Boğaziçi Üniversitesi’ne 1979 yılı Eylül ayında öğrenci olarak adım attım. Dört yıl elektrik mühendisliği okuyup mezun olduktan sonra yine Boğaziçi’nde iktisat yüksek lisansına başladım. Ardından yurtdışına iktisat doktorası yapmak üzere gittim ve 1996 yılında Boğaziçi İktisat Bölümü’ne öğretim üyesi olarak döndüm. Yani tam 47 yıldır bağlantılıyım Boğaziçi ile, son 30 yılı öğretim üyesi olarak. 2007 yılında profesör oldum. Sonrasında 2013-2021 yılları arasında lisansüstü programların koordinasyonunu yapan Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün müdürlüğünü yürüttüm. O görevim aynı zamanda aynı süre boyunca üniversite senatosu üyeliği yapmam demek oldu. Ayrıca 2018 yılında Senato beni dört yıllığına Üniversite Yönetim Kurulu (ÜYK) üyeliğine seçti.

Boğaziçi Konuşuyor
Bu özeti vermemin nedeni, hem kısaca kendimi tanıtmak hem de 2021 yılı Ocak ayı başında iktidar ezelden beri aklında bulunan Boğaziçi’ni “ele geçirme” hedefine uygun olarak artık harekete geçtiğinde ve kendisiyle bağlantılı Melih Bulu’yu dışarıdan Boğaziçi’ne rektör atadığında üniversite üst yönetiminde görevli olarak yakalandığımı belirtmek. O tarihte başlayan bu müdahaleye, daha doğrusu saldırıya karşı son beş yıldır Boğaziçi’ni özgür ve özerk bir üniversite olarak koruma savaşımıza, deyim yerindeyse, siperlerde başlamak durumunda kaldım. O gün bugün devam ediyor bu “müsademe” (maalesef başka türlü tanımlamak mümkün değil olup biteni).
Melih Bulu’nun atandıktan sonraki ilk tasarruflarından biri beni Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü’nden uzaklaştırmak oldu. Zaten 2021 yılı Ocak ayında görev sürem bitmişti ve yeni müdürün seçilmesini beklerken vekâlet etmekteydim müdürlüğe (evet, tüm yönetici pozisyonlarına ilgili öğretim üyelerinin yaptığı seçimle geliniyordu eski Boğaziçi’nde!). Melih Bulu yerime kendine yakın olacağını düşündüğü birisini atadı. Böylece Senato’da bir sandalye elde etmeyi hedeflediler, en azından bir muhalifi Senato’dan uzaklaştırmış oldular. (YÖK Kanunu’nun rektörlere verdiği bu atama yetkisini Boğaziçi’nin kendi seçtiği rektörleri kullanmıyordu; Melih Bulu ve şimdi Naci İnci YÖK Kanunu’nun vermediği yetkileri bile kullandılar, Naci İnci kullanmaya devam ediyor.)
Tabii ÜYK’deki görevim devam etmekteydi ve seçilmiş üye olarak 2022 yılı Mayıs ayına kadar sürem vardı. Yaklaşık 17 ay ÜYK’de bulunan diğer “gerçek” Boğaziçili arkadaşlarımla birlikte kelimenin tam anlamıyla sıcak savaş verdik (Covid salgını nedeniyle zoom üzerinden yapılan ÜYK toplantılarında Naci İnci çok defa sesimi kapatarak beni konuşturmadı). Boğaziçi’ni ele geçirmeye yönelik ve gaddarca, çoğu hukuk ve teamül dışı yöntemlerle yürütülen saldırılara karşı elimizden geleni yapmaya çalıştık. O süre zarfında gerçekten her yönüyle kifayetsiz birisi olan Melih Bulu (kendisini atayanlar bile kifayetsizliğini anladı) görevden alındı ve yerine önce Melih Bulu’ya rektör yardımcısı olarak yerleştirilen, Boğaziçi içinden bulabildikleri üç kişiden biri olan, “kendilerinden“ olduğu anlaşılan Naci İnci’yi rektör atadılar.
