Bir operasyonun adını bazen operasyonun kendisinden daha dikkatli okumak gerekir.
“Ailem Güvende.”
İki kelime.
İnsana güveni çağrıştırıyor. Bir ev, bir çocuk, anne, baba, kapının arkasında korunmuş bir hayat…
Ama bu kez o kapının önünde devlet var.
Ve insan ister istemez soruyor: Hangi aile?
Çünkü “aileyi korumak” kulağa itiraz edilmesi zor bir cümle gibi geliyor. Kim çocukların güvende olmasını, ailelerin korunmasını istemez?
Fakat bir şeyi korumaya başladığınızda, onun ne olduğunu da tarif etmeye başlıyorsanız mesele değişiyor.
Çünkü aileyi korumakla aileyi tanımlamak aynı şey değil.
Bir çocuğu korumakla bir toplum biçimini korumak…Bir kadını şiddetten korumakla ona nasıl yaşaması gerektiğini söylemek…Ailelerin ekonomik ve sosyal güvencesini güçlendirmekle tek bir aile modelini makbul ilan etmek…Bir suçla mücadele etmekle bir kimliği ya da yaşam biçimini tehdit olarak görmek…
Aynı şeyler değil.
Bu ayrımlar silindiğinde “koruma” sözcüğü, farkında olmadan müdahalenin gerekçesine dönüşebilir. Çünkü aile yalnızca insanların birlikte yaşadığı özel bir alan değildir. Aynı zamanda toplumun nasıl olması gerektiğine ilişkin düşüncelerin kurulduğu bir yerdir.
Kimlerin birbirini sevmesinin meşru sayıldığı, kimin kiminle yaşayabileceği, çocuğun nasıl yetiştirileceği, kadının aile içindeki yerinin ne olacağı, hangi hayatların “normal”, hangilerinin “istisna” kabul edileceği…
Bunların tamamı aile üzerinden konuşulabilir. Bu nedenle aile hakkında kurulan her cümle yalnızca aile hakkında değildir.
“Aileyi korumak” dediğinizde, farkında olarak ya da olmayarak, bazen toplumun nasıl bir düzen içinde yaşayacağına ilişkin de bir sınır çizmiş olursunuz. Ve o sınırın dışında kalanlar zamanla yalnızca “farklı” değil, “sakıncalı” olarak görülmeye başlanabilir.
Burada “makbul aile” fikri ile “makbul insan” fikri birbirinden sandığımız kadar uzak değil.
Önce ailenin sınırlarını çizersiniz.
Sonra o sınırların dışında kalanları tarif edersiniz.
Bir süre sonra mesele aile olmaktan çıkar; kadının nasıl yaşayacağına, çocuğun nasıl yetiştirileceğine, gencin nasıl davranacağına, LGBTİ+’ların görünür olup olamayacağına, farklı inançların kamusal alanda ne kadar yer bulacağına kadar uzanır.
Ve bütün bunların adı bazen “toplumsal değerleri korumak” olur.
Oysa toplum dediğimiz şey zaten birbirinin aynısı olmayan insanların ortak hayatıdır. Toplum, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, farklılıkların birbirini yok etmeden var olabilmesiyle toplumdur. Farklılıkları ortadan kaldırdığınızda toplumu korumuş olmazsınız. Toplumu daraltırsınız.
Belki de asıl mesele tam burada başlıyor.
Bir toplumda herkesin aynı aileyi kurması, aynı inancı taşıması, aynı kimliği benimsemesi, aynı hayatı yaşaması gerekmiyorsa; devletin görevi de insanları tek bir hayat biçimine yaklaştırmak değil, farklı hayatların bir arada var olabileceği alanı güvence altında tutmaktır.
Çünkü özgürlük, yalnızca kendi seçtiğimiz hayatın kabul edilmesi değildir. Kendimize benzemeyenin de kendi hayatını kurabilmesidir. Bunu kabul etmek, onun hayatını onaylamak zorunda olmak anlamına gelmez. Onunla aynı düşünmek, aynı kimliği taşımak, aynı inancı paylaşmak da gerekmez. Sadece şu basit ama ağır ilkeyi kabul etmek gerekir:
Benim hayatımın sınırı, başkasının hayatını yok etme hakkına dönüşemez.
Bugün LGBTİ+’ların yaşadıklarına yalnızca onların başına gelen bir şey olarak bakmak da bu nedenle eksik. Çünkü hakları birbirinden ayırdığımızda herkes kendi sınırına çekilir. Herkes kendi yarasını anlatır. Başkasının yarası ise ona uzak görünür.
Oysa farklı mücadelelerin aynı deneyim olduğunu söylemeden de aralarındaki bağı görebiliriz.
Kadın olmakla LGBTİ+ olmak aynı şey değildir.
Kürt olmakla Alevi olmak da.
