Bir diğer Murat’ı da kaybettik ve umudumuzdan da eksildik.[1] Ardından Tanıl Bora ve Ertuğrul Kürkçü çok güzel yazılarla andılar onu; Türkiye solunun kültürel hafızasının peşinden hiç “ayrımcılık” yapmadan, inatla koşarak, her bir anlatıyı ısrarla bize ulaştıran –Adıgece boy adıyla– Bjeduğ Murat (Özdan)’ın kıymetini dillendirdiler.[2] Ancak “bizler”, onun kaybının Çerkesler için de ne kadar büyük olduğunu dillendirmede geciktik. Bu yazı, bir yandan Türkiye solunun tarihi için önemli birer belge niteliği taşıyan yazılar yazar, Çerkeslik hallerimize değen her konuda kalemini kullanırken, diğer yandan kötüleşen sağlığıyla yıllardır mücadele eden kardeşimiz Murat’ı bu mücadelesinde yalnız bırakmış olmanın büyüttüğü acıyla, gecikmiş bir af dileme yazısı… Bir başka nedenle daha bizi bağışlasın Murat. Kayıplarımızın yasını bile gereğince tutamadan her gün bir başka derde sürüklendiğimiz günlerden geçiyoruz –ve kim bilir, belki de bu erken terk edişler de zaten bu yüzden– onunla bir yazıyla olsun vedalaşmamız da bu yüzden gecikti. Şimdi Sevda ve Erol olarak biz, ilk gençliğimizde onu tanımanın onuru, ama arkasından çok görüşememiş olmanın hüznüyle önce sırayla, ardından da birlikte, Murat’ı önce hayatımıza girdiği günlere dönerek, sonra da yazılarıyla hayata ve bizlere kattıkları üzerinden onu anacağız.

Yazar ve araştırmacı Murat Bjeduğ toprağa verildi
Sevda’dan…
“Biz” ve daha kaybettiğimiz niceleri, Türkiye’nin farklı bölgelerinden, hatta Suriye, Ürdün ve İsrail’den gelmiş; Murat gibi Bjeduğ, Erol gibi Şapsığ, benim gibi Oset/Iron; sonra Kaberdey, Besleney, Çeçen, Abzeh, Abhazlardık... Birbirimizi, şimdilerde adı “Ankara Çerkes Derneği” olan Kuzey Kafkas Kültür Derneği’nin, bozkır kışının ayazında buz gibi soğuk olmakla birlikte bize yuva sıcaklığı hissettiren binasında tanımış ve “yoldaş” bilmiştik.
“Yoldaş” diyorsam dönemin özelliği gereği ve elbette aramızda –başka bir yerde karşılaşsalar belki kavga edebilecek şekilde ayrışmış– ama kalbi nihayetinde solda atan her fraksiyondan olanlar vardı. Yoldaşlıklarını kaşenliğe ve eşliğe çevirenler de. Ama esas olarak, sanki kolektif hafızamıza gömülü bir yaranın birleştirdiği yerden, hepimiz –üstelik birbirimizi öyle derinden de bilmeden– çok güçlü bağlarla kardeştik. Henüz yaralarımızı yarıştırmıyorduk, kendimize “muhacir” diyorduk; ülkenin “asli unsurları” olduğumuzu düşünmekten, diaspora olduğumuzu söylemeye henüz başlamamıştık. Bazılarımız var olmak için anavatanlara dönmekten başka çare olmadığına, diğerlerimiz ise var olma mücadelemizin Türkiye’nin sosyalist devrimle demokratikleşmesine bağlı olduğuna ve bu yüzden burada mücadele vermenin gereğine inanıyorduk. Ama birbirimizi de işte yoldaş, olmadı kardeş sayıyorduk.
