Geçen günlerde Belediye, İBB Binası konusunda karar verecek bir Danışma Kurulu oluşturulduğunu açıkladı. “Yıkacağız” açıklamasının üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra da olsa olumlu bir sürece girildi diye düşünmedik değil.
Shakespeare’e bir göndermeyle başlayalım. “Yıkmak mı, yoksa korumak mı? İşte bütün mesele bu!”
Zaten hayat bir tiyatrodur ya, bu kez olay İzmir’de, Konak Atatürk Meydanında geçiyor. Bir de sosyolojinin efsane hocası Mübeccel Kıray’ın “Örgütlenemeyen Kent İzmir” kitabına gönderme yapalım; “Bir türlü meydanlaşamayan Konak Meydanı”nda diyelim.
İzmir’in önemli kent merkezidir Konak Atatürk Meydanı, ama geçen yüzyıl boyunca bir türlü kendine gelemedi.
Özellikle 1950’lerde dönemin belediye başkanı Rauf Onursal’ın Sarı Kışlayı yıktırmasından sonra, meydan “kentsel tarla” olmaktan kurtulamadı. -Tarla diyoruz, çünkü uzun bir süre İzmirliler buraya öyle derlerdi-
Son kez Ahmet Piriştina döneminde usta mimar Ersen Gürsel’in tasarımıyla olumlu bir görünüş kazanan meydan bugün yeni bir yıkım girişimiyle karşı karşıya.
Yıkılmak istenilen bina, projesi 1966 yılında, bir ulusal mimari proje yarışmasıyla elde edilen İzmir Büyükşehir Belediyesi Hizmet Binası. Aralarında Utarit İzgi, Muhteşem Giray, Muhlis Türkmen gibi dönemin mimarlık otoritelerinin bulunduğu jürinin seçtiği tasarım 1960’ların modern mimari anlayışını yansıtıyor.
Projenin müellifleri; Özdemir Arnas, Altan Akı ve Erhan Demirok. Binanın yapımına 1968’de başlanıyor ve türlü gecikmelerle 12 yıl süren inşaat, sonunda 1980’de tamamlanarak bina hizmete giriyor.
İBB Hizmet Binası, 21.000 metrekare kullanım alanı ile geçen 40 yılı aşkın süre boyunca belediye başkanlığını ve ilgili birimleri barındırıyor, kent halkına hizmet veriyor.
Kentlilerin belleğine Konak Meydanının tamamlayıcı bir parçası olarak yerleşiyor. Bugüne kadar İzmir’in geçirdiği depremlerde binanın taşıyıcı sisteminde endişe verici bir hasar gözlenmemiş.
Her ne kadar 30 Ekim 2020’de meydana gelen depremde yaşanan panikle bina boşaltılıp az-orta hasarlı ilan edildiyse de çoğu uzman bu tespite katılmıyor.
Soyer yıkım kararını açıklıyor
Depremden bir ay sonra İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer yıkım kararını açıklayarak şöyle dedi:
“İzmir Büyükşehir Belediye binasını depremden bu yana kullanmıyoruz. Yaptırdığımız incelemede binamız az-orta hasarlı çıktı ve güçlendirilerek kullanılması önerildi. Ama biz bunu tercih etmiyoruz. Binayı yıkıp yerine tarihi Hükümet Konağı ile bütünleşen sembolik bir Başkanlık ve Meclis Binası yaparak kalan alanı Atatürk Meydanına katacağız.”
İlginçtir, yıkım kararına dayanak yapılmak istenen “İTÜ Raporu” o tarihte henüz ortalıkta yok. Muhtemelen birileri göz yordamıyla, olsa olsa diyerek ayaküstü “bilimsel” bir görüş verdi.
Başkan ve çevresindekiler kendi sezgilerine güvenerek bunu yeterli bulmuş olacaklar ki, bu karar verilirken kent halkına, kentlilerin sözcüsü olan örgütlenmelere, konunun uzmanlarına fazlaca danışılmamış, onların görüşleri dikkate alınmadı.
Kentsel demokrasinin gereği olan böyle bir süreç sonradan işletilmeye, yıkım kararının gerekçeleri sonradan oluşturulmaya çalışılıyor.
