Almanya’nın başkenti Berlin’de, büyük konut şirketlerinin mülkiyetine müdahale etmek isteyen bir parti, 20 Eylül’deki eyalet seçimini kazandı. İlk bölümde, Berlin’deki konut krizinin mülkiyet ilişkileriyle bağını, 2021 halk oylamasını ve büyük konut şirketlerinin toplumsallaştırılması tartışmasını ele almıştık; ikinci bölümde ise seçim sonrasında konut tartışmasının partilerin tutumları, antisemitizm suçlamaları ve Sol Parti’nin kendi siyasi sınavı üzerinden nasıl şekillendiğini ele alıyoruz.

Berlin kimin? Ve neden kimse bunun konuşulmasını istemiyor?
CDU ve CSU, yani Almanya’nın iki Hristiyan demokrat partisi Hristiyan Demokrat Birliği (CDU ve Başbakan Merz’in partisi) ve Hristiyan Sosyal Birliği’nin (CSU) oluşturduğu siyasi ittifak, toplumsallaştırmayı yatırımlar ve mülkiyet için tehdit olarak sunuyor.
Bavyera’dan ve federal düzeyden Berlin’in önüne hukuki sınırlar koyma girişimleri bu iki parti tarafından çoktan konuşulmaya başlandı. “Sosyalist” başkent uyarısı ile burada siyasi bir korku tablosu yaratılıyor. Bu dilin sonucu açıktır: Yüksek kiralara karşı ortaya çıkmış bir talep, yüksek kiralardan zarar gören insanlara tehdit gibi gösterilmekte, mülkiyet korunmakta, kiracı korkutulmaktadır. Kiralar yükselirken bu partilerin aynı dramatik dili kullandığını pek duymuyoruz. İnsanların mahallelerinden sürülmesi üzücü bir piyasa sonucu sayılıyor. Bir ailenin kirasını güçlükle ödemesi “sorun” diye geçiştiriliyor. Fakat büyük konut portföylerinin özel kârdan çıkarılma olasılığı tarihsel felaket gibi sunuluyor. Bu farklı ölçüler, kimin kaygılarının siyasette daha ağır bastığını gösteriyor. “Yatırımcılar kaçar” tehdidi halkı korkutmayı amaçlıyor: Mülk sahiplerine dokunursanız yakında hiç konut kalmayacak. Oysa konutların özel mülkiyet altında işletilmesi Berlin’deki krizi engellemedi. Toplumsallaştırmanın finansmanı eleştirel biçimde incelenebilir; aynı anda mevcut düzenin başarısızlığının da hesaba katılması istenebilir.
SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) başka bir çelişkinin içindedir. Die Linke (Sol Parti) öncülüğündeki bir hükümetin ortağı olabilir; ancak Berlin’deki geçmişi özelleştirmeler ve kesintilerle de bağlantılıdır. Sol Parti’nin öncülü PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi), o dönemde alınan bazı kararları hükümette birlikte üstlenmiştir. Bu nedenle geçmişi gizlemek yanlış olur. Yeni koalisyon, bir yandan hükümet makamlarını paylaşırken diğer yandan merkezi konut projesini ertelerse eski düzen tekrar edecektir: Seçim kampanyasında köklü değişim vaat edilir, hükümetteyse mülkiyet ilişkileri yeniden dokunulmaz ilan edilir. SPD genellikle sosyal adaletin dilini konuşuyor ama kamu konutlarının satıldığı politikalarda yer alıyor. Malum, sosyal demokratların sunduğu bu tutarsızlıkları dünyanın bütün ülkelerinde görüyoruz. Tam da bu yüzden seçim zaferi, SPD’nin Sol Parti’ye belediye başkanlığı koltuğunu bırakıp karşılığında toplumsallaştırmayı koalisyon sözleşmesinden sildirdiği bir gösteriye dönüşmemeli. Oyların yüzde 12,1’ini alan parti, kendisini yüzde 25,7 alan partinin temel projesini etkisizleştirmekle görevli “aklın temsilcisi” ilan edemez.
Yeşiller de (Bündnis 90/Die Grünen) koalisyon aritmetiğinin ardına saklanmadan sosyal söylemlerinin bir koalisyonda somut sonuçlar doğurup doğurmayacağına karar vermelidir. Büyük konut portföylerinin toplumsallaştırılmasına ilke olarak açık olduğunu söyleyen bir parti, uygulamayı belirsiz bir geleceğe bırakıp aynı anda konut meselesine öncelik verdiğini ileri süremez. Antisemitizm konusunda Sol Parti’ye karşı başlatılan iftira kampanyasına katılmaları konut politikasına ilişkin bir tutumun yerine geçemez.