Bilenler bilir, eğer bir azınlık mensubuysanız –bu yüzden aramızdan biri gidince çok eksiliyoruz– ilk tanıştığınız birinde yakaladığınız bir gırtlak sesi veya beden dili; taşıdığı isim, Türkçeleştirilmiş bile olsa boyunu gizlice fısıldayan soyadı; hatta tipik “Memleketin neresi?” sorusuna verdiği “Reyhanlılıyım”, “Uzunyaylalıyım” vb. gibi bir cevap; şimdilerde telefon zili yerine geçen bir müzik… Hepsi size hemen karşınızdakinin “bizden”, hatta “hangi bizlerden” olduğunu söyler. Birbiriniz hakkında çok da fazlasını bilmeden –Çerkesler zaten hem özel yaşamlarından söz etmeyi sevmez, doğrusu hem pek de beceremezler– aranızda hemen bir sıcaklık, teklifsiz bir yakınlık ve karşılıklı güven kurulur. Lafı onunla nasıl tanıştığıma getirmeye çalıştığım Murat, Merih Taymaz ile editörlüğünü yaptığımız kitapta yayımlanan yazısında,[3] Türkiye’nin ırak bir köşesinde yaşadığı karşılaşmaya atfen, “bir Kafe’nin yarım dakika duyulmasının yaşadıkları yerler itibariyle bin beşyüz kilometre uzaklığı nasıl birden sıfıra indirdiğini” söyleyerek anlatıyor bu hemen oluşuveren güveni. Benim hayatımda da çok örneği var, ama birisi buna çok benziyor. O zamanlarki halimize not düşmek için alayım buraya.
Bir babavatan ziyaretimde, Vladikavkaz’dan Moskova’ya, sadece adını bildiğim amcam Boris’in evinde kalmak üzere gidiyorum. Bir asrı çoktan aşan bir kökle bağlı olduğum, daha önce varlığımdan bile haberdar olmayan, bir tek fotoğrafımı bile görmemiş Boris amcam beni havaalanında karşılıyor. Moskova’nın geniş bulvarlarında arabasıyla ilerliyoruz ama ortak dil arayıp bulamıyoruz. Ben hiç tanımamanın ve konuşamamanın yarattığı endişeyle, tam “ne işim var benim burada?” diye düşüncelere boğulmuşken, Boris amcam arabanın teybine usulca bir kaset koyuyor ve Murat’ın da andığı bir başka “birleştirenimiz” Kafe’nin tınısı yayılıyor. Kendimi birdenbire çocukluğumda, evimizde gibi, derneğimizdeki gibi hissediyorum. Aramızdaki asırları geçen uzaklığa rağmen kendimi bildik olanın verdiği huzura bırakıyor, karşılıklı birbirimize gülümseyerek, el işaretleriyle anlaşmaya çalışmamızı güven için yeterli sayıyorum.
İşte tam da böyle, karşılaşmalarımızda zamanları ve kilometreri aşan mesafe fark etmezdi; hangi boydan olduğunuz da önemli değildi. Benzer şeyleri dert ediyor olmamız, büyükler içeri girdiğinde hep birlikte ayağa kalkmamız, onlar gittiğinde şakalaşmalara, kaşenlik takılmalarına, duyduğunuz ilk akordeon sesiyle cegu yapmaya başlamamız yeterliydi. Evlerimiz zaten teklifsizce birbirimizindi. O sıralar hayatıma daha dün girip de abla bildiklerimin evi, cömertçe ısıtıldığı halde sıcak bulamadığım öğrenci yurdundan bin kat evla idi, beni bugün de hala unutamadığım bir sıcaklıkla kucaklıyordu.
Murat ile kardeşliğimiz/yoldaşlığımız ama, onun tesadüfen bir hemşehrisiyle karşılaşmasından farklı bir “buluşmayla” doğdu: Yani, yukarıda “yuva” diye nitelediğim şu dört bir diyardan gelip üniversite yıllarında buluştuğumuz Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği’nde. Hem “yuva” derken kastım, doğarken kendimizi içinde bulduğumuz değil, seçtiğimiz türden bir “yuva”, onunla da sınırlı kalmayıp birgeleneğin yeniden-kurulduğu, öğrenildiği bir “okul”, ve hatta bir “mabet”.
Üst katının bir erkek yurdu olarak kullanıldığı, yönetim odasında daha çok Thamatelerin toplanıp aralarına yeni yeni katılmaya başlayan gençlerle birlikte politika konuştukları, bizim kendi aramızdaki tartışmalarla kimliklerimiz üzerinden politikleştiğimiz, bu arada büyük salonunda koro ve tiyatro çalışmalarının, ardından da eguav oynanıp cegu yapıldığı, haftasonları bahçesinde danslarımızın eğitimini aldığımız dernek binasında tanıdım Murat’ı. O Reyhanlı’dan, Erol Ankara’dan ama Düzceli; benim nüfus kâğıdımda Muşlu yazıyor ama İzmir’denim. Murat da Erol da benden birkaç yaş küçük. O yüzden pek aramıza katılmıyorlar aslında. Evet, bu ufak farkla bile bir yaş hiyerarşisi mevcut ama aradan elli yıl geçtiğine göre, şimdi bakınca aslında hepimiz daha “çocuğuz”.
