Sokağa çıkıyorsunuz; insanların yüzü asık, en ufak şeyden kavga çıkıyor. Şiddet sarmalı çocukları dahi içine almış; umutları, geleceğe ilişkin beklentileri olmayan çocuklar geleceklerini çetelerde arıyorlar. Yıllar yılı mutsuz oldukları bir dünyada yaşıyorlar, değiştirmek için yol, yöntem bulamıyorlar; değişime ilişkin umutlarını yitiriyorlar.
Okulda ilk öğretilenlerden biridir:
– Demokrasi nedir?
– Halkın kendi kendini yönetmesidir.
Bunu hepimiz öğrendik ama kendimizi nasıl yönettiğimiz kısmı biraz muamma. On yıllardır insanların “iradesini” seçim sandığına yansıtması istenir. “Seçmen sandıkta hesap sorar” denilerek siyasal katılımın seçimden seçime sergilenmesi beklenir. İşin ilginci, bu hemen hemen tüm partiler için aynıdır. Kiminde bir kişi tüm adayları belirler, insanlar onlara oy verir ya da vermez. Kimi partilerde kotalar belirlenir, adaylar bu kotalara göre seçilir, ön seçim yapılır. Sol partilerde genelde bir ön seçim eğilimi vardır. CHP-SHP çizgisinde de var olan ön seçim, ufak ufak terk edildi, sonra tümüyle “merkez yoklaması” yöntemi benimsendi. Şimdilerde Yeni Parti yeniden ön seçime dönme düşüncesinde. Bu ön seçimlerde kimlerin aday olabildiği, adayların nasıl destek alabildiği sanırım ayrı bir yazı konusu olur.
Siyasal katılımı seçimden seçime sağlanan Türkiyeli seçmenler, tepkilerini de yine seçim turu yapan adaylara gösterir. Kimi alkışlanır, kimine “Yüzünüzü seçimden seçime görüyoruz” diye serzenişte bulunulur. Ancak sistemden rahatsız olan insanlar, bu sisteme dahil olup onu değiştirmeyi düşünmez ya da buna cesaret edemez.
Akan suyun tersine kürek çekmeye çalışan yok değil elbette. Siyasi iktidarlar değişse de bedel ödemeyi göze alarak hak savunuculuğu yapanların durumu değişmiyor. Burada işin kötüsü, hak alanı günden güne çeşitli bahanelerle daraltılırken hak savunucuları ancak mevcut hakları savunmak zorunda kalıyor. Hak alanını genişletmek çoğu zaman akıllardan bile geç(e)miyor.
Son günlerde özellikle Sırbistan ve Brezilya ile ilgili haberleri okuyup umutları yeniden yeşertebildik. Brezilya’da sokakta seferber olan Lula taraftarları kapı kapı dolaşıp bir seçimi kazandılar. Sırbistan’da ise gençliğin öncü güç olduğu bir siyasi katılım ile iktidar değişti. Önümüzdeki günlerde Sırbistan ve Brezilya bir süre daha gündemde kalacaktır. Sırbistan’da yaşanan değişim, her ne kadar Sırbistan Komünist Partisi (NKPJ) tarafından “Halk düşmanı iktidarın yerini halk düşmanı muhalefet aldı” başlıklı bildiriyle eleştirilse de önümüzdeki günlere bakmak gerekecek. Her iki seçim galibiyetinde öne çıkan iki nokta var bence: Sokak sokak gezerek yüz yüze kurulan iletişim ve halktan kopuk siyasiler yerine insanların “kendi” gibi gördüklerini tercih etmesi.
Türkiye’de bakanlardan filan hiç söz etmeyeceğim. Milletvekili seçilenler bile bir süre sonra toplu ulaşımı terk edip yeni aldıkları “çakarlı” araçlarıyla garip sesler çıkartarak seyahat etmeye başlıyor. Sadece onlar değil; “danışman” sıfatıyla onlara temas edenler, öğretim üyeleri, şirket yöneticileri, gazeteciler de bu tür araçlarla seyahat etmeye başlıyor. Bir de organize suç örgütü liderleri. Bu nedenle insan, arabayla giderken bu şekilde “yol isteyenlere” ister istemez yol verir. Korkar; yol vermemeye korkar, karşısına çıktığında soru sormaya, beğenmediği kararlar için tepki göstermeye korkar.
“Halkla buluşmaya” gittiklerinde de etraflarında resmî ve gönüllü koruma ordusu vardır. Ulaşılmaz olmayı severler. Arınırken de, yenilenirken de, alternatif olurken de her daim onlara ulaşmak pek mümkün olmaz.
Türkiye’de tüm partiler, eğer yeni bir siyaset, alternatif bir çizgi peşindeyse öncelikle siyaset yapmak bir ayrıcalık olmaktan çıkmalıdır. Hani hakkını savunana “siyaset yapma” derler ya hemen. Aksine, herkes gönül rahatlığıyla siyaset yapmalı. Siyasette “beyefendilerin”, “hanımefendilerin”, ağaların, paşaların, abilerin, ablaların, dedelerin değil, hak savunuculuğu yapanların sözü üstün olmalı.
Hayalim, bisiklet ile gidip gelen, gündelik hayatın içinde rahatça var olabilen, çarşıda, pazarda nsanların arasına çekinmeden karışabilen siyasetçileri görebilmek. Sokaktaki insanlardan korkmayan, zulmedenlere karşı en az onlar kadar pervasız olabilen siyasetçilere ihtiyacımız var.
(Mİ)







