Şilili şair Nicanor Parra’nın* bir şiirinde geçiyor.
“Bir ülke olduğumuzu sanıyoruz ama gerçekte bir manzaradan ibaretiz sadece.”
Bu dizeyi doğusunda dünyanın en uzun sıra dağları olan And Dağları’nı, batısında Büyük Okyanus olan Şili’yi düşünerek yazmış olabileceğini düşünüyorum. Dillere destan üzüm bağları da bu manzaranın bir parçası olsa gerek. Evrakların, konsoloslukların, kurumların, bürokrasilerin, numaraların, unvanların, takım elbiselerin, koltukların, silahların, araçların ve binaların dışında kalan bütün “canlı şeylerle” düşünebilmek bir yeri...
Bu, ancak “bir yeri” olanın ayrıcalığıymış gibi.
Suriye sen de uzun zamandır bir manzarasın.
Ağaçsız, bahçesiz, hayvansız o geniş o kuru topraklarında, uzak ülkelerde üretilmiş pikapların arkasında yine uzak ülkelerden gelmiş makineli tüfeklerin yerleştirildiği ve tozu dumana katarak ilerleyen bir konvoysun. Çölde geçen bir Mad Max filmi gibi.
Endişeden ve korkudan dolayı kötü çekilmiş ve görüntüsü sürekli titreyen, yıkık binaların görüldüğü ve silah seslerinin duyulduğu bir videosun. Kimin ateş ettiği ve kimin vurulduğu pek anlaşılmayan o kaostan herhangi bir fragman…
Bir kamyonetin kasasına doluşmuş, saçı sakalı birbirine karışmış, hücum yelekli bir sürü adamın birbirine gaz verdiği, öldürmek üzere ant içtiği, cinnet geçirdiği bir öfke patlamasısın.
Bir duvarın dibinde köşeye kıstırılmış, bazen bir kız bazen de bir erkek çocuğunun, hep birlikte konuşup hep birlikte soru soran bir düzine silahlı adamdan tokat yediği, dünyanın herhangi bir yerindeki izleyicilerin biraz sonra kafalarının kesilmesini ya da hiç olmazsa kurşuna dizilmesini bekledikleri o dehşete kapılmış gözlerin kendisisin. Sonrasında onlara ne olduğunu hiç kimsenin bilmediği, bilmeye de hiç gerek duymadıkları…
Gün içerisinde birinin general, birinin başkan, birinin terörist, birinin kahraman ve birinin hain ilan edilmesinin değiştiği, bir heykelin konulduğu, bir heykelin yıkıldığı, aynı kişilerin zılgıtlarla karşılandığı bazen de taşlarla kovalandığı, bütün dünyanın yeni ürettiği silahlarını görücüye çıkardığı bir poligonsun.
Suriye sen de uzun zamandır bir manzarasın.
Haber bültenlerinde ekrana yansıtılan, sarı ve yeşil renklerinin yerleri ve boyutları değişip duran ve yorumcuların bir çubukla dövdükleri bir haritasın.
Tozlu yollarda uzun kuyruklar halinde ilerleyen ve içinde “kırılacak” hiçbir şeyin taşınmadığı o göç trafiğisin.
Seni terk etmek zorunda kalanların gittikleri yerlerde “etniği ve inancı” fark etmeksizin “ensarların” ağzından bir küfür gibi çıkan “bu Suriyeliler” diye çağrıldıkları o muhacirsin.
Sofrasına oturmuş “süper güçlerin” dinmeyen iştahının doymasına hizmet ederken masaya taşıdığı onca yemeğin karşılığını alamayacağını bildiği ama hiç olmazsa “kuver ücretini” vereceklerini umduğun o beklentisin. Belki de senin de “acıkabilen” bir şey olduğunu hatırlarlar kim bilir...
Senin insanların başka ülkelerin derme çatma dükkânlarında “falafel, muhammara, Şam tatlısı” yaptılar, eldeki lezzet ve ağız tat yıkık bir sılada kaldığı için pek de sevilmedi yaptıkları.
Sularında batmış botlar, boğulmuş insanlar, gökyüzünde uçaklar, dronlar, kamikazeler, yeryüzünde enkazlar, delik deşik duvarlar var.
Seni bir zamanlar yöneten ailenin sapkın adamları bizim akrabalarımıza nüfus cüzdanı çıkartmıyordu, bugün seni yönetenler, akrabalarımızın nüfusuna karşı asker çıkartıyor.
Şimdilerde bir ülke olduğunu sanmak istiyorsun. Böyle sanabilirsin hatta bir devlet de olabilirsin.
Bunu, insanlarını kıyımdan geçirerek, senin dinine ve mezhebine inanmayanları yok ederek, senin dilini konuşmayanların dilini ve saçlarını keserek, bir asırdır süren problemleri bir gecede elini masaya vurarak çözeceğini de düşünebilirsin.
Bunları yaparken “tekbir” diye yeri göğü de inletebilir, ezbere ayet de okuyabilir, Allah’ın ve meleklerin seninle birlikte olduğuna da inanabilirsin. Topraklarının büyük bir kısmından devasa bir akaryakıt istasyonu, bir tımarhane ve bir hapishane yaratarak başında nöbet de tutabilirsin.
Başardığına inanıp sokaklarda havaya ateş açabilir, dans edebilir ve kutlama da yapabilirsin.
Dünyanın diğer ülkelerinde resmî törenlerle karşılanabilir, ticari anlaşmalar imzalayabilir, zirvelere katılabilir, bir “devlet” muamelesi de görebilirsin. Mümkündür.
Seni bir zamanlar yönetmiş olan sapkın ailenin giderken bıraktıkları bir kalemle, bembeyaz, tertemiz bir deftere “yeni tarihini” yazmaya çalıştıkça bir ülke olamayacaksın!
Çünkü o kalemin bir özelliği var; mürekkeple çalışmıyor, onunla bir şeyler yazabilmen için onu kâğıda çok bastırman gerekiyor. Ve böylece ummadığın bir anda patlıyor.
Not: Bu yazı bir ülkenin bendeki karşılıkları. Siyasi analizleri, doğru çıkacak tahminleri, stratejik bilgileri, kapsamlı yorumları “bu işten para ve unvan kazananlara” bırakıyorum.
*Nicanor Parra, Şiirler Karşı Şiirler Başka Şiirler (Çev. Bülent Kale), Ayrıntı Yayınları, 2016, 304 sayfa.
(MMO/VC)


