Türkiye’de engelli kişilerin şüpheli ölümlerine, işkence ve eziyet iddialarına ilişkin takip ettiğimiz dosyalarda bazen on, bazen on beş kişiyiz.
Etrafımıza baktığımızda birbirini iyi tanıyan engelli hakları savunucularını ve kan ağlayan aileleri görüyoruz. Madrid’de yetmiş yıldır yaşadığı evden çıkarılan Maricarmen’in hikayesini okurken aklıma bizim bu halimiz geldi…
Maricarmen Abascal, 87 yaşında, engelli bir kadın. Madrid’in Retiro semtinde, gençliğinden beri yaşadığı evden 23 Eylül 2026’da sedyeyle çıkarıldı. Kapıda ve binanın içinde bekleyenler tahliyeyi durdurmaya çalıştı; polis onları püskürttü.
Maricarmen ambulansla hastaneye götürülürken, evinin önünde onun yalnız olmadığını söyleyen insanlar vardı. O gün tahliyeyi engelleyemediler. Ama hikaye, ambulansın sokağın köşesinden dönmesiyle bitmedi.
Aynı gün Madrid’de binlerce kişi sokağa çıktı. Euronews’un haberine göre, başkentteki gösteriye on binden fazla kişi katıldı. Protestolar başka kentlere yayıldı. İnsanlar “Hepimiz Maricarmen’iz” diyordu. Kiracılar örgütlerinin sonraki çağrısı da tek bir kişinin adını çoğaltıyordu: “Bütün Maricarmenler için.” Yaşlı ve engelli kadının evinden çıkarılması, birbirini tanımayan insanların ortak meselesi haline gelmişti.
Maricarmen’in yanında duran herkes onun komşusu değildi. İspanya’da sokağa dökülen binlerin aynı yaşta olmaları, aynı engelliliği yaşamaları, aynı şirketle karşı karşıya bulunmaları gerekmedi. Halk, bir kişinin başına gelenle kendi hayatları arasında bağ kurabildi. O bağın kurulabildiği yerde, bir tahliye dosyası yalnızca kiracıyla ev sahibi arasındaki uyuşmazlık olarak kalmadı; mülkiyetin, barınmanın ve kamu gücünün nasıl ilişkilendiği de tartışmaya açıldı.
Üstelik bu hikayede sermaye, adı konulamayan soyut bir güç değil. Evin sahibi Urbagestión, Urbagesa ticari adıyla gayrimenkul yatırımları alanında faaliyet gösteriyor. Şirket kendisini bir yatırım fonu değil, “küçük bir işletme” olarak tanımlıyor. İnsanları evinden eden küçük bir işletme…
Madrid’deki Kiracılar Sendikasının aktardığına göre, Maricarmen’e sunulan seçenekler arasında, evinden otuz kilometre uzakta, aylık 1.200 avro isteyen bir bakım kurumu da vardı. Belediye “yardım” sunduğunu, sendika ise bu seçeneğin onun gelirini ve yaşadığı çevreyle bağlarını gözetmediğini söylüyordu. Bir insanın başını sokabileceği başka bir yer bulmakla, hayatını sürdürebilmesini sağlamak arasındaki fark burada beliriyor. Alıştığı çevre, ilişkileri, gündelik hayatını nasıl yaşayacağına dair tercihleri basit bir taşınma işleminin ayrıntıları değil.
Madrid’deki dayanışmanın bir başka boyutu da sosyal hizmet çalışanlarının bu itirazıydı. Samur Social işçi komitesi, tahliyelere katılmayı reddeden bir metni çalışanlara iletti. Sosyal hizmet çalışanları, mesleki değerlendirmelerinin dikkate alınmadığını; bazen tahliye edilen kişiye sunabilecekleri hiçbir barınma seçeneği olmadan görevlendirildiklerini anlattı.
Aynı sosyal hizmet çalışanları, özel bir şirket bünyesinde istihdam edildikleri için bu tutumun kendileri bakımından taşıdığı risklerden de söz ediyordu. İşçi komitesinin anlatımına göre hizmeti yürüten Grupo 5, bir yatırım fonu tarafından satın alınmıştı. Böylece konutun yatırım konusu olması ve bakım emeği yarıştırıldı. Yani, bir yanda evinden çıkarılan kişinin desteğe ihtiyacı, diğer yanda o desteği vermekle görevli çalışanın iş güvencesi vardı. Tam da bu durum, bizim için çok tanıdık…
Türkiye’de takip ettiğimiz dosyalarda hissettiğimiz yalnızlığı bu bağlamda düşünüyorum. Şüpheli bir ölümün aydınlatılmasını, işkence ve eziyet iddialarının araştırılmasını isterken yalnızca delillerle uğraşmıyoruz. O hayatın neden herkesinki kadar önemli olduğunu yeniden anlatmak zorunda kalmanın ağırlığını da taşıyoruz. Aynı yüzler, birbirini tanıyan aynı insanlar, yakınlarının başına ne geldiğini öğrenmek için adliyelere gidip gelen aileler…
Engelli bir kişinin işkence görmesi, şüpheli koşullar altında hayatını kaybetmesi, yalnızca engellilik alanında çalışanların ilgileneceği bir konu olabilir mi?