Soyer ve onu destekleyen, bina yıkılsın diyenlerin gerekçesi, son depremde binanın hasar gördüğü, betonarme taşıyıcı sistemin yeni depremlere dayanamayacağı noktasında toplanıyor.
Binayı kullanmanın belediye çalışanları ve kent halkı için tehlike oluşturduğunu söylüyorlar. Binanın depreme karşı güçlendirilebileceğini, ancak bunun yeni bir bina yapmaktan daha pahalıya geleceğini belirtiyorlar.
Ayrıca 40 yıllık bir binanın korunacak mimari mirastan sayılamayacağını, zaten binanın özgün olmadığını, Boston Belediye Binasının kopyası olduğunu ileri sürenler de var. Bu arada bazıları mevcut binanın, Konak Meydanının bütünlüğünü oluşturan diğer yapılarla uyum içinde olmadığını söylüyor ve yıkılarak yerine diğer binalarla uyumlu yeni bir bina yapılmasını öneriyor.
“Yıkılsın” diyenlerin en somut ve “bilimsel” dayanağı, İTÜ’den alınan rapor. İzmir’de bu konuda danışılacak akademisyen, uzman yok muydu, ne diye İstanbul’a kadar gidildi acaba diye insanın aklına takılmıyor değil.
Raporu yazan Barış Erkuş, Belediyeye yabancı değilmiş. 2017 yılından bu yana İBB ile çalıştığı belirtiliyor. İTÜ Afet Yönetimi Enstitüsü yöneticisi Ercan Yüksel’in açıklamaları, raporun kurumsal değil de kişisel değerlendirmelere dayandığı doğrultusunda.
Bu arada “güçlendirme pahalı olur” diyen raporda, rakamsal bir maliyet karşılaştırması yapılmadığı görülüyor. Ayrıca, yapının sıradan bir yapı değil, korunması gereken bir yapı olduğu hiç dikkate alınmamış. Özetle, rapor pek de “sağlam” değil.
“Yıkılmasın korunsun” diyenler de var
“Yıkılmasın, güçlendirilerek korunsun” diyenlerin başında Mimarlar Odası geliyor. “Yıkılsın” görüşüne karşı çıkanlardan biri de 2004 -2009 yıllarında CHP listesinden seçilerek Konak Belediye Başkanlığı yapmış olan Muzaffer Tunçağ. İzmir’de inşaat mühendisliği konularında yetkin bir isim olarak biliniyor.
“Yıkılsın” diyenlerin gerekçelerine katılmayan Tunçağ, binanın güçlendirilebileceğini, korunması gereken mimari miras özelliği taşıyan bir bina için yapılacak iyileştirmelerde maliyetin ikinci planda kaldığını söylüyor. Tunçağ’ın 2020 depreminin ardından Mimarlık dergisinde yayınlanan yazısı (1) son derece bilgilendirici.
İBB Hizmet Binasının taşıyıcı sistemini 1960’larda tasarlayan, betonarme hesaplarını yapan İnşaat Mühendisi Uğur Belger bugün hayatta ve projesini savunuyor. O yıllarda geçerli yönetmeliklerin ve genel kabul gören uygulamaların ötesinde strüktürel önlemler alındığını anlatıyor. Binanın binlerce sayfa tutan dört ciltlik betonarme hesapları Uğur Belger’in arşivinde duruyor ve galiba taşıyıcı sistem konusunda erişilebilen yegâne belge. Yıkımı öneren İTÜ Raporunda bu hesaplara değinilmemiş olması önemli bir eksiklik olmalı.
Geçen hafta İzmir Mimarlık Merkezinde düzenlenen “İzmir Modern Mimarlık Mirası; Büyükşehir Belediye Hizmet Binası “ konulu söyleşide konuşan Uğur Belger, teknik açıdan doyurucu açıklamalar yaptı.
Geçen yüzyıla damgasını vuran modernizmi simgeleyen mimarlık, tasarım ve şehir plancılığı ürünlerini belgelemek ve korumak amacıyla oluşturulan uluslararası DOCOMOMO girişiminin Türkiye Çalışma Grubu da İBB Hizmet Binasının yıkımına karşı çıkıyor ve konuyu yakından izliyor.
