Bu yılki Dünya Ekonomi Forumu (Davos 2026), "A Spirit of Dialogue" (Diyalog Ruhu) gibi ümit vaat eden bir tema ile başladı. Gelgelelim sonuç raporu ümitvar olmayı karşılayacak niteliklerden yoksun bir şekilde ortaya çıktı. Zira ilgili rapora öngörülebilir bir geleceği mümkün kılacak bir atmosferden ziyade azımsanmayacak derecede belirsizlik (uncertainity) duygusu hâkim oldu.
Uzun süredir uluslararası düzenin gidişatının bir göstergesi olma işlevi gören Münih Güvenlik Konferansı’nın (MSC 2026) bu yılki toplantısı da rutin bir kontrol muayenesinden çok küresel nizamda meydana gelen hasarı eşzamanlı gösteren bir check-up taramasını andırıyor. Toplantılara hâkim olan fikrin pek çok riskin gölgesinde "Under Destruction" (Yıkım Altında) başlığıyla ifade edilmiş olması da Davos’la arasından bir ay bile geçmeden uluslararası düzenin beklentilerinin ne kadar düştüğünün ayrı bir göstergesi olarak görülebilir.
Her ne kadar daha önceki toplantılarda Ukrayna’daki savaş, içe kapanma eğilimindeki Amerika Birleşik Devletleri ile daha iddialı bir Rusya ve Çin başlıkları daha önce de gündem bulsa da 2026 Münih buluşması aynı zamanda bu konferansı diğerlerinden farklı kılan eski düzenin yalnızca yıpranmadığının aynı zamanda rapor başlığının da işaret ettiği üzere artık "yıkım sürecinde" olduğunun açık biçimde ortaya konulması oldu.
"Artık var olmayan" dünya düzeni
Almanya Başbakanı Friedrich Merz, uluslararası düzendeki bu kırılmayı “on yıllardır süregelen dünya düzeni artık yok; yerini daha sert bir güç siyaseti çağı alıyor” sözleriyle özetliyor. Tek cümlede, uzun yıllar boyunca küreselleşme ve hukukun ham gücünün askeri gücü ve silah endüstrisini dizginleyeceğine inanan müttefiklerin bugün tanık olduğu kırılmayı ve tedirginliği dile getiriyor; zira tanklar ve gümrük duvarları yeniden diplomatik stratejilerin ana belirleyeni haline geliyor.
Merz’in Washington’a mesajı da benzer ölçüde net: İngilizceye geçerek, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yeni dönemde “tek başına hareket edebilecek” kadar güçlü olmayacağını vurguluyor ve “biz Avrupalılar üzerimize düşeni yapıyoruz” diyerek sorumluluk paylaşımına hazır olduklarını ifade ediyor. Bu söylem, bir iltifattan ziyade uyarı niteliği taşıyor: Avrupa, daha fazla yük almaya istekli; ancak bunun karşılığında himaye edilen bir bölge değil, eşit düzeyde stratejik ortak muamelesi bekliyor.
Macron’un Avrupası: Müttefik, yama değil
Merz teşhis koyarken, Emmanuel Macron tedavi reçetesini sunmaya çalışıyor. Macron’a göre Avrupa “harekete geçmek” zorunda; ABD’nin güvenlik garantilerinin pasif tüketicisi değil, saygın ve eşit statülü bir ortağı olmalı. Mesajı sade ama iddialı: Bu Avrupa, “ABD için iyi bir müttefik ve ortak” olmayı sürdürecek, ancak özellikle teknoloji devleri ve sosyal medya platformlarının düzenlenmesi söz konusu olduğunda “saygı görmeyi” talep ediyor.
Macron, Trump yönetiminin ifade özgürlüğünü sınırladığı iddiasıyla hedef aldığı Dijital Hizmetler Yasası’nı savunurken, “İfade özgürlüğünün olduğu yerde hem saygı hem de kurallar vardır” ifadesini kullanıyor. Daha da ileri giderek, on yıl önce marjinal sayılabilecek öneriler dile getiriyor: “Tek kişiye tek hesap” ilkesi, dezenformasyona karşı daha sert yaptırımlar ve algoritmalarda daha fazla şeffaflık gibi düzenlemeleri, yalnızca dijital yönetişim değil, doğrudan güvenlik politikası araçları olarak çerçeveliyor.
Bu yaklaşımın alt metni net: Paris için teknoloji yönetişimi artık teknik bir alt başlık değil; savunma, sanayi ve bilgi alanında Avrupa’nın “stratejik özerklik” hamlesinin ayrılmaz bir parçası. Manipülasyon ve dış müdahale kaygılarının arttığı bir dönemde bu çizgi, kamuoyunda karşılık bulmaya aday. Ancak aynı zamanda, ifade özgürlüğü ve platform gücü etrafında zaten belirginleşen transatlantik ayrışmayı derinleştirme potansiyeli de taşıyor. Yani, mesele yine dönüp dolaşıp “özgürlük”, daha doğrusu dijital ortamda “ifade özgürlüğü” mü yoksa “güvenlik” mi sorunsalına geliyor.
