Maraş merkezli 6 Şubat depremlerinin üçüncü yıldönümünü geride bıraktık. Depremi hatırlamak ve kaybettiğimiz yakınlarımızı anmak için sadece bir günümüz var; çünkü devasa şantiye alanlarına dönüşen kentlerimizi kaplayan toz bulutları hafızamızı silikleştiriyor. Gerçi anma günleri ya da kentlerin meydanlarına inşa edilen anıtların hatırlamamız üzerinde bir etkisi var!
6 Şubat depremlerini Elbistan’da yaşamış biri olarak, depremin hafızamda kendini yeniden üretme biçimleri uzun süre zihnimi meşgul etti. Geç saatlere kadar uyanık kaldığım gecelerde saatin 04.17’ye gelmesi, zamanın ilerleyişini kaygı ve tetikte olma haliyle izlememe neden oluyordu. Oysa deprem anında saatin 04.17 olduğunun farkında bile değildim; bu anlam depremden sonra kuruldu.
Sosyal medyada 04.17 etrafında üretilen içerikler bu saatin simgesel bir değer kazanmasında etkili olsa da onu tetikleyici bir hatırlatıcıya dönüştüren süreç yalnızca bu içeriklerle sınırlı değildir. Anma pratikleri, tekrar eden anlatılar ve deprem anıtları, 04.17’yi sıradan bir zaman göstergesi olmaktan çıkararak kolektif hafızanın yoğunlaştığı bir ana dönüştürdü. Bu farkındalıkla birlikte zihnim, depremi sürekli yeniden çağıran birtakım hatırlatıcılar üzerine yoğunlaştı ve beni bu hatırlatıcıların nasıl üretildiğini sorgulamaya itti.
Bu yaz depremden sonra Kırşehir’e yerleşmek zorunda kalan yakınlarımı ziyaret ettiğimde, birçok belediyenin sözde duyarlılık göstergesi olarak kamusal alanlara yerleştirdiği deprem anıtlarından biriyle karşılaştım. Bu yapıların anma hissinden çok, derin bir sarsıntı ve dehşet yarattığını bir kez daha deneyimleyerek hatırladım. Toplumsal travmaların belleğimizde nasıl yer edindiği ya da nasıl yer edinmesi gerektiği sorusu, kamusal anma pratiklerini de doğrudan belirleyen temel bir mesele olarak kendini hatırlattı. Kırşehir Belediyesi’nin yaptırdığı deprem anıtı, meydanın ortasına cam bir fanus içine özenle yerleştirilen ve enkaz görünümü verilen kolon parçası şeklindeydi. Üstelik bu kolon parçasına oyuncaklar ve kitaplar yerleştirilmişti. Depremi doğrudan deneyimlemiş ya da yakınlarını kaybetmiş kişiler için iyileştirici olmaktan çok, travmayı yeniden üreten bir temsile dönüşmüştü. Bu tür anıtlar, belirli bağlamlarda farkındalık yaratma iddiası taşısa da çoğu zaman acıyı donduran, şok etkisiyle izleyeni edilgenleştiren ve travmayı derinleştiren bir işleve sahip oluyor.

Bu kolaycı hatırlama pratiğinin simgesel örneklerinden biri de Adıyaman’da depremde hasar alıp 04.17’de takılı kalan saat kulesidir. Kısa bir araştırmayla kulenin peyzajının tamamlandığını, yüzeyinin cilalanıp koruma altına alındığını ve anıt olarak sergilendiğini gördüm. Oysa 04.17’de durmuş bir saat; travmayı zamana sabitleyen, onu sürekli yeniden üreten ve yas sürecinin tamamlanmasını engelleyen bir işleve sahiptir. Bu tür anıtlar, aynı zamanda devletin ve belediyelerin en kolay, en risksiz hatırlama biçimi olarak temsil edilir. On bir ili etkileyen, devasa bir enkaz yaratan açgözlü mekanizmanın imgesel düzeyde hatırlatılması; adaletsizliğin, rantın ve işleyişini sürdüren sistemin arka planda silikleşmesine hizmet eder. Masum bir anma gibi görünen bu yapılar, gerçekte rant sistemlerinin çarkını döndürmeye devam eden sistemi örtük biçimde taşır.

Araştırmalarım devam etti ve ardı arkası kesilmeyen anıtlar içerisinde en hafifi isimlerin yazılı olduğu anıtlar oldu ki bu da aslında korkunç bir hatırlatıcıdır elbette. Ancak dikkat çekmek istediğim bir başka örnek var: Bolu’da yer alan ve “12 Kasım Deprem Anıtı ve Müzesi” adıyla inşa edilen yapı. Altında bir müze barındıran bu anıt; rutubet ve su sızıntıları nedeniyle zarar görmüş, sonunda varlığını prefabrik bir mekânda sürdürmeye mahkûm edilmiş. Depremi anma iddiası taşıyan bir yapının, tıpkı depremde yıkılan binalar gibi dayanıksızlık nedeniyle işlevsizleşmesi, kurumsal hafızanın ne denli sığ ve göstermelik bir zemine oturduğunu açıkça gösteriyor. Trajik bir ironiyle, kendisi de yıkılmanın eşiğine gelen bu yapı, devrilmek üzere olan bir duvarı tutan erkek figürü ile duvara edilgen biçimde yerleştirilmiş kadın ve çocuk tasvirlerinden oluşuyor. Neresinden bakılsa sorunlu olan bu kompozisyon, yalnızca toplumsal hafızada yeni bir tahribat üretmekle kalmıyor; aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üreten, “güçlü erkek” figürü karşısında kadını annelik rolüne sıkıştıran, korunan ve edilgen bir konumda sabitleyen bir temsili pekiştiriyor.

Tüm bu “unutmuyoruz” anıtlarının aksine hatırlamamız gereken en temel gerçek bizden değerlerimizi, anılarımızı ve en önemlisi sevdiklerimizi alan şeyin depremin kendisi olmadığıdır. Asıl yüzleşmemiz gereken; depremin yıkıcı sonuçlarını önlemeyen, bilimsel uyarıları, kamusal sorumluluğu ve yaşam hakkını ikinci plana iten devlet politikaları ile rant ve kâr odaklı yönetim anlayışıdır. Toplumsal hafıza, yalnızca yıkım imgeleriyle değil; sorumluların işaret edildiği, hesap sormayı mümkün kılan, adalet ve önlem talebini diri tutan bir hatırlama biçimiyle inşa edilmelidir. Aksi halde anma; iyileştiren değil susturan, unutturan ve normalleştiren bir etkinliğe dönüşüyor. Hatırlamanın bir direniş biçimi olarak karşımıza çıkması bu yüzden tesadüf değildir. İktidar aygıtlarına hizmet eden hatırlatma biçimlerinin travma toplumlarını sürekli yıkımın eşiğinde tutmak istemesi ise bu direnişi sönümlendirme amacı taşıyor.
Neyse ki direnişin bir parçası olan ve adalet nöbetini bir an olsun bırakmayan halkın varlığı inkâr edilemez. Bu halk yaşadığı acının ve maruz kaldığı zulmün farkında olmakla birlikte bunların nasıl inşa edildiğini, hangi anlatılarla görünür kılındığını ve hangi yollarla hatırlatılmak istendiğini bilir. Hafıza bu anlamda pasif bir hatırlatma alanı olmaktan çıkarılır; mücadeleyle beslenen ve yeniden kurulan bir zemine dönüşür. Günün sonunda ise bu bilinç, halkı geçmişe saplanıp kalmaya değil, adalet talebini diri tutarak yeni bir güne hazırlar.
(EA/VC)