Yoksullukla ayrımcılık da aynı biçimde yaşanmaz.
Her birinin kendi tarihi, kendi deneyimi, kendi dili ve kendi mücadelesi vardır. Ama birlikte mücadele etmek için aynı olmak gerekmiyor. Tam tersine, ortak mücadeleyi anlamlı kılan şey belki de budur:
Aynı olmadığımız halde birbirimizin özgürlüğünü savunabilmek. Başkasının özgürlüğünü savunmak, onun gibi olmak değildir. Onun da senin kadar özgür yaşama hakkı olduğunu kabul etmektir.
Ortaklık tam burada başlar. Fakat bugün tam da burada bir başka sorunla karşı karşıyayız. Bir başkasına yönelen tehdide karşı çoğu zaman yalnızca tepki veriyoruz.
Bir açıklama yapıyoruz.
Kınadığımızı söylüyoruz.
Dayanışma mesajı yayımlıyoruz.
Sonra kendi alanımıza dönüyoruz.
Bir sonraki müdahaleyi bekliyoruz. Böylece her saldırı, müdahale edilenin kendi sorunu olarak kalıyor.
Kadına yönelen şiddet kadınların meselesi oluyor.
LGBTİ+’lara yönelen baskı LGBTİ+’ların meselesi.
Kürtlere yönelen inkâr ve ayrımcılık Kürtlerin meselesi.
Alevilerin yaşadığı ayrımcılık Alevilerin meselesi.
İşçinin hakkı işçinin, öğrencinin özgürlüğü öğrencinin meselesi olarak kalıyor.
Herkes kendi yarasının başında nöbet tutuyor.
Oysa bir hakkın ihlal edilmesi, yalnızca o hakkın sahibini ilgilendiren bir olay değildir. Bir alandaki sınır daraldığında, toplumun tamamının hareket alanı daralır. Buradaki sorun dayanışmanın hiç olmaması değil. Dayanışmanın çoğu zaman tepki düzeyinde kalması. Bir başkasının başına geleni kendi meselemiz haline getirmediğimiz sürece, dayanışma bir açıklama olarak kalıyor.
Oysa açıklama müdahaleyi teşhir edebilir; fakat tek başına mücadeleyi ortaklaştırmaz. Ortak mücadele, “onların başına gelen bu haksızlığa karşıyız” demekten bir adım daha fazlasını gerektirir.
“Bu yalnızca onların meselesi değildir” diyebilmeyi. Çünkü mesele yalnızca bugün kimin hedef alındığı değildir. Mesele, farklı olana ne kadar yaşam alanı bırakıldığıdır.
Ve bu alan daraldıkça, sıra kimin kapısına gelecek sorusundan önce, hepimizin nasıl bir ülkede yaşayacağı sorusu önem kazanır.
Bu yüzden ortak mücadeleyi de yeniden düşünmek gerekiyor. Ortak mücadele, herkesin aynı sözleri söylemesi değildir. Bütün farklılıkları tek bir kimliğin içinde eritmek hiç değildir.
LGBTİ+’ların yanında durmak LGBTİ+ olmak değildir.
Kadının özgürlüğünü savunmak kadın olmak değildir.
Kürtlerin eşitliğini savunmak Kürt olmak değildir.
Alevilerin haklarını savunmak Alevi olmak değildir.
Başkasının hakkını savunmak için onunla aynı olmak gerekmiyorsa, ortaklık da aynılaşmadan kurulabilir. Kendi farklılığımızı korurken başkasının farklılığının var olma hakkını savunmak… Belki bugün ihtiyacımız olan ortaklık tam olarak budur. Çünkü özgürlükleri birbirinden ayırdığımızda, sonunda yalnızca başkasının özgürlüğü eksilmez. Hepimizin yaşayabileceği hayat küçülür.
“Ailem Güvende” denildiğinde bu nedenle yalnızca “hangi aile?” diye sormak yetmez.
Belki daha derindeki soru şudur:
Kimin hayatı korunmaya değer görülüyor?
Kim aile sayılıyor?
Kim görünür olabilir?
Kim kendi hayatını kendi adına kurabilir?
Ve kim, sırf farklı olduğu için korunması gereken birinden, korunması gereken birine dönüşüyor?
Bütün mesele belki de burada düğümleniyor. Çünkü birlikte yaşamak aynılaşmak değildir. Aynı kimliği taşımak, aynı inancı paylaşmak, aynı aileyi kurmak, aynı hayatı sürmek değildir. Birbirimize benzemeden yan yana durabilmektir. Ve belki de asıl ortak mücadele, tam burada başlar:
Kendi özgürlüğümüzü isterken başkasının özgürlüğünden vazgeçmemek.
“Birbirimize benzemeden birlikte yaşayabilecek miyiz?”
Belki bugün asıl cevaplamamız gereken soru budur.
(TAA/FY)