Murat’ı daha yakından tanımam, biz daha “büyükler”in Türkiye diasporasında “zorunlu göç” –henüz “sürgün” kavramı dilimize tam yerleşmemişti– ile ilgili ilk tiyatro oyunu İstanbulaqo’yu[4] (bunu başrolde oynayan Melahat Bozkurt Sezgin’in sesinden dinlemek için burayı tıklayınız) sahnelemek; dans ekibimizin gösterilerini sergilemek; koromuzla (koromuzun 1979’de Ürdün’deki konserinden bir şarkı dinlemek için burayı tıklayınız) dilimizi –ki ben Ironca bile bilmiyorum– Adigece’yi yaşatmaya çalışmak için yollara düştüğümüz turneler de oluyor. Bütün bunlar kamusal alanda kimliklerimizi ifadelendirmek açısından hem çok yeni, hem deaslında dönemin koşulları içinde radikal. Bütün bu turnelerde Murat’ın rolü, Erol’un ikisinin birlikte yaptığı bu gönüllü işe koyduğu adla “tedarikçilik”; yani –küçükler ya– ekip giysilerimizin, müzik enstrümanlarımızın, dekorların vb. taşınmasına yardımcı olmak.
Yollar uzun, otobüsler konforsuz; İskenderun, Adana, Samsun hatta Amman yollarında –bu sonuncusuna neden gidemeyiş nedenim bende saklı– çoğunlukla yorgun ve uykusuzuz ama ne gam. Saatler boyu gülüşüyoruz, birbirimize takılıyoruz. Ama arada o da, Erol da günün ve Çerkeslerin politik gündemiyle ilgili öyle laflar ediyorlar ki ben siyasallıyım ya, bu lafları edenlerin henüz lise öğrencisi olduklarını öğrenince epey şaşırıyorum. Halbuki o zamanlar liseliler de –günümüzdekinden çok farklı anlamda– politik.
Birlikte bir fotoğrafımız var, ama Ankara günlerinden. Derneğimizin ekibi ODTÜ Gençlik Şöleni’ne davetli. Orada bulunuşumuz, 1970’lere kadar anti-Rus/antikomünist duygularla sağ ideolojiyle hemhâl olmuş, hatta Türk milliyetçiliğine eklemlenivermiş derneklerimizin tarihinde bir ilk aslında. Ben çok gerginim. Hem ekip arkadaşlarımın daha çocukken köylerdeki cegu/khaztlarda öğrendikleri danslarla bedenim henüz yeni karşılaşıyor ve barışmaya çalışıyor, o belimizi iyice sıkan giysilerimize kendini uydurmaya çalışıyor; hem de babam beni “Mülkiye’de solcu” olmayayım diye dernek çalışmalarına yönlendirmiş ama ben Mülkiye’yle yetinmeyip ODTÜ’de, Dev-Genç’in kalbinde sahne sırası bize gelsin diye bekliyorum. İçimden de “bir bilse ne der?” diye geçiriyorum. Bu gerginliğim sonra, işte kulis diyemeyeceğim sahne arkasındaki konuşmalarla, Murat’ın, Erol’un da katıldığı, sohbetlerle, esprilerle gelip geçiyor. Fotoğraf böyle bir andan. Murat ve Erol’un arasındayım, üçümüz de ağız dolusu gülüyoruz.

Günler işte, henüz böyle dolu dolu gülebildiğimiz günler. Oysa o zamanlar misal okulumdaki devrimciler hiç gülmezdi, biz ise işte, kimlerle aynı mekanda bulunduğumuz –yine güçlü yaş hiyerarşisine gönderme yapıyorum– önemli olmak üzere gülmekten sakınmamayı, ancak şakaya gelmeyecek konularda da tartışmalarımızı seslerimizi yükseltmeden yürütmeyi beceriyoruz. Kimse bağırmıyor misal. Kadın erkek ilişkilerinde de bol bol takılmalı, laf yarıştırmalı ama karşılıklı eşitliğe dayalı ortamda birbirimizi tanıyoruz. Hep çocukluktan içselleştirilmiş bir “vakur olma” zorunluluğuyla, saygılı bir mesafeyle birbirimizi dernek dışındaki hayatlarımızda da koruyup kolluyoruz. Çoğunluktan farklıyız, nerelerden ve “kimlerden” olduğumuz önemli olmaksızın birbirimize çok benziyoruz.