Seçimden sonra Sol Parti ile çalışmanın koşulları üzerinde ne kadar çabuk konuşulduğu dikkat çekiyor. Aynı sert koşulları konut şirketlerine yöneltmekse çok daha zor geliyor. Yeşiller ne kadar kira indirimi istiyor? Bir yasa için hangi takvimi öneriyor? Konutların yönetiminde ne tür kamusal denetimi savunuyor? Konut politikalarının parti programındaki hoş bir paragraftan ibaret olup olmadığı burada anlaşılacak.
AfD (Faşizme kapısı açık olan ve son iki eyalet seçimlerinde sansasyonel bir başarı gösteren “Almanya için Alternatif” partisi) ise en küstahça saptırmayı sunuyor: Pahalı ve kıt konutlar karşısındaki öfkeyi göçmenlere yöneltiyor. Kimin kente ait olduğunu, kimin dışlanacağını tartıştırıyor; konutların mülkiyetine dokunmuyor. Bu, mağdurların isyanı kılığına sokulmuş, mülk sahiplerinin çıkarına hizmet eden bir sınıf siyasetidir. Oysa bir konut şirketinin kira miktarını belirleyen şey ev arayan kişinin kökeni değildir. Bir mahalledeki düşük gelirli insanları birbirine karşı kışkırtmak mülk sahiplerinin gücünü artırır. Konut sorununu Alman ve göçmen kiracıların kavgasına dönüştürenler, kiracılarla onların sıkıntısından kazanç sağlayanlar arasındaki karşıtlığı gizler.
Bu partilerin konumları birbirinin aynısı değildir. Fakat saldırılarının kamusal etkisi birbirini tamamlıyor: Birileri ekonomik çöküşle korkutur, başkaları işbirliğine yeni koşullar koyar, diğerleri de suçluyu güçsüzler arasında arar. Böylece zaman geçer; mülkiyet ilişkileri olduğu gibi kalır.
Antisemitizm koalisyon taktiği için fazla ciddi bir konudur
Seçim sonrası saldırıların bir bölümü, Sol Parti’nin kimi kesimlerine yönelik antisemitizm suçlamalarıdır. Elbette bunlara, “Her şey uydurma” diyerek karşılık verilemez. Sadece Müslümanlar ve diğer dini kesimlere dâhil olan insanlar değil, Yahudiler de Berlin’de korkmadan yaşayabilmelidir. Hükümet kurmak isteyen bir parti bunun sorumluluğunu taşır.
Ancak somut bir suçlama somut kalmalıdır. Tek bir olaydan bütün bir parti, bütün seçmenleri ya da göçmen nüfusun yoğun olduğu bir ilçe hakkında genel bir şüphe üretilemez. Söz konusu olay, Berlinli, Filistin ile de dayanışma gösteren Firas Remmo isimli şahsın, Sol Parti milletvekili Ferat Koçak ile yaptığı chat yazışmasının ekran görüntülerini yayımlamasıyla gündeme geldi. Firas Remmo, Issa Remmo’nun oğludur. Issa Remmo, Berlin’deki geniş Remmo ailesinin tanınmış bir üyesidir. Medyada sık sık ailenin önde gelen isimlerinden biri veya “klan lideri” olarak anılır. Ailenin bazı üyeleri, Bode Müzesi’nden ve Dresden’deki Grünes Gewölbe’den yapılan hırsızlıklar dâhil ağır suçlardan mahkûm edilmişti. Ancak bu suçlar, yalnızca soyadları nedeniyle Issa’ya ya da Firas’a yüklenemez. Firas’ın Koçak ile yazışmış olmasından veya Remmo ailesine mensup olmasından, kendisinin suç işlediği sonucu da çıkarılamaz. Issa Remmo’nun seçim akşamı işlemiş olduğu “suç” ise sadece, Sol Parti’nin Neukölln’de halka açık olan kutlamasında kısa süre görünmüş olmasıdır. Ayrıca Sol Parti, kendisini davet etmemiştir. Bir kişinin seçim kutlamasına davetsiz olarak gelmesi, bütün bir partinin ve önderlerinin karalanmasına, iftiralara boğulmasına yetti. Kıyamet koparan chat yazışması, Koçak’ın aileyle işbirliği yaptığına dair bir kanıt oluşturmuyor. Şu ana kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler, suç teşkil eden bir anlaşmanın veya siyasi bir karşılığın kanıtı değildir. Farklı olayları ayrım yapmadan tek bir “suç örgütü partisi” hikâyesinde birleştirenler meşru bir titizlik aramıyorlar, demagoji ve iftira peşindeler.