Çalışma Grubu Eş Başkanı Yıldız Salman, sadece yüzyıllar öncesinden kalan yapıların korunacağı görüşünün yanlış olduğunu, çağdaş koruma anlayışının yakın tarihin simgesel binalarını da kapsadığını ve İBB Binasının bu önemde bir bina olduğunu söylüyor.
Salman, güçlendirmenin pahalı olacağı gerekçesine ilişkin de bir örnek veriyor; “Örneğin Kızlarağası Hanı söz konusu olsa, güçlendirmenin pahalı olacağı gerekçesiyle bu yapıyı yıkar mıydınız? Burada da aynı titizliği göstermeniz gerekir” diyor.
İBB Binasının özgün olmadığı, Boston Belediye Binasına benzediği iddialarına da değinen Salman, bu tür benzerliklerin çoğu yapıda görüldüğünü, aslında mimarinin etkilenmelere açık olduğunu, bu tür örneklerin özellikle korunması gerektiğini belirtiyor.
Mimarlar Odası’nın görüşleri
Mimarlar Odası İzmir Şubesi Başkanı İlker Kahraman, İBB Binasına ilişkin açıklamasında koruma yaklaşımın bir kültürel gösterge olduğuna işaret ederek şöyle diyor:
“Eskiyi yenisi ile değiştirmek, kapitalist sistemin farklı alanlarda getirdiği pek çok olumsuzluğun yapı sektöründeki karşılığıdır, geçmiş ile bağların kopmasına yol açmak gibi önemli bir sorunu doğurmaktadır. Oysa kente değer katmış çeşitli katmanlar kuşaktan kuşağa aktarılarak, kentlilik bilincinin ve kentin kültürünün devamı sağlanmalıdır.”
Konak Meydanının, kent ölçeğinde bir “yönetim merkezi” olarak önem kazandığını söyleyen Kahraman, İBB Hizmet Binasının; Valilik, Emniyet Müdürlüğü, Hükümet Konağı, Kaymakamlık gibi yapılarla birlikte böyle bir merkez anlayışı içinde düşünülmesi gerekliliği üzerinde duruyor.
Kahraman, “İBB Hizmet Binası meydanın ‘yönetim merkezi’ olarak tanınmasında aktif rol alan önemli bir binadır.Binanın burada olması, kentin en önemli meydanında yerel yönetimlerin ve merkezi hükümetin ortak bir şekilde temsil edilmesi açısından da çok değerlidir” diyor.
Mimarlar Odası İzmir Şubesinin geçen Temmuz ayında yaptığı basın açıklamasında İBB Hizmet Binasına ilişkin özetle şu görüşler yer alıyor:
● Bina yarışmayla elde edilmiş bir kültür mirasıdır. Binanın korunması ile Konak ve Kemeraltı’nda farklı katmanlardan izler varlığını sürdürecektir. Binanın kentsel bellekten silinmesi, İzmir’in “modern” kimliğini zedeleyecek, bölgedeki diğer önemli modern mimarlık mirası örneklerinin yok edilmesinin yolu açılacaktır.
● İzmir Saat Kulesinin içinde yer aldığı kentsel ve kamusal alanı tanımlayan İBB Binasının ortadan kalkması, meydanın yeniden kontrolsüz bir boşluğa dönüşmesine neden olacaktır.
● Bina yıkılırsa, kentin en önemli meydanında sadece merkezi hükümete ait binalar kalacak, yerel yönetimlere ait temsiliyet zayıflayacaktır.
● Binanın arsası Milli Emlak’e aittir. Dolayısıyla yıkım gerçekleşse bile, aynı alana yeni bir bina yapılması merkezi yönetimin iznine bağlı olacaktır. Halen başka bir gayrimenkul üzerinde benzeri bir durumda, mahkeme kararına karşın belediye ile valilik arasında yaşanan güçlükler dikkate alındığında yıkılan binanın yerine yeni bir bina yapılamaması olasılığı vardır.
● Zeminin kötülüğünden söz edilmektedir. Aynı zemin koşulları çevredeki Atatürk Kültür Merkezi, Valilik, Sabancı Kültür Merkezi gibi binalar için de geçerlidir. Bunların yıkılması yoluna gidilecek midir?
Süreç devam ediyor
Öte yandan Mimarlar Odası İzmir Şubesi, yıkılmak istenen İBB Hizmet Binasının kent halkı ile kurduğu diyalogu vurgulamak, binanın işlevselliğini irdelemek üzere bu yıl Mart ayında bir fikir yarışması açtı.