Bir bakım kurumundaki şüpheli ölüm, sadece o kurumda yakını bulunanların sorunu olarak kalabilir mi? Dosyanın teknik yönleri uzmanlık gerektirebilir; fakat bir insanın şiddetten korunmasını, söyleyeceği sözünün dinlenmesini ve ölümünün aydınlatılmasını istemek uzmanlığa bağlı değil. Orada bulunmak için benzer bir hayatı yaşamak gerekmiyor…
Engellilik ve yoksulluğun kesiştiği yer
Hayattan koparılan engellilere bakım sunanların ekonomik ilişkileri, kişisel kötülük anlatılarının gölgesinde kalmamalı. Bir bakım kurumunda ihmal veya şiddet iddiası varsa, doğrudan fiilin yanında çalışma düzeni, personel sayısı, ayrılan kaynaklar, işletmecinin kararları ve denetimin nasıl yapıldığı da sorulacak sorular arasında olmalı.
Konut şirketleri gibi bakım hizmetlerini yürüten şirketlerin de kararları, insanların gündelik hayatına doğrudan temas ediyor. Bu nedenle sermayeden söz etmek, her dosyada aynı faili veya aynı nedeni bulduğumuzu söylemek değil; paranın, mülkiyetin ve karar yetkisinin kimlerin elinde bulunduğunu sormaktır. Bir kişinin nerede yaşayabileceğini, hangi desteğe ulaşabileceğini ve karşılaştığı bir soruna nasıl itiraz edebileceğini düşünürken bu sorular dışarıda bırakılamaz. Bir hizmet sadece piyasadan satın alınabiliyorsa, ona duyulan ihtiyaç kadar satın alma gücü de kişinin seçeneklerini belirler. Engellilikle yoksulluğun kesiştiği yerde bu mesafe daha görünür hale gelir.
Benim on, on beş kişilik çevremize bakarken aklımdan geçen, yalnızca daha fazla insanın bir duruşmaya gelmesi değil; sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın örgütlerinin, farklı hak mücadelelerinin bu dosyalarla nasıl ilişki kurduğu... Bir işçinin çalışma koşullarıyla o kurumda destek alan kişinin güvenliği, bakım sorumluluğunu üstlenen bir kadının hayatıyla engelli yakınının bağımsızlığı birbirinden ayrı meseleler mi? Madrid’de bir kiracının mücadelesinin sosyal hizmet çalışanlarının mesleki itirazıyla buluşması, bana bu soruları düşündürüyor.
Kırmızı Pazartesi'yi yaşıyoruz
Elbette bir tahliyeyle şüpheli bir ölüm aynı değil. Hukuki nedenleri, sorumluları ve sonuçları ayrı ayrı incelenmeli. Aralarında kurduğum bağ, bir kişinin başına gelenin sadece bir kişinin başına gelmiş gibi kabullenilmemesi; o haksızlığın kimlerin meselesi sayıldığı...
Maricarmen’in adını sokakta çoğaltanlar, onun hikayesini ortadan kaldırmadan ortak bir sorunla ilişkilendirdiler. Bizse döne dolaşa Kırmızı Pazartesi’yi yaşıyoruz… Bizim dosyalarımızda da kaybettiğimiz kişinin adı, hayatı ve ailesinin soruları korunarak daha geniş bir toplumsal bağlam kurulabilir. Bir engelli bakımevinde şüpheli koşullar altında öldüğünde, sıranın kimde olduğu sorusuna teslim olmadan, hesap sorulabilir.
Adaletin ölçüsü, kapıda kaç kişinin beklediği olamaz tabii ki. Kimsenin adını bilmediği bir insanın ölümü de aynı dikkatle araştırılmalı; kendisini anlatmakta desteğe ihtiyaç duyan birinin sözü de aynı ciddiyetle dinlenmelidir. Bir kalabalık aramamın nedeni, hakkın ancak kalabalıklara tanınmasını kabul etmek değil. Ailenin hem acısını hem hak aramanın bütün yükünü tek başına taşımadığı bir ilişkiyi aramak…
Maricarmen’in kapısında söylenen “Yalnız değilsin” sözüyle bizim duruşma koridorlarımız arasında gidip geliyorum. Biz de oradayız; ama bazen on, bazen on beş kişiyiz. Her defasında birbirimizi görmek bir yanıyla tamamen yalnız olmadığımız gösteriyor. Her defasında yalnızca birbirimizi görmekse içimi aynı soruyu deşiyor…
Bir hayat için kaç kişiyiz?
(DY/EMK)