Sistematik bir saldırı
Naci İnci, Boğaziçi’nde geçirdiği uzun yıllar boyunca epeyce saklamış olduğu anlaşılan bir husumetle, Melih Bulu’nun aksine Boğaziçi’ni içeriden bilen birisi olmanın da yardımıyla, Boğaziçi’ni işgal etme ve Boğaziçi yapan ne kadar özellik ve değer varsa yok etme operasyonuna hızla girişti. Tek başına değil tabii. Yanına Boğaziçi mezunu olan ve kıdemleriyle hiç orantılı olmayan yüksek önemde akademik ve idari işlerden sorumlu kılınan iki genç konuldu. Bir de bu iki gençle yakın bağlantılı olup Boğaziçi’ni yok etmeye yönelik tasarruf girişimlerinde ortaya çıkan sıkışıklıkları aşmaları için Ankara’da kendilerine doğrudan yardımcı olan, gerekli bağlantıları kuran, iktidarın üst düzey görevlilerinden, maalesef yine eski bir mezunumuz var tabii. Boğaziçi’ni ne kadar atanmış rektör yönetmekte (gözlemim ve tahminim bağımsız yapabildiği şeylerin çok sınırlı olduğu yönünde), ne kadar bu üçlü aracılığıyla dışarıdan yönetiliyor bilemiyorum.
Özetle, çok eskiden beri planlanan, o planı hayata geçirmek üzere hazırlıkların yapılmış olduğu, sistematik bir saldırıya karşı durmaya çalışıyor Boğaziçi Üniversitesi, son beş yıldır.
Boğaziçi’nin başına gelenler Türkiye’nin başına gelenlerden çok farklı değil. Kendisine ders verdirilmeyen ve kampüse dahi sokulmayan değerli hocamız Prof. Faruk Birtek’in çok yerinde ifadesiyle, Türkiye oldukça uzun zamandır bir “husumet rejimi” ile yönetilmekte. Bu husumet Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine ilişkin her şeye karşı duyulan bir husumet (husumet = düşmanlık, zıddiyet, karşıtlık. hasımlık, hasım olma hali). Boğaziçi’ne duyulan husumet de bu genel husumetin bir alt kümesi. Evrensel değerlere, akla, bilime öncelik veren, bu değerler ışığında insanlığa bu topraklardan katkıda bulunmayı hedefleyen, aslında her yönüyle tamamen yerli ve milli olan, Atatürk Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine duyulan bir husumet…
Boğaziçi’ne duyulan husumetin özel bir tarafı şüphesiz ki var. Boğaziçi Üniversitesi’nin içinden çıktığı Robert Kolej, bir Amerikan misyonerinin kurduğu bir okul.[1] Cyrus Hamlin’in birçok dinden insanı barındıran Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahların (üstelik II. Abdülhamit dâhil) izni ve gözetiminde 1863 yılında kurduğu bir eğitim kurumu olan Robert Kolej’i İslam’ın bağrına saplanmış bir hançer olarak göregeldi Türkiye’de Siyasal İslam. Çok eskiden bu yana. Robert Kolej’in tam olarak ne olduğunu, 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet ve ardından 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasını takiben ülkenin ve bu kurumun nasıl bir dönüşüm geçirdiğini ise hiçbir zaman anlamak, kabul etmek istemediler. 1971 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne devredilen Robert Kolej’in aradan geçen 55 yıl zarfında sadece eğitim veren bir kurumdan tam teşekküllü bir araştırma üniversitesi haline nasıl dönüştüğünü; nasıl Türkiye’nin dört bir köşesinden, her kesim ve gelir grubundan gencin hayallerini süsleyen, öğrencilerinin ufkunu açıp, özgür düşünen bireyler olarak ülkelerine ve insanlığa büyük hizmetler etme kapasitesi kazanmalarını sağlar hale geldiğini görmediler, bilmiyorlar, anlamaktan çok uzaklar. Boğaziçi Üniversitesi’nin anlamak istemedikleri ve anlayamayacakları bir biçim ve ölçüde yerli ve milli bir kuruma dönüştüğünden habersiz bir cehalet ve de düşmanlıkla karşı karşıyayız, maalesef.