Mimarlık öğrencileri arasında ulusal ölçekte düzenlenen yarışmaya çok sayıda öğrenci, ekipler oluşturarak katıldı. Mayıs ayında sonuçlanan yarışmaya 42 projenin gönderilmesi, konunun eğitim ortamında nasıl bir duyarlılıkla karşılandığını gösteriyor. Bilmiyorum gençlerin bu ilgisi ve ürettikleri çalışmalar, “yıkın gitsin” diyenler için bir anlam taşıyor mu?
Geçen günlerde Belediye, İBB Binası konusunda karar verecek bir Danışma Kurulu oluşturulduğunu açıkladı. “Yıkacağız” açıklamasının üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra da olsa olumlu bir sürece girildi diye düşünmedik değil.
Ancak yanıldığımızı anladık, Kurulun görevi, bina yıkıldıktan sonra yerine ne yapılacağı konusunda öneri geliştirmekle sınırlandırılmıştı. İlginçtir, yıkıma karşı olduklarını açıklayanlar, örneğin Mimarlar Odası bu kurulda yer almıyor.
Aslında yıkımdan sonra buraya iki katlı bir Başkanlık ve Meclis Binası yapılacağını, ilk açıklamasında söylemişti Soyer. Neden şimdi böyle bir Danışma Kuruluna ihtiyaç duyulduğu doğrusu merak konusu. Öte yandan, kurul üyelerinin, en azından bir bölümünün, peşinen verilmiş yıkım kararını kabullenmemesi de bekleniyor.
Sanki bina yıkılmasına yıkılacak da yerine ne yapılacağı konusunda henüz karar verilmemiş gibi bir durum var. Eğer öyleyse bu durum biraz da 70 yıl önce Sarı Kışla’yı yıkanların başına gelenlere benzemiyor mu?
1950’lerde kışlayı, iki yıl gibi uzunca bir sürede güçlükle yıkarak ortadan kaldırdıktan sonra yerine ne yapabiliriz diye Londra, San Francisco ve Rio de Janeiro belediyelerine sorulduğu anlatılır.
Danışma Kurulu henüz toplanmadı. Yıkım girişimi ise Kültür Varlıklarını Koruma Kurulunun kararıyla en azından bir süre için durduruldu. Mimarlar Odası, İBB Hizmet Binasının korunacak kültür varlığı olarak tescili konusunda Koruma Kuruluna başvurmuştu. Kurul, tescil konusu karara bağlanıncaya kadar bina üzerinde “herhangi bir fiziki - inşai müdahalede bulunulmaması” kararını taraflara duyurdu.
Mimar. ODTÜ Mimarlık Fakültesi'nden 1970’da mezun oldu. Yüksek lisans çalışmasını 1979’da tamamladı. Fakülte Öğrenci Derneği yönetiminde ve ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü çalışmalarında yer aldı. Mimarlar...
Mimar. ODTÜ Mimarlık Fakültesi'nden 1970’da mezun oldu. Yüksek lisans çalışmasını 1979’da tamamladı. Fakülte Öğrenci Derneği yönetiminde ve ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü çalışmalarında yer aldı. Mimarlar Odasında değişik görevlerde bulundu. Mimarlar Derneği 1972 yönetiminde ve Mimarlık Vakfında görev aldı. İnşaat uygulamalarında yöneticilik yaptı. Mimarlık mesleğine ilişkin yazı ve çevirileri var. bianet ve Solfasol’da toplumsal konularda yazıyor.
Genellikle panayır, sirk, karnavalve festivallerde plastik bir torba içinde bir çubukta veya bir kağıt külahta servis edilen pamuk şeker, Türkiye'de bunların yanı sıra işportacıların vazgeçilmezi halinde. Çocukları mutlu etmesi ile özdeşleşen pamuk şeker nasıl oldu da siyasetin de konusu oldu.