Hafta içinde yine buluştuğumuz, eylemlerine dâhil olduğumuz farklı farklı dernekler de var elbet. Ama bir tür “mabedimiz” olan bu yere hafta sonlarında –kılık kıyafetimiz de olabildiğince özenli– her gittiğimizde kimlik temelli ortak dertlerimiz bizi kardeş kılarken, yoldaşlığımızı da tanımlıyor. Sokağın gerginliği mabede taşınmıyor. Bu arada zaten kimliğimizin altında toplaşıp sokağa da –henüz– çıkmaya başlamamışız. Kamusallığımız henüz bizden olanların çağrılarıyla gittiğimiz turnelerin evsahipleri diğer derneklerin mekanlarıyla ve bizi hasretle kucaklayan cemaatimizle sınırlı. Yani 12 Eylül darbesi öncesinin o tekinsiz günlerinde birbirimize koşulsuz güven duyabilmenin tadını çıkarıyoruz. Henüz bize bu kadar müstesna bir “yerin” ve istisnai ilişkilerle kurulan yoldaşlığımızın bırakılmayacağının farkında değiliz. 68’lilerin yaşadıklarını biliyoruz ama henüz bize, 78’lilerin yakında uğrayacağı akıbetten ne kadar pay düşeceğini bilmiyoruz. En kötüsü bu hâlimizle bile ne kadar da “tehlikeli” sayıldığımızında yeterince farkında değiliz.
Nitekim 1977 yılında, tam da yönetim değişikliğiyle Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği’nin demokratik haklar ve derneklerimizin kimlik mücadelesindeki yeri konusunda yeni bir dönemece girmesinin konuşulduğu bir akşam, gece saatlerinde dernekten dönen arkadaşımız silahlı saldırıya uğruyor. Oysa özellikle de kış akşamları, yürüyerek ulaştığımız yolu epey tenha ve karanlık olan dernekten evlerimize dağılırken güvenlik nedeniyle hep grup hâlinde ayrılmaya dikkat ediyoruz, temkinliyiz ama bir silahlı saldırıyı da beklemiyoruz! Kardeşimiz Tsey Mahmut Özden saldırıda öldürülüyor, gruptan yaralananlarımız oluyor (Tsey Mahmut Özden’in öldürülmesi üzerine yine kardeşimiz Kuşha Doğan’ın yazıp seslendirdiği “Ankara Khase – Ankara Derneği” ağıdı için burayı tıklayınız).
Bu bize acı bir ders oluyor, kendimizce en korunaklı olduğuna inandığımız yerde bile, şiddetin tam kapımıza gelip dayandığının farkına varıyor ve kendimizce önlemler almaya başlıyoruz. Ama en fazla Murat gibi lise öğrencilerinin bile kapı nöbeti tutması gibi bir önlem bu. Nitekim bir seminer sonrasında bizler zeğes yaparken, kendi ifadesiyle on dokuz yaşındaki bir “Marksist Dönüşçü” olarak Murat, çok sert bir kış ayazında, muhtemel bir faşist saldırıya karşı içeridekilerin güvenliği için kapıda nöbet tutma görevini üstlenenlerden biri oluyor.[5] Başkaca bir saldırı olmuyor ama sonrası, malumunuz. 12 Eylül gelip kapıya dayanıyor. Yöneticilerimiz tutuklanıyor, işkence görüyor, hapse atılıyor, politik mülteci olarak ülke dışına çıkıyor; anavatanlara dönmeyi zaten savunan ve düşünenler bunu gerçekleştirmenin zamanı geldi diye düşünmeyebaşlıyor. Ama henüz duvar yıkılmamış ve “dönmek” o kadar kolay değil. Kalanlarımız artık güvenli olmaktan çıkan öğrenci evlerinden ayrılıyor, okullarını bitirenler memleketlerine dönüyor ya da yeni kurulan evlere çekiliyor. Kaşenleriyle evlenenler, kendilerine bir zamanlar yasaklı dilleri nedeniyle konulamayan adları vermeyi başardıkları çocuklarını büyütmeye başlıyor, kimliklerimiz daha kamusallaşamadan ev içlerine kapanıyor.