Bu düşmanlık Boğaziçi’nin üst kurullarını ele geçirmek için her şeyi yaptırttı kendilerine. YÖK’ün eksiksiz yardımıyla Boğaziçi Üniversitesi’ne üç günde iki fakülte eklenebildi: Melih Bulu atandıktan hemen sonra, 2021 Mart ayında kurulan Hukuk ve İletişim Fakülteleri. Kanunla kurulmaları gerekirken Cumhurbaşkanı Kararı’yla, biz yaptık oldu yöntemiyle kuruldu bu fakülteler. Bu fakültelere derhal rektörü ve yardımcılarını bir de dekan vekili olarak atadılar (daha önce başka üniversiteleri “ele geçirmek” için de kullandıkları bir taktik!). Böylece Senato ile ÜYK’de bir kişi üstlendiği her görev için ayrı ayrı olmak üzere toplam iki, üç oy kullanmaya başladı; istedikleri kararları böyle geçirmeye başladılar. Baktılar ÜYK’de hala yeterince etkili olamıyorlar, atanmış rektör Naci İnci muhalif beş üyenin her biri hakkında 2021 Aralık ayında soruşturma açtı. Amaç bir kaçımızı ÜYK’den uzaklaştırıp çoğunluğu sağlamaktı. Bu beş üyenin üçü üniversitenin köklü fakültelerinin seçilmiş dekanlarıydı. Canla başla üniversitelerini savunmaya çalışıyordu bu arkadaşlarımız. YÖK, büyük bir süratle 2022 Şubat ayında bu üç dekanımızı görevden alıverdi! Geriye iki seçilmiş üye kaldık sadece ÜYK’de. Benim ÜYK’deki sürem 2022 Mayıs’ında bittikten hemen sonra da, kalan tek muhalif arkadaşımız olan Prof. Dr. Taner Bilgiç’i, tamamen yasa dışı bir şekilde, artık ele geçirmiş oldukları Üniversite Senatosu kararıyla ÜYK üyeliğinden uzaklaştırdılar. Böylece üniversitenin her türlü işi hakkında ne yaptıklarını takip edecek hiçbir bağımsız göz kalmadı Mayıs 2022 itibariyle Üniversite Yönetim Kurulu’nda.
Pes etmeyeceğiz
Üniversite Yönetim Kurulu’ndaki görevim bittikten sonra mücadelemi İktisat Bölüm Başkanı olarak İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi kurullarında sürdürmeye devam ettim. Bu arada YÖK, görevden aldığı seçilmiş Dekanımız Prof. Dr. Metin Ercan’ın yerine fakültemize dışarıdan birisini dekan atadı. Üniversite nedir, akademisyen ne demektir konularındaki bilgisi, görüşleri, tutumu (ve de sonradan açığa çıkan kişisel değerleri itibariyle) sadece Boğaziçi’nde değil hiçbir üniversitede yeri olmaması daha iyi olacak bu şahısla anlaşabilmemiz mümkün değildi. Üç ay geçmeden, 2022 Ağustos ayında, Naci İnci ile işbirliği içinde beni İktisat Bölümü Başkanlığı’ndan uzaklaştırdı bu şahıs. Naci İnci’yle birlikte hakkımda on kadar disiplin ve ceza soruşturması açtılar hemen. Tamamen uydurma gerekçelerle. Bu uyduruk soruşturmaları bahane göstererek beni “açığa” aldılar, yani öğretim üyeliği görevimden uzaklaştırdılar. Tam altı ay sürdü bu açığa alma. Bu süre zarfında Boğaziçi kampüslerine girmem de yasaklandı ve bir yarıyıl ders verdirmediler. O süreçte öğrencilerimden, Boğaziçi öğretim üyelerinden, Türkiye içinden ve dışından akademik ve diğer iktisatçı meslektaşlarımdan gördüğüm inanılmaz destek beni ayakta tuttu (hiçbir zaman unutmayacağım).
Tüm bu üniversite içi soruşturmalardan ceza aldım. Bunlardan ikisi görevimi kötüye kullanmak suçlamasıyla, hapis cezasıyla yargılanmamı savcılıktan talep etme kararıydı! 2022 yılından bu yana geçen sürede hakkımda verilen tüm disiplin cezaları ve kararlar mahkemeler tarafından iptal edildi. Öyle olacağını biliyorlardı herhalde, ama asıl amaçları beni görev yaptığım kurullardan bir bahaneyle uzaklaştırmaktı zaten. Tamamen kaba güç yoluyla ve yasa dışı bir şekilde o amaçlarına ulaştılar, maalesef. Aynı şeyi üç yıl sonra hala yapmaya ve sonuç almaya devam ettiklerini de söylemeliyim (maalesef Türkiye’de şu an hâkim olan siyasi ortamda bu tür yasadışılıklar mümkün). Bir türlü baş eğdiremedikleri İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ilgili kurulu beni 2024 yılı Ağustos ayında fakültenin Senato temsilcisi olarak seçti. O tarihten bu yana mecbur kalmadıkça Senato toplantısı yapmaz oldular! Yaptıkları zaman da resmen kaba güçle (güvenlik görevlilerini kullanarak) benim toplantılara katılmama engel oluyorlar. Dava açıyoruz tabii hemen. Baktılar ki o davaları kazanmamız ihtimal dahilinde, hakkımda dört yıl önce sonlandırmadıkları bir disiplin soruşturmasını bu defa süre aşımına tabi olmayan ceza soruşturması adı altında yeniden “kıymetlendirdiler.” O soruşturmayı bahane ederek beni Senato’dan toptan uzaklaştırmayı halen denemekteler. Bu ve buna benzer her türlü hukuksuzluk hakkında dava açtık, açmaya da devam ediyoruz. Pes etmeyeceğiz.