Pamuk şekerin ilk versiyonları, 19. yüzyıldan önce Avrupa’da bulunuyordu. Şeker ustaları, karamelize edilmiş şeker ipliklerini elle çekerek hafif ve ince tatlılar yapıyorlardı. Ancak modern pamuk şekerin icadı, 1897 yılında Amerikalı diş hekimi William Morrison ve şekerleme üreticisi John C. Wharton tarafından gerçekleştirildi. Elektrikli bir cihaz kullanarak şekerin eritilip ince iplikler haline getirilmesini sağladılar. Bu yeni tatlı, ilk olarak 1904 yılında St. Louis Dünya Fuarı’nda “Fairy Floss” (Peri İpi) adıyla tanıtıldı ve büyük bir ilgi gördü.
Pamuk şekerin icadında diş hekimi ironisi
Pamuk şekerin icadında bir diş hekiminin payı olması ironik bir durumdur. Morrison ve Wharton, 1921’de patent almış olsa da, benzer bir icadı 1949’da Joseph Lascaux adında başka bir diş hekimi de geliştirdi. Lascaux, Morrison ve Wharton tarafından yaratılan orijinal "ipek pamuğu" ile ilişkilendirilmekten kaçınmak için kendi versiyonunu "pamuk şeker" olarak pazarlamaya karar verdi.
1970'lerde, ürünü yapan ve paketleyen otomatik bir pamuk şeker makinesi yaratıldı ve bu, daha taşınabilir üretim gerektiren karnavallarda, tezgahlarda ve diğer etkinliklerde üretilmesini kolaylaştırdı.
Filmlerde pamuk şeker
Pamuk şekeri, Dumbo (1941,2019), Charlie ve Çikolata Fabrikası (1971, 2005) ve The Greatest Showman (2017) gibi filmlerde önemli bir unsurdu. Pamuk Şeker adlı Kürtçe filmi 2013 yılında gösterime girdi. Yönetmen Ozan Takış bu filmi pres makinesine sıkışıp hayatını kaybeden çocuk işçi Ahmet Yıldız'ın anısına çekti. Filmde, Adana’da pamuk toplayan, zor koşullar altında çalışan ve kent ile kırsal arasındaki çatışmalarla karşı karşıya kalan iki çocuk işçinin hikâyesini anlatıyor.
Bu tatlı, kutlama ve kültür amaçlı kullanılsa da bazen iyi anlamda, bazen kötü anlamda siyasetin konusu haline geldi. Hatta bazı ülkelerde ironik bir şekilde protestolarda da kullanılmıştır. Örnek olarak Kongo protestolarını, Fransa'daki "Sarı Yelekliler" hareketini gösterebiliriz. Özellikle protestolar sırasında hükümetin politikalarını yönelik eleştirilerini ifade etmek için pamuk şekeri terimini kullandılar: Pamuk şekeri gibi boş ve geçicidir.
Siyasetçiler ve halkla buluşmalarda pamuk şeker
Pamuk şeker, doğrudan siyasetle ilişkilendirilmese dezaman zaman siyasetçiler tarafından festivallerde, lunaparklarda veya mitinglerde tercih edildi. Sembolik veya popülist bir araç olarak halkın ilgisini çekmek ve samimi bir imaj sergilemek için pamuk şeker yerken görüntülendiler. Amaçları halkın dikkatini çekmek, dürüst olduklarını göstermek ve "halktan biri" imajını güçlendirmekti.Örneğin:
ABD Başkanı Barack Obama: 2008 seçim kampanyasında panayırlarda halka hitap ederken pamuk şeker yerken görüntülendi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin: 2019’da St. Petersburg’da düzenlenen bir etkinlikte pamuk şeker yerken fotoğraflandı, bu da sosyal medyada büyük yankı uyandırdı.
Türkiye’de yerel politikacılar: Seçim dönemlerinde çocuklara ve ailelere yönelik etkinliklerde pamuk şeker dağıtan belediye başkan adayları sıkça görülür.
Siyasete nasıl konu oldu?
Bu yıl Şırnak'ın Cizre ilçesinde düzenlenen Newroz etkinliğinde polis memuru Sinan Baydı ile Ali Talha Balbal engelli bir kişinin pamuk şekeri dağıttığını gördü. Ekipler hem ona yardım etmek hem de paylaşmak için tüm pamuk şekerleri satın alarak çocuklara dağıttı. Bu anlar sosyal medyada tartışamalara sebep oldu. Bu görüntülere ilişkin Yavaş, Saraçhane'de İmamoğlu için düzenlenen protestoda şöyle dedi: "Dün Doğu’da bir yerde bana göre paçavra olan bayraklar sallanırken, o mitinge gidenlere polisler pamuk şekeri verirken buradaki müdahaleyi doğru bulmuyorum. Emniyet güçlerinden buradaki gençlere de pamuk şekeri ikram etmelerini bekliyoruz."