Benim, Erol ve Murat’ın ya da aslında bütün 78’lilerin, şimdi bakarken “çocukluk” saydığım ilk gençlikleri de burada bitiyor; hayatın farklı farklı yüzleriyle karşılaşıyorlar, şanslı olanlar, gelecek korkuları bitmese de profesyonel yaşamla tanışıyor. Ben, o koşullarda sınavını kazandığım ancak güvenlik soruşturma nedeniyle işe başlatılmam epey vakit alan Danıştay’da çalışmaya başlıyorum. Murat ve Erol henüz Ankara’dalar. Sonraları üçümüz de ayrı ayrı yollara koyulacak, birbirimizle ancak yazdıklarımız üzerinden buluşacağız ama o zamana daha epey var.
Erol’dan…
1980 sonrasında Sevda, sınavını kazanarak Danıştay’da tetkik hâkim adayı olarak çalışmaya başlamayı başarmış ancak, eğitim dönemi bittikten sonra öğrencilik dönemindeki “sicili” nedeniyle acaba asaleten atanır mıyım endişesi içinde. Nitekim dönem arkadaşlarından bazılarının “asaleti” onaylanmıyor. Ben bu arada üniversiteyi bitirip çalışmaya başlıyorum, Murat da hepimizden daha sonra onu Ankara’dan uzaklaştıracak işinde devam ediyor. Derneğimiz kapatılmış, binamız artık bizsiz ve büsbütün buz kesmiş, birbirimizle bağlarımız zayıflamış durumda ama biz Murat ile hala görüşmeyi başarıyoruz ve bir gün Sevda’yı Danıştay’da ziyarete gidiyoruz. İki yıldır hiç görüşmemişiz, bizi sevinçle karşılıyor. Birbirimize haberler verip birbirimizden haberler alıyoruz. Kimi haberlere üzülüp, kimilerine seviniyoruz. Özlem ve buruklukla dernek günlerini yad ediyoruz. Murat, bize yeni okuduğu Erol Toy’un “Zor Oyun” romanından bahsediyor. Ben okumamışım kitabı, Sevda da. Murat, basım tarihi darbe yılına denk düşen ve ordunun ideolojik dönüşümüne dair bir alt metinle dokunan romanın anlatısında 12 Eylül’ün açıklamasını bulmuş ve heyecanla onu bizimle paylaşıyor. O hep çok okuyor.
Dernek 1984’te yeniden açılıyor, ama artık hiç bir şey eskisi gibi değil. Ben akademik çalışmalarıma devam etmek için yurt dışına çıkıyorum. Sevda Danıştay’dan ayrılıp İzmir’e dönüyor, özel yaşamına gömülüyor. Bana sonradan söyleyeceği gibi, 80 öncesinde demokrasiye dair öğrendiği her şeyi yerle yeksan eden bir siyasal iklimde siyaset bilimi dersi vermenin zorluklarını yaşıyor. Murat ise işinden dolayı tüm Türkiye’yi gezmeye başlıyor. Yollarımız bu defa iyiden iyiye ayrılıyor.
Murat, 1975’te yayına başlayarak sol düşünce ve hareketin yeni yol arayışlarını temsil eden Birikim dergisinin sürekli okuyucusuyken, 1990’larda yazarı da oluyor. İlk yazısı, Kasım 1991 sayısında yayımlanan, müzik üzerine “Miles Davis, Caz ve Biz” adını taşıyan yazı. Bu yazıyla onun müzikle ilişkisinin derinliğini hissetmeye başlıyoruz ve bu çizgisini hep sürdürüyor. Ama “davamız” hep davası olmaya devam ediyor. Abhazya’nın direnişi sırasında “Abhazya Sorununa Dair” (Kasım 1992), Rusya Çeçenistan’a saldırdığında “Çeçenistan Sorunu ve Mikro Milliyetçiliğin İç Tahribatı Üzerine” (Şubat 1995) başlıklı yazıları yayımlanıyor. Birikim’in “Türkiye’de Azınlıklar” özel sayısında üçümüz yazılarımızla buluşuyoruz. Bizim yazımızın başlığı “Sürgün Halk Çerkesler” (Mart-Nisan 1995), Sevda’nınki ise “Yeni Hayali Kimlikler”. Bu, bir bakıma onun kendi kimliklenme pratiği ve siyaset bilimi birikimi üzerinden kimlik meselesini ve siyasetini tartıştığı ilk yazılardan biri. Bizim yazımız ise Türkiye’nin sol kamusuna Çerkes meselesini tanıtmak üzere kaleme alınmış bir yazı. Henüz “sürgün” demekle birlikte konumumuzu “muhacir” sözcüğüyle anlatmaya devam ediyoruz. Diaspora daha sonra kavramlarımız arasına girecek ve onunla ilerleyeceğiz.
