Bir hareket, değiştirmek istediği düzenin bazı özelliklerini kendi içinde yeniden üretmeye başladığını nasıl anlar? Eşitlik ve özgürlük için kurulan ilişkiler ne zaman mevcut konumları korumanın aracına dönüşür? Bu dönüşümün en güç fark edilen yanı, çoğu zaman kimsenin savunduğu ilkelerden vazgeçmemesidir. Söylem değişmez; fakat söylemin hayata geçirildiği ilişkiler başka bir yöne evrilir.
Bir süre sonra ortak amaçtan çok o amacın etrafında oluşmuş dengeler belirleyici hale gelir. Kimin düşüncesinin karşılık bulduğu, kimin kararları etkilediği, kimin yeni sorumluluklar üstlenebildiği ve kimin sürekli aynı sınırlar içinde kaldığı, yapının gerçek işleyişini açığa çıkarır. Eşitlik herkesin benimsediği bir ilke olarak varlığını sürdürürken bazı insanlar daha fazla belirleme gücüne sahip olur; bazılarıysa katkı sunmalarına rağmen kararların kıyısında kalır. Hiyerarşi kendisini ilan etmez. Gündelik ilişkilerin içine yerleşerek doğal görünmeye başlar.
Burada sorun deneyimin, birikimin ya da sorumluluk üstlenmiş olmanın değerini yitirmesi değildir. Asıl sorun, bunların hangi amaçla kullanıldığıdır. Deneyim yeni insanların önünü açıyor, ortak düşünme kapasitesini büyütüyor ve sorumluluğu paylaşılabilir kılıyorsa kolektif bir imkândır. Kendisini vazgeçilmez hale getiriyor, kararları belirli ellerde topluyor ve yeni katkıların önüne sınırlar koyuyorsa başka bir işlev kazanır. Birikim, ortak yaşamı geliştirmek yerine konumların dayanağı haline gelir.
Örgütlü yaşamın görünmeyen kırılması tam da burada ortaya çıkar: Bir yapının değer ölçüsü, ortak amaca ne kattığından uzaklaşarak kendi içindeki yerini ne kadar koruyabildiğine bağlanır. Yeni fikirler geliştirmek, farklı kesimler arasında bağ kurmak, yerleşik kabulleri sorgulamak ve ortak kapasiteyi büyütmek yerine mevcut işleyişi sürdürmek daha güvenli bir yol haline gelebilir. Çünkü üretmek değişim ihtimalini doğurur; değişim ise yalnızca yeni imkânlar değil, yerleşmiş konumların yeniden değerlendirilmesi anlamına da gelir.
Böyle bir düzende belirleyici olan, kimin daha fazla katkı sunduğundan çok kimin mevcut dengelerle çatışmadan varlığını sürdürebildiğidir. Bu, her zaman bilinçli bir tercih ya da açık bir dışlama biçiminde gerçekleşmez. Görevlerin dağılımında, eleştirilerin nasıl karşılandığında, hangi fikirlerin geliştirilmeye değer bulunduğunda ve kime güven duyulduğunda kendini gösterir. Ortak kapasiteyi genişletebilecek insanlar geri plana itilirken yerleşik ilişkileri sürdüren tutumlar güvenilirlik sayılabilir. Böylece yapı, kendisini dönüştürebilecek olanları değil, mevcut işleyişe uyum sağlayanları öne çıkaran bir seçilim mekanizması üretir.
Bu mekanizma bir kez yerleştiğinde, kişilerin niyetlerinden bağımsız olarak işlemeye devam edebilir. Kimse değişime karşı olduğunu söylemez; ama değişimin taşıyıcıları kendilerine alan bulamaz. Kimse ayrıcalığı savunmaz; ancak bazı insanların konumları sürekli korunur. Kimse ortak aklı reddetmez; fakat ortak aklın hangi sınırlar içinde oluşacağı önceden belirlenmiş gibidir. İktidar, yalnızca kararları doğrudan verenlerin elinde bulunmaz. Neyin konuşulabilir, kimin güvenilir, hangi fikrin makul ve hangi değişimin mümkün sayılacağını belirleyen ilişkilerde de kurulur.