Her ne kadar Cumhuriyet Halk Partisi lideri Özgür Özel, Yavaş’ın sözleri için özür dilese de Yavaş, geri adım atmadı.
Newroz, polis, pamuk şeker ve Mansur Yavaş
Yavaş'ın Kürtlere ait sembollerle ilgili “paçavra” sözü büyük tepkiye neden oldu. Konu İstanbul Newroz'unda da gündem oldu. Bazıları, üzerinde "Mansur Alsana Pamuk Şeker" yazılı büyük bir pankart açarak Yavaş'ın sözlerine dikkat çekti. Bir başka pankart da "Paçavra bavê te ye (senin babandır)" pankartıydı. Bu fotoğraflar Kürt seçmeninin siyasi tartışmalara ne kadar duyarlı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Bianet Haziran 2019 stajyeri. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler mezunu. İstanbul Altınbaş Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyor. Şu sıralar moda ve eşya tarihi üzerine çalışmakta.
Sana seni anlatacağım. Senin gözünle değil; seni, 56 metrekarelik dairenin içinde, uçuşan bir sineğin gözüyle anlatacağım.
İlk önce şunu söylemeliyim ki; seninle aynı havayı solumaktan, ziyadesiyle memnunum. Sevginin sıcaklığını hep hissediyorum, seni dış dünyayla buluşturan pencere pervazlarında dolaşırken. Beyazlıklarına minik minik lekeler konduruyorum, ama çoğu kez görmezden gelmen, mutlu ediyor beni. Bilmelisin ki, kısacık ömrümü bir nebze uzatmış oluyorsun. Özellikle mutfağındaki camlarda, aydınlığında, eşyalarda ve kokusunda, iştahimi gıdıklayıcı bir çekicilik var.
Ben vızıldayıp dururken, sen hiç oralı olmuyorsun mesela. Sanki benim de yaşama hakkımı kullanmamdan yanasın. Gönlümce yaşamam için gösterdiğin tolerans gözlerimi yaşartıyor; ama bunu sana kanıtlamam mümkün değil. Bu da aslında epey üzüyor beni. Oysa bilmelisin ki, benim gözüm hep sende. Sana yalnız olmadığını hissettirmeye çalışmalarım boşa çıksa da, zulanda olmaktan hoşnutum. Üstelik en kuytu yerlere yumurtalarımı saklamışım.Yani senin evin, bir bakıma benim de evim.
Örneğin, oradan oraya koşturup dursam da, hiç kapanmayan gözlerim, hep senden yana dönüyor. Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. İnan bana! Sen, içine gömüldüğün koltuktan "ay ay!", diyerek her kalktığında ve bana doğru dönüp baktığında, kaygıyla telaşlanıyorum. Bu sebepten incecik bacaklarım tir tir titriyor. Hele hele tutunduğum pencere pervazlarına usul usul yaklaştığında. Normalde iyi çırpınan kanatlarım, sanki refleksini kaybediyor o an ve bir kaç kez fazladan uyarılmaya ihtiyaç duyarlar. Bu da, neredeyse hiç ele avuca gelmeyen beynimi yoruyor. Bunları sana anlatmamalıyım aslında. Zayıf yanlarımın tarafından bilinmesi, benim yenilgim olacaktır çünkü. Üstelik, ben kendimi değil, seni anlatacaktım sana.
Birgün ben, kendi benzerimle boğuşurken mutfağın penceresinde, sen elindeki havuçla bizi seyre koyulmuştun. Benim cilveli halime hayranlığını, bilmem hatırladın mı?