Murat, Çerkeslerle ilgili her gelişmede duyarlılığını ve politik bakışını yazılara dökmeye devam ediyor. Birinci Çeçenistan Bağımsızlık Savaşı sırasında, örneğin, Rus kuşatmasına uluslararası dikkat çekmek amacıyla Abhaz kökenli Muhammed Emin Tokcan bir grup Çeçen ile birlikte Trabzon Limanı’ndan yola çıkan Avrasya Feribotu’nu kaçırdığında, “Avrasya Feribotu ve Lagarus’un Dirilişi”ni (Şubat 1996) yazıyor. Lagarus, Çerkes kimliğinin dirilişini simgeleyen bir metafor ve o zamanlar hepimiz -şimdilerde siyaseten çoğu kimse doğru bulmasa da- hâlâ “Çerkesiz!”
Bizler henüz Türkiye siyasetinin, kimlik siyasetinin neresindeyiz diye tartışmakla meşgulken Murat, bizi aşan bir uzak görüşlülükle yeşil-sol harekete katılıyor ve “alternatif ekolojizm”i temsil eden Ağaçkakan dergisinde de yazmaya başlıyor. Burada yeşil siyaset üzerine yazılar yazdığı gibi sanat ve özellikle müzik üzerine de yazmaya devam ediyor. Her zamanki duyarlılığıyla ve gündemi hiç kaybetmeden, Abhazya Gürcistan’ın saldırısına uğradığında “Abhazya’nın İşgali Üzerine Yeşil Notlar”ı kaleme alıyor ki bu, belki de Abhazya meselesine ekoloji perspektifinden bakan ilk yazılardan biri ve ayrıca kıymetli.
Murat, yazılarında bu perspektifi tutarlı biçimde işliyor ve ileriye taşıyor. Birikim’de daha yakın bir tarihte, 2016 yılında yazdığı, milliyetçiliğe de karşı çıkan “Adığelerin serencamı üzerine: Yok oluşa ve milliyetçiliğe bir alternatif” ve kendi ifadesiyle Lenin’in, dernekte bir zamanlar gerçekleşen seminerlerin ve tartışmaların çerçevesini kuran “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” yaklaşımının peşine hiç takılmamış biri olarak vardığı noktayı göstermesi bakımından önemli. Yazısında, Adigeler dâhil hiçbir etnik gruba “devletin müstahak olmadığı” fikrinin argümanlarını –kendisini güçlenen Adige milliyetçiliği karşısında yalnız bırakmak pahasına– kurarken, alternatifi “toplumsal ekolojik komünalizm” de görüyor. Bunun temellerinin islam öncesi paganik döneme aitgeleneklerimizde zaten olduğunu söylüyor. Ama söyledikleri, her biri kendi milliyetçiliğinin peşine düşmüş ve artık dağılmış “biz”in söylediklerinin marjininde yalnız kalıyor.
Bütün alternatif mecralar onun kalem oynattığı yerler. 2010-2011 yılları arasında Bianet’de yazıyor. İlk yazısı, Çerkeslerin soykırım ve sürgününün yıldönümünde yazdığı “Çerkesler ve 146 Yıldır Süren Trajedi” (21 Mayıs 2010) başlığını taşıyor. Diğer yazıları yine solun mikro tarihi, ve müzik üzerine.
2012’den 2026’ya kadar T24’te, dile kolay, her biri bir makale boyutunda tam 260 yazısı yayımlanıyor. İlk yazısı, “Türkiye solunun genç liderleri Kızıldere yoluna nasıl çıktılar?” (2 Nisan 2012). Bu, aynı zamanda Murat’ın Kızıldere’ye giden yoldaki hemen herkesle tek tek konuşmaya başladığı dönemin ilk yazısı. Bu yazıların büyük bir kısmı 68 hareketi veOn’lar üzerine oluyor. On’lardan ikisinin hayatını anlatan iki kitabı Ayrıntı Yayınları’ndan çıkıyor: “SABO: Sabahattin Kurt Kitabı” (2017) ve “Devrimci Bir Subay: Saffet Alp Kitabı” (2021). Müzikle ilgili yazıları da yine daha çok 68 dönemi ve ezilenlerin müziği, özellikle de caz üzerine; fakat Tanburi Cemil Bey’den Hint klasik müziğinin tabla üstadı Zakir Hussain’e kadar klasik müzik ve halk müziği üzerine de kapsamlı çalışmaları var. Ayrıca Roman müziği de yazılarında özel bir yer tutuyor.