İsrail hükümetini eleştirmek ya da Filistin halkıyla dayanışma göstermek, kendi başına antisemitizm değildir. Remmo ile ilgili suçlamada bulunanlar hangi sözü veya eylemi kastettiğini, bunun neden antisemitik olduğunu belirtmelidir. Antisemitizmle etkili biçimde mücadele etmek ile bu kavramı sınırları sürekli genişletilen siyasi bir silaha dönüştürmek arasındaki fark budur. Fakat bu farktan neyin anlaşıldığını özellikle Gazze’de başlatılan ve hâlâ devam eden katliamlarda ve soykırım politikasında Almanya’da da kendini her gün göstermekte: Faşist İsrail devletini, Siyonizm’i, Netanyahu’yu kayıtsız şartsız desteklemeyen herkes antisemit ilan edilmekte.
Berlinli Yahudiler bu konuda tek sesle konuşmuyor. Almanya Yahudileri Merkez Konseyi, Sol Parti ile kurulacak bir hükümete karşı uyarırken, Berlin’de yaşayan 150’den fazla Yahudi kökenli ve tanınmış insan açık bir mektupla, böyle bir hükümetin kendi başına Yahudi yaşamını tehlikeye attığı iddiasına karşı çıktı. Güvenlik taleplerini uygun fiyatlı konut ve sosyal bir kent talebiyle birleştirdiler. Bu görüşlerin hiçbiri, Almanya Yahudileri Merkez Konseyi’nin aksine, bütün Yahudiler adına konuşmuyor. Bu nedenle hiçbir parti tercih ettiği koalisyonu kurmak veya engellemek için “Yahudi toplumunu” kendi siyasi malı gibi kullanamaz.
Sol Parti kendi sınavını da vermeli
CDU/CSU, SPD, Yeşiller ve AfD’yi eleştirmek yeterli değildir. Sol Parti, hükümet kurma baskısı altında kendi temel talebinden vazgeçmeyeceğini göstermelidir. Sol Partili bir belediye başkanı tek başına mülkiyet ilişkilerini değiştirmez. Koalisyon sözleşmesinde “uygun fiyatlı” sözünün sık sık geçmesi de kirayı düşürmez.
Bu nedenle hükümete girmeden önce açık yanıtlar gerekir: Toplumsallaştırma yasası ne zaman hazırlanacak? Hangi konutlar kapsama girecek? Tazminat nasıl hesaplanıp finanse edilecek? Yeni kamusal yapıları kim denetleyecek? Kiracılara hangi karar hakları tanınacak? Bir yasa hazırlanırken ve olası yargı süreçleri sürerken hemen ne yapılacak?
Sol Parti Berlin’de daha önce hükümette yer aldı ve bugün mücadele ettiği sonuçların ortaya çıkmasında payı bulunan kararları da üstlendi. Bu, bugünkü hedefinin değersiz olduğu anlamına gelmez; fakat sözünün daha sıkı sınanması gerektiği anlamına gelir. Burada meselenin özüne dokunmak gerekir: Hükümet etmek istemek, mevcut güç dengeleri altında sol politikalar uygulayabilmek demek değildir. Büyük mülk sahiplerinin gücünü sınırlandırmak isteyen bir partinin senatoda koltuklardan fazlasına ihtiyacı vardır: Örgütlü kiracılara, kamusal denetime ve koalisyon ortaklarıyla çatışmayı göze almaya.
Sol Parti dirençle karşılaşacaktır: Şirketlerden, federal hükümetten ve muhtemelen koalisyon ortaklarından. Geçmiş hükümet deneyimi, senatoda yer almanın tek başına sol politika anlamına gelmediğini kanıtlıyor. Kızıl Belediye Binası’na girmek uğruna toplumsallaştırmadan vazgeçerse rakipleri şunu öğrenmiş olacak: Yeterince baskı kurulduğunda bir seçim vaadi ortadan kaldırılabilir.
Berlin’in önünde açık bir tercih var. Kent, mülk sahipleri için kârlı bir iş alanı, giderek daha çok sakini içinse bir varoluş sorunu olarak kalan konut düzeniyle yönetilmeye devam edebilir. Ya da bu ilişkilere müdahale edilir.
Seçim sonrası histeri bu kararı bastırmak istiyor. Fakat her felaket uyarısının ardında son derece ayık bir endişe var: İnsanlar yaşadıkları konutlar üzerinde kendileri söz sahibi olmaya başlayabilir.
Berlin’in şimdi tam da bunu konuşması gerekiyor.
(CO/VC)