Sanırım bir pazar günüydü. Evet, evet pazardı. Sen, rutin yürüyüşünden dönmeden, özgürlüğümü fırsat bilmiş ve benimle oynaş diğer sineklerle ortalığı kolaçan etmiştim. Senin tavanda yağ atıkları bulmuş ve keyifle içime çekmeye başlamıştım. O kokuyu bilhassa hiç unutamam. Evet, keşfi ben yapmıştım. Ama bir anda, benzerlerim, küçüklü büyüklü, üşüşmüştü başıma. Orada varoluşsal bir sevinçle başlayan keşfim, maalesef kavgaya dönüşmüştü, çok kısa bir süre sonra. Üstelik, tavada bir sürü yer varken, benim olduğum yere dadanmaları niye? Bu aymazlığı kabullenmek bir yana, fena irite olmuştum. Ben onları tekmeleyerek kovaladıkça, onlar daha büyük bir hırsla sahiplenmeye başladılar alanımı. Üstüme üstüme hücum ettiler. Hırpaladılar beni. Isırdılar, tonlarca bacak salladılar bana. Bu nedenle kanadımın biri hafif arızalı.
İşte o gün, biz böyle cebelleşirken, kapı aralığından geçtiğini gördüm. Ter kokuyordun. Takıldım peşine. Sen nereyeyse, ben de oraya. Sen mutfağa girince, kaygılandım. Geçip kondum aspiratörün tepesine. Doğruyu söylemek gerekirse, nefes nefeseydin. Ama huzurlu görünüyordu bakışların. Musluğu açtın. Bardağa su doldurmadan önce bir hayli akıttın. Yani hiç tasarruflu davranmıyordun. Senin gibi titiz ve duyarlı biri için, bir çelişkiydi aslında. Gerçi bu özelliğini önceden de biliyordum. Belki de suyun bedava olması, seni duyarsız kılmıştı. Bundan ötürü de öfke duymuştum sana.Neyse, uzatmayayım bu mevzuyu!
Sen, bardağı buz gibi suyla doldurdun ve lık lık içtin. Ben pencere pervazına geri dönmek için acele etme gereği duymuyordum; çünkü beni görmemiş olabileceğin ihtimali - iyi saklandığımdan - oldukça büyüktü. Sonra sen, bir ara kayboldun. Sonra yine mutfağa döndün. Ter kokularını hissetmiyordum. Üzerinde de başka kıyafetler vardı. Kararlı adımlarla buzdolabına yöneldin. Kapısını hoyratça açtın. Bunu fırsat bildim ve tavaya döndüm yine. Oh, benzerlerim de yoktu ortalıkta- Dilinde bir mırıltı ve bir hışırtıyla geri döndün tezgahın başına. Elinde turuncu bir havuç vardı. Onu çeşmenin altında ovaladın. Sonra soydun. Uçlarını kestin. Dişlerinin arasına yerleştirdin. Beni hala görmemiştin. Ben hala tavada işimi görüyordum. Teflon tavan, tertemiz olmuştu diyemeyeceğim; çünkü bir kaç kez içine ettim. Sadece ben değil, tabii, diğer soydaşlarım da benden geri durmamıştı daha önce. Gözle görülemeyecek denli küçük olduğu için o ettiğimiz; pek umrumda değildi şimdi. Nasılsa, gözlüklü de olsan, marifetimizi göremeyecektin.
Derken, sen havuç kabuklarını elinle lavabonun altındaki kapalı yere attın. Ellerini yine yıkadın. Kağıtla kuruttun. Şimdi bir elin havucu tutuyordu. Bir elinde o buruşuk kağıt vardı. Artık rahat olabilirdim! Ama ansızın, ocağın üstündeki tavaya döndü başın. Ah, nasıl korktuğumu anlatamam sana. Bir anda pır dedim uçtum. Beni görmemiş olmanı dilemeye kalkışmadan daha, sen beni görmüştün. Birden kaşların çatıldı. tavaya yaklaştın. Sapından tutup kaldırdın. Evirip çevirdin. Hiç tereddüt etmeden lavaboya bıraktın. İçine bir kaç damla bulaşık sabunu damlattın. Musluğu açtın ve fırçayla her yanını ovdun. Yine de öylece bıraktın. Havucunu yemeye devam ettin. Pencereye yaklaştın usulca. Yan tarafta, tezgahın üstündeki radyoyu açtın. Bir kadın sesiydi duyulan. Duvardaki saat, gün ortasına işaret ediyordu. O ses neyi anlatıyordu bilemem, ama odaklandığın vücut dilinden belliydi. Üstelik oturmadan, öylece ayakta...