Onun aydın olarak sorumluluğu sadece solun tarihine, Çerkeslerin “talihine” ve geleceğine duyduğu ilgiyle de sınırlı değil. Öteki olmanın ne olduğunun bilgisiyle, 1915’in 100. yılında yazdığı yazısında “güvercin ürkekliğinin kardeşliğinden” dem vuruyor. Çerkeslerin, bu toprakların kadim halklarından Ermenilere yaşatılanlara dair bilgisizliğinin, ilgisizliğinin ya da bilip de susuyor oluşlarının verdiği utancı üstleniyor; onlardan özür dilememiz gerektiğini dile getiriyor. Yazısında aktardığı anekdot, Ermeni olmanın dayanılmaz kırılganlığıyla, bu coğrafyada hâlâ şiddete uğruyor olmalarıyla tam benzeşmese de “hiçbir şeyleri eksik olmadığı hâlde” “hainlik” yapmaya fırsat arayanlardan sayılan Çerkeslerin, Ermenilerle nasıl ürkeklikte kardeş olduklarına dair. Sınıfının birincisi olan bir akrabasının, okulda sıra arkadaşıyla –üstelik çok da eski olmayan bir tarihte– sırf Çerkesçe konuştuğu için, üstelik kendisi de Çerkes olan öğretmeninin suratına patlattığı tokadı kırk yıldır unutamadığını aktararak güvercin ürkekliğindeki kardeşliği gerekçelendiriyor.

Sevda ve Erol’dan…
Murat Özden Bjeduğ’u 6 Ekim’de kaybettik. Yani Ertuğrul Kürkçü’nün kaleme aldığı veda yazısındaki ifadeyle, Dev-Genç ve THKP-C üzerine “adeta bir arkeolog gibi”, ince ince, her bir parçayı özenle birleştire birleştire geçmişi çağıranı. Yine Kürkçü’ye göre, kendisini artık aramızda olmayanların unutulmasına izin vermemekle görevlendirmiş bir portre ressamını. “Yalnızca unutulmaya değil, tahrifata, mübalağaya, hasete, karalamaya karşı da, gölgede kalmış hakikatlerin peşine düşerek; üzeri örtülmüş bilgileri kazıyıp aydınlığa çıkararak, rivayetin, dedikodunun önünü tanıklıklar, belgeler, gözlemlerle keserek; devrimcilerin, ortak ve kişisel tarihlerine nasılsalar öyle iade edilmeleri, hafızanın muhafazası için iğneyle kuyu kazan” bir mikrotarihçiyi.
Tanıl Bora’ya göre, Murat, bu adanmış tarihçiliğiyle birlikte üzerinde yaşadığımızcoğrafyada çok nadir bulunan bir meziyete sahip: “…Solu-sosyalistleri bir geniş aile gibi görmeye yatkınlık”, “…En keskinlerinden mutedillere, o cenahtan bu cenaha, sol-sosyalist yelpazenin hemen her köşesine, (yeşil-)kızılın her tonuna açıklık”, her birine “…sempati payları farklı farklı olsa da, asgari bir dostlukla, asgari bir sevgiyle, asgari bir krediyle yaklaşıyor olmak”.
“Biz” de bize fazla söz bıkarmayan bu iki veda yazısına ilaveten, Bora’nın bu son söylediğini biz başka biçimde söyleyelim ve ekleyelim: Çerkesler için de böyleydi Murat, hepimizi kucaklayıcı… Artık yine Bora’nın söylediği gibi Çerkes nezaketinden mi, yoksa Reyhanlılı olup böyle de delifişek olunabileceğini kanıtlamak istemesinden mi, yoksa ikisinden de mi bilemiyoruz.
