“Acaba bu kitaba hangi kapıdan girdin?”
Kafanda Tamamlanan Kitap: Yoko Ono’nun Dünyasına Katıl daha ilk sayfalarda okuruna bunu soruyor. Ardından elimize hayali bir “mekân dönüştürücü” veriyor.
Yatağı sahneye, labirenti sohbete, ülkeyi fikre, ışığı kuleye dönüştürmek mümkün.
Belki kitabın nasıl okunacağını anlatan en iyi ipucu da bu: Burada şeyler oldukları yerde kalmıyor.
Bir sözcük resme, bir oda sahneye, bir elma sanat yapıtına dönüşebiliyor. Bir çocuk da kitabın karşısında yalnızca dinleyen ya da öğrenen kişi olmaktan çıkıp düşünmeye, karar vermeye ve sonunda kendi fikrini üretmeye başlıyor.
Yoko Ono’nun Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki İçses ve İçyapı sergisini gezerken bunu ben de hissetmiştim. Müzenin içinde bir noktada 33 yaşındaki Nalin ile 5 yaşındaki Nalin’in aynı anda eğlendiğini fark ettim.
Bir yetişkin olarak yapıtların politik, tarihsel ve kavramsal katmanlarını düşünürken, içimdeki çocuk merdivenlere tırmanmak, labirentlere girmek, gökyüzüne bakmak ve “Acaba bunu ben yapsam ne olurdu?” diye sormak istiyordu.
Belki serginin ve şimdi Ecem Arslanay’ın kitabının en güçlü yanı da tam burada: Çocukluğu geride bırakılmış bir dönem gibi görmemesi. Merakı, oyunu ve hayal kurmayı yalnızca çocuklara ait şeyler olarak değil, dünyayı anlamanın ve dönüştürmenin yolları olarak önümüze koyması.
Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki sergiye eşlik etmek üzere hazırlanan kitabı Arslanay yazmış, resimlemiş ve tasarlamış. Ancak ortaya klasik anlamda bir sanatçı biyografisi çıkmamış. Çünkü kitap Yoko Ono’nun ne yaptığını anlatırken sürekli başka bir soruyla ilgileniyor:
Peki sen ne düşünüyorsun?
Çocuğa cevap değil, soru vermek
Yoko Ono’nun sanatının önemli bir kısmı “talimatlardan” oluşuyor. Bazen dünyanın dönüşünü dinlememizi, bazen sudaki ayı bir kovayla çalmamızı istiyor. Bazen de bir ışığı çantaya doldurup eve götürmemizi.
Gerçekleştiremeyeceğimiz şeyler bunlar.
Ya da belki gerçekleştirme biçimimizi henüz bulamadığımız şeyler.
Kitap tam da burada çocukların hayal gücüne güveniyor. Bir talimatın “bir şeyi hayal etmeni ya da yapıtı kafanda tamamlamanı” isteyebileceğini söylüyor.
Bu küçük cümle aslında kitabın çocuk okurla kurduğu ilişkinin özeti. Çocuğa tamamlanmış bir dünya sunmuyor. Bazı yerleri bilerek boş bırakıyor.
Bu yaklaşım kitabın tasarımında da hissediliyor. Sayfalardaki geniş boşluklar, kısa metinler ve kimi zaman gerçeklikten kopup düşsel bir alana kayan çizimler, çocuğun önüne kapalı bir anlatı koymuyor. Çizimler metnin söylediklerini yalnızca tekrar etmiyor; bazen metnin bıraktığı yerden devam ediyor.
Yoko Ono’nun çocukluğundaki açlık örneğin yalnızca “yiyecek yoktu” cümlesiyle anlatılmıyor. Yoko ve erkek kardeşinin hayali menüsünde çorba, pirinç, balık ve tatlı beliriyor; boş masanın üzerinde yiyecekler havada yükseliyor.
Savaş ve yoksulluk burada saklanmıyor. Ama çocuğun karşısına yalnızca karanlık bir tarih olarak da konulmuyor.
Hayal gücü, yaşananların üstünü örten bir perde değil; o koşulların içinde var kalmanın yollarından biri oluyor.