Gözüm hep sendeydi. Senin merak ettiğini ben de merak ediyordum belki. Sen, dişlerinin arasından çıkan ses, radyodan çıkan sesi bastırıyor diye, çenendeki seyirmeler seyrekleşti hatta.
Bakışlarını saksılardaki çiçeklerde dolaştırdın. Parmaklarınla menekşenin mor çiçeklerine dokundun. En alttan bir kaç yaprak kopardın. Niye acaba? Parmağını toprağa batırdın sonra. Nemli olmalı ki, sulamaya kalkışmadın. Ben o ara tam aynı hizadaydım çiçekle. Sana çaktırmadan, pervazdan yukarıya doğru tırmandım. Gözlerin bu kez de sardunyaya yöneldi. "Of be!" dedim; "paçayı yine kurtardım." Çiçekten bir kaç sararmış yaprak kopardın. Sonra, eğilip kokladın saksıdaki çiçeği. Bir daha, bir daha parmaklarınla dokundun yapraklarına ve kokuyu içine çektin. Sonra, elindeki yapraklarla kayboldun. Ah, beni yine görmediğine hiç sevinmez miyim?
Ben tam "oh, artık rahatlayabilirim. Bari yiyecek bir şeyler bulayım." derken; karşımda seni buldum yeniden. Öfkelendim. "Ayol, senin başka işin gücün yok mu bugün? Git başımdan, aa!" dedim sessizce. Şanssızlık bu ya, dosdoğru pencereye doğru yürüdün. Bulutlar yeni sıyrılmıştı birbirinden. Güneşin ışınları vuruyordu cama. Keyfim yerindeydi aslında. Ama sen az ileride ışıldayan gölden çektin bakışlarını. Bana diktin keskin bakışlarını. Öfkeyle yakınmanı bekliyordum. Kovalanmayı bekliyordum. Oysa sen, gözlerini kısarak ve hiç kıpırdamadan, bana "şefkatle" bakıyordun. Bunun adı neydi, bilmiyorum.Bunun adı, fırtına kopmadan önceki durgunluk muydu?
İnkar edemem: kanatlarım pür telaş içindeydi ve intikamcı bir hamlede bulunmanı bekliyordum. Ama sen istifini hala bozmuyor, öylece durmuş, bana bakıyordun. Ve bu kez emindim, hayranlıkla bakıyordun bana. Bakışların bacaklarımda, kanatlarımda, ışıldayan endamım ve gözlerimde dolaşıyordu. Bunu damarlarımda akan kanda hissediyordum. O ara, benzerlerimden biri sokuldu bana yavaş, yavaş. O sokulan var ya; az önce tavada da musallat olmuştu bana. Belli ki, güneş ışınları ona da enerji vermişti. Kıpır kıpır, habire üstüme yürüyordu. Oysa ben, ondan kurtulmak çabası içindeydim. Ve senin beni göremeyeceğin bir yere, uçmanın planını yapmaya çalışıyordum. İşte bu meret benzerim, alt üst etti konsantrasyonumu. Ben pır pır, yer değiştirdikçe , o serseri de peşimden geliyordu yeni bir aşık gibi.
Ya sen? Gördüklerin seni büyülemişti sanki. Tıpkı ormanda kuşları seyreder gibi bakıyordun bize. Ama eminim, tavana sıçtığımızı bilseydin, uzun uzun böyle sevecen bakmazdın. Ama nedense, birdenbire hız aldın. Yine kayboldun gözlerimin ufkundan. Oh be! Hayat varmış. Özgürlük nasıl da kıymetliymiş.
Şimdi ben, şu peşime takılanın derdi neymiş, onu öğreneyim bari. Aman, karnım da öyle aç, öyle aç ki...
Stockholm Üniversitesi'nde pedagoji, psikoloji ve drama eğitimi aldı, bir süre amatör olarak tiyatro oynadı. Halen İsveç’te ögretmen olarak çalışıyor. Şiir, öykü ve deneme /inceleme çalışmaları...
Stockholm Üniversitesi'nde pedagoji, psikoloji ve drama eğitimi aldı, bir süre amatör olarak tiyatro oynadı. Halen İsveç’te ögretmen olarak çalışıyor. Şiir, öykü ve deneme /inceleme çalışmaları var. Şiirleri çeşitli kültür ve edebiyat dergi/sitelerinde yayınlanıyor.