Bütün bu üretkenlik içinde Murat’ın son yılları, hep bozulan sağlığının kendisine yaşattıklarıyla mücadele ederek geçti. Politik dertleri bireysel dertlerinin önüne koyan ya da ülkede onca şey yaşanırken kendisininkini önemsemeyi zul sayan kimi yoldaşları gibi, onun için de esas sorun, üzerine yazıp çizmeye devam ettikleriydi. Yaşam enerjisini ve umudunu –sadece kendisine ilişkin umudunu değil, memlekete ve dünyaya ilişkin umudunu da– hiç yitirmedi. Üst üste geçirdiği hastalıkları hep atlattı. Son seferinde de şimdiye kadar yaşadıklarının üstesinden gelmeyi başarmış olması nedeniyle,biz de hep umutluyduk. İyileştiği zaman kendisiyle yeniden –çünkü Mersin’de yaşıyordu– mesafeleri kırarak buluşacağımızı hayal ediyorduk. Kitabımıza “Müziğimizin Geleceği” başlıklı yazısını hiç geciktirmeden verdiğinde çok sevinmiştik. Onun gibi erkenden ve en verimli yaşlarında kaybettiklerimizle yeniden buluşmaya dair hayallerimiz gibi, Murat’la da buluşma hayalimiz gerçekleşmedi.
İçindeki “delifişek” Reyhanlılık onda, sessiz, beklentisiz, mütevazı, kavrayıcı ve kapsayıcı bir tavırla, solun ve Çerkesliğin her türden tarihini çatışmacı olmayan bir dille sahiplenerek, bildiğini usul usul, uzun uzun ve sabırla söylemeye devam etmek şeklinde zuhur etmişti. Ertuğrul Kürkçü, katılamadığımız için ayrıca üzüldüğümüz uğurlanmasında Murat’ın, Mersin’deki 68’liler Hatıra Ormanı’ndan geçirilerek, köklerinin160 yılı aşkın bir süre önce yerleştirildiği doğum yerine götürüldüğünü söylemiş. Hemşehrileri de onu bağırlarına basmıştır, eminiz.
Bjeduğ Murat hayatında hiç kimseyi incitmedi; yattığı yer de onu incitmesin, kıymeti hep bilinsin. Sözlerimiz ona ulaşırsa, o dönemlerde kardeşlik, yoldaşlık ettiğimiz, sağlıklı günlerde buluşmayı, anılarımızı tazelemeyi, birlikte umut büyütmeyi hayal ettiğimiz ama bunu bir türlü beceremediğimiz diğer kayıplarımıza da söylesin de, onlar da bizi affetsin. Bu ülke neticede her birinin kaybıyla ne kadar çok eksildiğimizi farketmememiz için elinden geleni ardına koymuyor. Ama hiç değilse kolektif belleğimizde Murat’ı tanımaktan nasıl onur duyduğumuza dair bu sözler baki kalsın.
Dipnotlar:
[1] Aynı dönemden yoldaşımız/kardeşimiz Murat Taymaz’ı 2006’da kaybettik. O kadar çoklar ki aslında ama, kitaplarımızın (bkz. 3. Dipnot) editörlerinden olup da, Bjeduğ Murat’dan bir önce 2022’de kaybettiğimiz Papba Sezai Babakuş’u da burada analım.
[2] Tanıl Bora, “Murat Bjeduğ – Herkes Herkesle Dostmuş Gibi”, Birikim, 9 Ekim 2026: https://birikimdergisi.com/haftalik/12583/murat-bjedug-herkes-herkesle-dostmus-gibi ve Ertuğrul Kürkçü, “Murat Bjeduğ’un ardından”, kişisel Facebook sayfası, 8 Ekim 2026: https://www.facebook.com/ertugrulkurkcu/posts/1660091168809921/.
[3] Murat Bjeduğ, “Müziğimizin Geleceği”, Sevda Alankuş ve Merih Cemal Taymaz (der.), Çerkeslerin Geleceği Üzerine Düşünmek: Kültür, Toplum ve Demokrasi, Dipnot Yayınları: Ankara, 2022, ss. 123–134.
[4] Burada oyunumuzun başrollerini oynayan diğer kayıplarımız Meral Katı (Okay) ve Ercan Parlak’ı da anmalıyım. Benim (Sevda), anavatanı terk ediyor oluşumuzdan duyduğum üzüntüyü dile getiren tek bir replik ve ağlamaktan ibaret küçücük bir rol oynadığım oyunun, o zaman için oldukça politik bir söz söylediğini hatırlatmalıyım.
[5] O dönemlerin politik iklimine dair de bir de Murat’ın “Adığelerin serencamı üzerine: Yok oluşa ve milliyetçiliğe bir alternatif” yazısına bakılabilir.
*Murat Bjeduğ’un bianet yazılarını okumak için tıklayın
(PS/TE/VC)



![Karadeniz En Çok “Biz”e [Çerkeslere] Kara…..](https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/164/592/original/aabuyuk.jpg)