Bir makas ne kadar yaklaşabilir?
Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri Yoko Ono’nun Kesme Parçasına ayrılmış.
Ono sahnede oturuyor. Önünde bir makas var. İnsanlardan yanına gelip giysisinden bir parça kesmelerini istiyor.
Çocuk kitabı burada yetişkin okurun bile kolayca cevaplayamayacağı sorular soruyor:
“Sırf davet etti diye bir parça kesmek zorunda mısın?”
“Tanımadığın birine ne kadar yaklaşabilirsin?”
“Ellerin ne kadar nazik olabilir?”
Rıza, kişisel sınırlar ve bir başkasının bedenine yaklaşırken taşıdığımız sorumluluk, bu kavramların adı konmadan çocuğun önüne geliyor.
Üstelik kitap doğru cevabı göstermiyor.
“Sonunda herkes kendi kararını vermeliydi” diyor.
Belki çocuklarla zor meseleleri konuşmanın en değerli yollarından biri de bu. Onlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemek yerine, düşünmek zorunda kalacakları bir alan yaratmak.
Bir insanı görmeden tanıyabilir miyiz?
Benzer bir alan Çuval Parçasında açılıyor.
İnsanlar bir çuvalın içine giriyor. İçeride kimin olduğunu göremiyoruz.
“Yüz yok. Giysi yok. İsim yok.”
Ardından soru geliyor:
“İçeride kimin olduğunu bilmeyince insanlara bakışın değişir mi?”
Ve bir başkası:
“Görünüşünü hiç bilmediğin biriyle tanışabilir misin?”
Çocuk kitaplarında farklılıklardan söz edilirken çoğu zaman doğrudan mesajlara başvurulur. Buradaysa görünüşe dayalı önyargı, bir öğüt değil, küçük bir düşünce deneyi üzerinden tartışmaya açılıyor.
Aynı yöntem savaş ve barış konusunda da karşımıza çıkıyor.
Yoko Ono’nun bütün taşları beyaz olan satranç takımında birkaç hamleden sonra kimin hangi tarafta olduğu belirsizleşiyor. Meşe palamudu eyleminde küçücük bir tohum barış ihtimaline dönüşüyor. Barış İçin Yataktada ise bir yatak, uyunan yer olmaktan çıkıp savaşa karşı söz söylenen bir sahne oluyor.
“Bir emirle savaş başlayabiliyorsa, belki bir tohumla da barış başlayabilir.”
Çocuk edebiyatında barış üzerine kurulabilecek en sade ama en büyük sorulardan biri belki de bu.

Kitabın son sayfası aslında son değil
Kafanda Tamamlanan Kitap ilerledikçe Yoko Ono’nun yaşamı ile sanatı arasındaki bağlar da görünür hale geliyor: yalnızlığı, savaş yılları, açlık, müzik, sesler, gökyüzü, ışık ve yıllar boyunca peşini bırakmadığı barış fikri.
Ama kitap Yoko Ono’yu ulaşılmaz bir “büyük sanatçı” figürüne dönüştürmüyor.
Tam tersine, sanatın bazen bir sözcük, bazen bir soru, bazen bir hareket, hatta henüz yapılmamış bir şey olabileceğini gösteriyor.
Ve sonunda Dilek Ağacı’nın altında sıra yeniden okura geliyor:
“Şimdi sıra sende. Bir talimat yazacak olsaydın, bu ne olurdu?”
Kitabın belki de en güzel yanı burada ortaya çıkıyor.
Son sayfaya geldiğimizde Yoko Ono hakkında bazı şeyler öğrenmiş oluyoruz. Ama kitabı tamamlamış olmuyoruz.
Çünkü eksik kalan parça çocuk.
Belki de kitabın adındaki “kafanda tamamlanan” sözü tam olarak bunu anlatıyor: Sanatçı bir kapı açabilir, kitap o kapıya kadar götürebilir.
Ama içeride ne olduğunu biraz da senin hayal etmen gerekir.
(NÖ/FY)







