Herhalde dünyada barışa ve demokrasiye en çok ihtiyaç duyan ülkelerin başında Türkiye, bunu isteyen halkların başında da Kürtler geliyordur.
Zira tarihsel geçmişinde de birçok savaşa, yıkıma, talana ve asimilasyona maruz kalmış olan bir bölgenin sakinleri olan Kürtler, yüzyıllardır devam eden bu politikalardan açıkça yorulmuş ve sıkılmış durumda. Dolayısıyla bu sürecin getirdiği havayla birlikte belki bu sefer ama uzun erimli bir şekilde dinleniriz umudu gün geçtikçe artıyor. Ancak bu umut, henüz koşulsuz bir güven getirmedi. Yani sürece olan destek ne kadar yüksekse ona olan güven o kadar düşük.
Her ne kadar sürecin tüm muhatapları tarafından güven arttırıcı adımlar gelse de sokakta yaşayan insanlar henüz ‘temkinli’ duruşunu değiştirmedi. Zira hala iktidar medyası olarak tanımlanan zümrenin ‘barış diline’ geçmemiş olması geniş toplumsal tabanda siyasal iktidarın politikasının değişmediği algısını güçlendiriyor. İktidar medyasının devlet politikalarını dile getirdiğini bilen bir halk için bu durum, önemli parametrelerden biri.
Bir başka güven kaybı yaşatan mesele ise Suriye. Çünkü Türkiye’de yaşayan Kürtlerin, Suriye’deki soydaşlarıyla köklü ve sarsılmaz bir duygusal bağı var. Bu sebeple Suriye’deki Kürtleri bombalayarak veya onları tehdit ederek Türkiye’deki Kürtlerle barışamazsınız. Bu bilinen tüm siyasi teamüllere de aykırıdır. En nihayetinde Suriye’deki Kürtler burada yaşayan Kürtlerin akrabaları. Bu gerçek ıskalandıkça, sürece olan güven istenilen düzeye gelmeyecek gibi görünüyor.
Demirtaş’ın tahliyesi, kayyumların sonsuza dek gönderilmesi, siyasi tutsakların serbest bırakılması veya ana dilin bir toplumsal hak olarak kabul edilmesi gibi başlıklar zaten kamuoyunun malumu. Ancak Kürtler her şeyden çok eşit yurttaş olmadıklarını düşünüyor ve bunu büyük bir itirazla dile getiriyorlar.
Eşit yurttaşlık bağlamında CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sürecin başında beyan ettiği ancak bir daha asla değinmediği ‘Kürtlere devlet vadediyorum’ sözü hala sokağın gündeminde. Zira Kürtler, her ne kadar kendi siyasi partilerine ve onun temsilcilerine bağlı olsa da birey olarak bu siyasi merkezden bağımsız karar alma ve bunu toplumsallaştırma noktasında çok örgütlü. Bu örgütlülüğün bir parçası olarak da CHP’nin sonuna kadar masada kalması politik ve stratejik bir bilinç olarak tanımlanmış durumda. Bunun en iyi pratiğini de 2019 yerel seçimlerinde İstanbul’da göstermişlerdi. Dolayısıyla çözüm süreci tüm hızıyla devam ederken özellikle CHP’nin içinde olmadığı bir sürecin kalıcı olmadığını da en iyi yine Kürtler biliyor ve sokakta bunu dile getiriyorlar. Sonuç olarak Kürtlerin CHP’ye verdiği bu paye onlara da önemli sorumluluklar yüklüyor ve bu sorumlulukları yerine getirmesi için bir yüzlerini de CHP’ye döndürmüş durumda.
Çözüm sürecinin bölgeye yansımasının ve güven sorunu yaratan bir diğer başlığı ise Cumhuriyetin kendi geçmişiyle yüzleşme iddiası. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 Temmuz günü partisinin Kızılcahamam’daki değerlendirme toplantısında söylediği; “Faili meçhuller, Beyaz Toroslar, yakılan köyler, bir gecede göçe zorlanan aileler yanlış uygulamalardan biriydi. Terörü bitirmek yerine büyüttü. Hataların bedelini hep beraber ödedik.” sözü bölgede müthiş bir karşılık buldu. Ancak “Kürtler’in yaşadığı hak ihlalleri sadece bu dönemin mi sonucu? Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP iktidarında geçen 25 yıllık zaman diliminde yaşanan ihlallerle de yüzleşmeyecek mi?” sorusu hala cevabını bulmuş değil. Esasen bu sorunun cevabı, iktidar açısından sürecin en önemli samimiyet testlerinden biri.
Yine sokağın en önemli başlığı, ülkenin batısına pompalanan ‘doğulu’ ve ‘Kürt’ algısının getirdiği sorunlar. On yıllardır devam eden ırkçı ve ötekileştirme propagandasının bir sonucu olarak Kürtler, hala yaşadıkları metropollerde ırkçı saldırılara uğramaya devam ediyor.
Pek tabii bir barış tesis edilecekse bu geniş toplumsal tabana yayılmalı tespiti neredeyse herkesin kabul ettiği bir gerçek. Bunun için DEM Parti’li seçilmişler, yöneticiler, gönüllüler ve partililer örgütlü oldukları tüm kentlerde, ilçelerde, köylerde, sokaklarda ve mahallelerde süreci anlatmaya ve halk buluşmaları yapmaya devam ediyor. Ancak sürecin en önemli muhataplarından ikisi olan ve son yıllarda ülkedeki kutuplaştırıcı siyasetin çıtasını yükselten AKP ve MHP’nin aynı inançla örgütlenmemesi ve süreci halka yeterince anlatmıyor oluşu toplumsal güveni sarsmaya devam ediyor. Açıkçası Erdoğan’ın Rize’de, Bahçeli’nin Osmaniye’de süreç mitingleri yapmıyor oluşu soru işaretlerini arttırıyor.
Sürecin getirdiği bir diğer önemli husus MHP lideri Devlet Bahçeli’nin süreci başlatan kişi olarak Kürtler arasında çok kısa süre içerisinde yakaladığı mesafeli popülerlik. Bu durum barış ihtimaline olan güveni artıran bir husus. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başından beri sürece olan mesafeli duruşu ve Bahçeli’nin söylemlerini dikkate almaması aynı oranda güven kırıcı olmaya devam ediyor.
Süreç başladığından bu yana aynı zamanda ittifak ortağı olan MHP Lideri Bahçeli’nin birçok söyleminin sahaya yansımaması önemli kırılmalar yaratıyor.
Nitekim Bahçeli’nin;
“Selahattin Demirtaş serbest bırakılmalı”, “Öcalan’a umut hakkı verilmeli”, “Ahmet Türk ve Ahmet Özer görevlerine iade edilmeli” ve “Kayyumlar son bulmalı” gibi sürece önemli bir ivme kazandıracak söylemlerinin iktidar tarafından kabul edilmeyerek hayata geçmemesi, Bahçeli’nin süreci başlatan kişi olarak Kürtler arasında çok kısa süre içerisinde yakaladığı mesafeli popülerliği aynı hızda düşürüyor. Sokakta Bahçeli için “söylemler çok güçlü ve olumlu ama dinleyen yok” fikri büyüyor. Bu durum açıkça MHP açısından sadece bölgede değil tüm ülkede bir itibar riski yaratıyor.
Sonuç olarak sürecin asli muhatabı olanların talebi net: “Barış, belli bir zümreye değil halk olarak benim yaşamıma somut olarak değerse ancak o zaman barış olur.”
(RUT/Mİ)