Bir “biz”in içinde başka “bizler” oluşur. Başlangıçta ortak deneyimlerin, güvenin ve birlikte mücadele etmenin ürünü olan yakınlıklar, zamanla kendi sınırlarını çizebilir. Kimin içeride sayılacağı, kimin sözünün karşılık bulacağı, kimin karar süreçlerine yaklaşabileceği bu görünmez sınırlar üzerinden belirlenmeye başlar. Sorun, insanların birbirine yakınlık duyması ya da birlikte hareket etmesi değildir; bu yakınlığın ortak yaşamın imkânlarını genişletmek yerine belirli bir çevrenin konumunu koruyan ayrıcalığa dönüşmesidir. Böylece herkesin ait olduğu düşünülen “biz”, kendi içinde farklı aidiyet halkalarına ayrılır. Dışarıya karşı ortaklık sürerken içeride sözün, etkinin ve imkânların eşit dağılmadığı başka bir düzen kurulur.
Bu nedenle bir örgütün kendisini sürdürmesiyle kendisini yenileyebilmesi aynı şey değildir. Birincisi, yerleşik alışkanlıkların ve ilişkilerin devamıyla mümkün olabilir. İkincisi ise eleştirinin gerçek bir karşılık bulmasını, sorumluluğun paylaşılmasını ve farklı düşüncelerin ortak yaşamı değiştirebilmesini gerektirir. Bir yapı ayakta kalırken düşünsel olarak daralabilir; örgütsel varlığını korurken toplumla bağlarını zayıflatabilir. Süreklilik, değişebilme kapasitesinden koptuğunda, korunması gereken bir amaç olmaktan çıkarak dönüşümün önündeki en güçlü engele dönüşebilir.
Kadınların özgürlük mücadelesi bu çelişkiyi anlamak için özel bir önem taşır. Çünkü bu mücadele yalnızca kadınların mevcut düzende daha fazla hakka, temsile ya da karar gücüne sahip olmasını değil, gücün kuruluş biçiminin değişmesini de hedefler. Dolayısıyla mesele, kadınların hangi makamlarda bulunduğuyla sınırlı değildir. Kimin sözüne değer verildiği, kararların nasıl alındığı, sorumluluğun kimlerle paylaşıldığı ve farklılıkların ne ölçüde dönüştürücü bir imkân olarak kabul edildiği de özgürleşmenin parçasıdır.
Kadınların yan yana gelmesi, kendi aralarında eşit ilişkiler kurduklarını kendiliğinden göstermez. Toplumsal hayattan taşınan hiyerarşiler, özgürlük iddiası taşıyan yapıların içinde de farklı biçimlerde varlığını sürdürebilir. Eşitlik dili korunurken bazı sesler daha fazla ağırlık kazanabilir; dayanışma vurgulanırken bazı kadınların düşünceleri sürekli ikincil konumda kalabilir. Bu durumda temsil artmış olsa bile ilişkilerin kuruluşu değişmemiştir. Özgürleşme, yalnızca dışarıdaki engellerin aşılması değil, içeride hangi ilişkilerin yeniden üretildiğinin de sorgulanmasıdır.
Ancak bu çelişki kadın örgütlenmelerine özgü değildir. Siyasi partilerde, sivil toplum kuruluşlarında, demokratik platformlarda ve toplumsal hareketlerde de ortak amaçların önüne örgütsel konumların geçtiği görülebilir. Başlangıçta bir ihtiyaca cevap vermek ve toplumsal değişimi mümkün kılmak için kurulan yapılar, zamanla kendi işleyişlerini korumayı başlı başına bir öncelik haline getirebilir. Mücadelenin ihtiyaçları değişirken yöntemler değişmez; toplum yeni sorular sorarken yapılar eski cevaplarını tekrarlar. Bir zamanlar hareketi mümkün kılan örgütsel biçim, yenilenemediğinde hareketin önündeki sınıra dönüşür.
