. Bu alan adeta yıllar içinde bir sektör haline geldi.
Bu durumun çözümü anti sağlamcı ve anti kapitalist bir bakış açısıyla mümkün. Çünkü insanlara kendisinin “bozuk” olduğu fikri dikte edildikçe umut simsarlığı bitmez. Kör olarak yaşamını bağımsız bir şekilde sürdüren bazı insanların çevresinin telkinleriyle göz nakli olup, altı ay görüp sonrasında tekrar kör kaldıklarına tanık oldum.
Bu kişinin hayatla bağının koparılması ve hayata yeniden adapte olması demek. İnsanların kör olarak yaşama ve yaşamama tercihleri kendilerine aittir ona sonuna kadar saygı duymak zorundayız ama insanın kendi olma hakkının elinden alınmasına karşı da sonuna kadar mücadele etmek gerekiyor.
“Prof” unvanlı bir kişi bugünlerde otizme çözüm bulduğunu iddia ediyor ve bu konuda bir kitap yazmış. İlgili kişi sürekli bu konuda anti bilimsel ve sağlamcı çıkışlar yapıyor.
Defalarca otistik özneler kendisini uyarmasına rağmen sağlamcı kibrini konuşturarak özellikle ailelerin hislerine oynamaya çalışıyor. Kendi olma hakkını savunan otistikleri dikkate almayarak sağlamcılığını pekiştiriyor. Ona bu olanağı sağlayan tek şey sağlamcı bakış açısı.
Çünkü özneleri yok sayarak konuşmak, onları kendi olmaktan çıkarmaya çalışmak tek bildikleri şey. Bir dönem teleskopik gözlük furyası vardı.
Öğrenciydim. İnatla benim de denememi istiyorlardı. Denemeye gittim ama gördüğüm ya da görmediğim hiçbir şeyi söylemeyeceğimi belirterek odadan çıktım. Başka bir arkadaşım girdi. Kapalı televizyonda bir şeyler gördüğünü iddia etti.
Utanmadan yarı acıyarak, yarı gülümseyerek durumu kendi aralarında fısıldayarak konuştular. Oysa ortada bir absürtlük yoktu.
Siz çocuğa umut pazarlamıştınız, o da o umuda sarılmak istedi. Absürt olan insanlara bunu büyük bir umutla pazarlamanızdı.
Kısacası, bizi bir salsanız artık. Ben hala o güneşin parlamasıyla, yanında durduğum arabanın oradan 10 saniye değil 2 dakikada ayrılıyor olsam, yine onu seçerim. Sizin normalinizi değil. Kimseye benzemek ya da “normalleşmek” zorunda değiliz. O nedenle kendinize yeni bir ekmek kapısı aramaya başlasanız iyi olur.
*Yazının görseli: Claude Monet – Le Jardin de Monet à Giverny (Giverny'deki Monet'nin Bahçesi)
Claude Monet hayatının son yıllarında ciddi şekilde katarakt rahatsızlığı yaşamış ve görme yetisini büyük oranda kaybetti. Tıp dünyası ve doktorlar onu sürekli "tedavi etmeye" çalışırken, Monet kendi tükenen ve farklılaşan görme biçimini tuvaline yansıttı.
(BS/EMK)