Boğaziçi Üniversiteliler olarak yaşadığımız bu süreçte karşı karşıya kaldığımız tüm hukuksuzluklara karşı dava açtık ve açmaya devam ediyoruz. Toplamı 300’ü geçen idari davalar ve suç duyuruları içinde sadece benim şahsen tarafı olduğum davaların sayısı 60-70’i bulmuş olmalı (kurul üyeliklerim nedeniyle en çok idari dava açma ehliyeti olanlar arasında olmam nedeniyle). Özellikle Boğaziçi’ne olağan akademik kanallar dışlanarak tepeden atamalarla getirilen, “paraşüt”le indirilen, şahıslar için verilen kadro ilanı ve atamalara karşı tüm fakültelerimizde arkadaşlarımız dava açıyorlar, açmaya devam edecekler. Paraşütle indirilen bu şahısların Boğaziçi’ne içinde bulunduğu şartlarda, fırsattan istifade, bu şekilde gelmeyi kabul etmeleri hakkında, şimdilik sadece, “teessüf ettiğimi” belirtiyorum. Özgür ve özerk üniversite idealleri için atanmış yönetime muhalif olan ve sırf o nedenle yıllardır hak ettikleri kadrolara atanmayan genç akademisyenlerimize duyduğum saygı ise sonsuz. Kaybedecek çok şeyleri olmasına rağmen, gösterdikleri duruş akademisyenliğin ne olduğunu genç kuşaklara göstermekte. Her şeye rağmen, Türkiye’de hukukun şu anki içimizi parçalayan durumuna rağmen, biz hukuk mücadelesini sürdüreceğiz. Doğrunun yanındayız ve haklıyız. Günü gelecek ve adalet mutlaka, ama mutlaka, tecelli edecek, Boğaziçi Üniversitesi gerçek kimliğine daha güçlü bir şekilde dönecek.
Ünlü bir mezunumuzun sözlerinden ilhamla, tutkuyla bağlı olduğumuz güzel üniversitemiz için, tutkuyla bağlı olduğumuz güzel ülkemiz için, özgür ve özerk üniversiteyi savunmaya devam edeceğiz. Ülkemizi bilmiyorum, ama Boğaziçi bu mücadelesinde asla yalnız kalmamıştır. Öğrencilerimiz, mezunlarımız, vatandaşlarımızın geniş bir kısmı yanımızdadır, bizi desteklemiştir, desteklemeye devam etmektedir (başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin –TİP, DEM Parti, İYİ Parti, Saadet Partisi, DEVA Partisi, Gelecek Partisi– ilkeli destekleri de arkamızda oldu). Bu destek, içinde bulunduğumuz şartların ağırlığına rağmen, ülkemizin geleceği ile ilgili umut ve mücadele etme gücü vermeye devam edecek.
Dipnot:
[1] https://t24.com.tr/yazarlar/esra-mungan/sessiz-kahramanlar,45712
Boğaziçi Konuşuyor
- Kayyım yönetimi altında 5. yıl dolarken: Hakikati bulmak – Esra Mungan (21 Ocak 2026)
- İdari personel: Görünmeyen emek, ağır yıldırma ve emeksiz yükselenler - Filiz Demircan (22 Ocak 2026)
- Bir üniversite nasıl çökertilir? - Cem Ersoy (23 Ocak 2026)
- Haklı olmanın gücüyle, dayanışmayı büyütmek için buradayız! - Nuh Seler Cebecioğlu (26 Ocak 2026)
- Kayyım yönetim altındaki Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşadıklarım - Can Candan (2 Şubat 2026)
- Boğaziçi, Naci İnci konuşanı sindirmeye çalışsa da inadına konuşuyor - Tuna Tuğcu (4 Şubat 2026)
- [Matematik de çökmez, Üniversite de!] - Betül Tanbay (5 Şubat 2026)
- Bir husumet rejiminin pervasız hukuksuzlukları - Ünal Zenginobuz (6 Şubat 2026)
- Boğaziçi Üniversitesi’nde 2021’den beri süregelen sinema özelinde kültür-sanat kıyımı - Özcan Vardar (7 Şubat 2026)
(ÜZ/VC)



![[Matematik de çökmez, Üniversite de!]](https://static.bianet.org/list-yazi/2026/02/05/matematik-de-cokmez-universite-de.png)