Bu ilişkilenme biçiminin bedeli, örgütlerin kendi iç işleyişleriyle sınırlı kalmaz. Mevcut konumları korumayı önceleyen bir yapı, toplumsal enerjiyi ortak bir mücadeleye dönüştürecek imkânları da daraltır. Çünkü toplumsallaşan bir hareket, yalnızca insanları belirli bir amaç etrafında bir araya getirmekle kurulmaz; onların sözünü, deneyimini ve değişim arzusunu ortak bir iradeye dönüştürebilmekle gelişir. Bunun için yeni fikirlere, farklı kesimlerle gerçek bir ilişkiye ve örgütün kendi sınırlarını aşabilme cesaretine ihtiyaç vardır. Oysa ilişkilerin belirli konumları korumak üzerinden kurulduğu yerde, yeni katılımlar mevcut dengeleri bozabilecek bir ihtimal olarak algılanır. Toplumsal hareketin büyümesini sağlayacak farklılıklar, örgütsel düzenin korunması adına sınırlandırılır. Böylece örgütler varlıklarını sürdürürken toplumsallaşamaz; mücadele devam ederken onu daha geniş kesimlere taşıyacak ortak bir hareketin koşulları oluşamaz.
Burada belirleyici soru, yapıların ne kadar güçlü olduğu değil, güçlerini ne için kullandığıdır. Bir örgütün büyüklüğü, sürekliliği ya da görünürlüğü tek başına dönüştürücü olduğunu göstermez. Asıl ölçü, insanların düşünme ve karar verme imkânlarını genişletip genişletmediği; farklı katkıları ortak bir kapasiteye dönüştürüp dönüştüremediğidir. Deneyim yeni insanların önünü açmıyorsa, sorumluluk paylaşılmıyorsa ve eleştiri yapının kendisini yenilemesine imkân vermiyorsa örgütsel güç ortak amacın hizmetinden uzaklaşabilir.
Belki de özgürlük mücadelesinin en zor sınavı, karşısındaki iktidarı teşhis ettikten sonra başlar. Çünkü dışarıdaki eşitsizliği görmek, içerideki ayrıcalıkları fark etmeyi her zaman kolaylaştırmaz. İnsan, karşı çıktığı ilişkileri başkalarının davranışlarında hemen tanıyabilir; kendi konumunu koruyan alışkanlıkların içindeyse aynı açıklıkla göremeyebilir. Bu nedenle öz eleştiri, yalnızca yanlış kararları kabul etmek ya da eksikleri sıralamak değildir. Hangi davranışların değer kazandığını, kimin önünün açıldığını, kimin geri çekilmek zorunda kaldığını ve ortak amacın hangi noktada yerini mevcut dengelerin korunmasına bıraktığını sorgulamaktır.
“Biz” dediğimizde yalnızca bir aidiyet kurmayız; aynı zamanda bu aidiyetin sınırlarını da çizeriz. Kimlerin düşüncesinin ortak akla katılacağını, hangi farklılıkların zenginlik, hangilerinin tehdit sayılacağını ve kimin değişim yaratma imkânı bulacağını belirleyen ilişkiler de bu sınırların içinde oluşur. Bu yüzden “biz”, bir kez kurulup korunacak tamamlanmış bir bütün değildir. Kendini sorgulayabildiği, yeni seslere açılabildiği ve kendi içindeki güç ilişkilerini değiştirebildiği ölçüde canlıdır.
Başka bir dünya kurmak, yalnızca mevcut düzene itiraz etmek değil, o dünyanın ilişkilerini bugünden kurmaya başlamaktır. Bunun için ortak amacı kendi konumlarımızdan daha değerli görebilmek, birikimi ayrıcalığa dönüştürmeden paylaşmak ve değişimi yalnızca dışarıdan beklememek gerekir. Aksi halde özgürlük adına kurulan yapılar, değiştirmek istedikleri düzenin alışkanlıklarını kendi içlerinde yaşatabilir.
Yeni yaşamın ölçüsü, kimin yerini koruduğu değil, birlikte kurduğumuz dünyanın kaç insanın önünü açabildiğidir.
(TAA/FY)