Ukrayna yeniden merkeze yerleşiyor
Düzen ve özerklik tartışmalarının ortasında Ukrayna, Münih’te hem ahlaki hem de stratejik ağırlık merkezi olmayı sürdürüyor. Volodymyr Zelenskyy, Almanya’ya yeni drone teklifi için teşekkür ederken, Avrupalılara Ukraynalı askerlerin “cephede” olduklarını ve “canlarını verdiklerini”, ortakların ise “onlara destek olabileceklerini” hatırlatıyor; bu vurgu, kaynakla desteklenmeyen söylemin dayanışma olamayacağına dair keskin bir uyarı niteliği taşıyor.
Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius’un sözleri de benzer bir açıklık içeriyor: Berlin’in “Ukrayna’ya desteğini sürdürdüğünü” vurgularken, Almanya’nın “sahadaki çatışmalardan elde edilen büyük miktarda veri ve deneyimden de faydalandığını” açıkça dile getiriyor. Bu, Ukrayna’ya verilen desteğin yalnızca fedakârlığa değil, aynı zamanda geleceğin Avrupa savunma kabiliyetleri için bir tür “canlı laboratuvara” dayandığını itiraf eden nadir açıklamalardan biri.
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ise farklı bir gerçekçilik tonu ekliyor: Avrupa’nın “sözlerinin kimi zaman bütçe tahsisatlarından daha güçlü olduğunu” belirtiyor. Büyük lafların kolayca havada uçuştuğu bir platformda, bu sakin cümle, Münih’in asıl sınavının bildirilerle değil, savunma harcamaları ve mühimmat üretim kapasitesiyle verileceğini hatırlatıyor.
Hibrit savaş ve teknoloji cephesi
Plenuma damga vuran konuşmalar genel çerçeveyi çiziyorsa, istihbarat servisleri ve teknoloji panelleri yeni çatışma hatlarını netleştiriyor. Almanya Federal İstihbarat Servisi Başkanı Martin Jäger, Rusya’nın hibrit savaşının üç temel hedefini sıralıyor: Transatlantik ittifakı bölmek, seçim manipülasyonları yoluyla daha fazla Rusya yanlısı hükümetin oluşumuna katkı sunmak ve AB üyesi ülkeler arasındaki gerilimi körükleyerek Brüksel’i işlevsiz hale getirmek. Bu hedeflerin hiçbirinin bir tankın sınırı geçmesini gerektirmemesi, buna karşılık doğrudan caydırıcılığın temelini hedef alması dikkat çekici.
Jäger’in vardığı sonuç hem gerekli hem rahatsız edici: Servisinin bu kampanyalara karşı “daha operasyonel” hale gelmesi gerektiğini ve hükümetlerin, kamuoyunun “görünürde ilgisiz” hibrit faaliyetlerin aslında koordineli bir şekilde yürütülen düşmanca eylemler olduğunu kavramasına yardımcı olacak “tüm hükümeti kapsayan” bir yaklaşım benimsemek zorunda olduğunu savunuyor. Bu, yalnızca yetki genişletme talebi değil; vatandaşların bilgi alanında daha görünür bir güvenlik varlığını kabullendiği yeni bir toplumsal dayanıklılık sözleşmesi çağrısı.
İstihbarat dünyasının ötesinde teknoloji, bu yıl Münih gündeminin merkezine yerleşmiş durumda. Siber riskler, dijital altyapı ve yapay zekâ gibi yeni teknolojiler, programda “füzelerle birlikte” anılıyor; bu da Avrupa’nın teknolojiye bakışındaki kaymayı gösteriyor: Artık ikinci planda değil, stratejik öncelik sıralamasında üst sırada. Avrupa’daki karar alıcılar yapay zekâ ve siber dayanıklılığı “temel ulusal güvenlik meselesi” olarak tanımlarken, siber güvenlik alanında AB damgalı bir “kendi Five Eyes’ımız” (FVEY; ABD, İngiltere, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda arasındaki istihbarat iş birliği) modelini tartışmaya açmış bulunuyor. Tabii bu arada SIGINT (signals intelligence, yani elektronik haberleşme ağındaki istihbarat) ve HUMINT (human intelligence ile insanların karşı-istihbarat, siber operasyonlar ve tehdit değerlendirmeleri) gibi istihbarat yöntemlerinin şimdilik en azından Avrupa ülkeleri arasında bir iş birliği ile daha verimli hale getirilmesi ümit edilmekte.
Bu vizyon, beraberinde zor sorular da getiriyor. Daha fazla bilgi paylaşımı ve koordinasyon, Avrupa’nın elini kuşkusuz güçlendirebilir; ancak veri koruma standartları, demokratik denetim mekanizmaları ve güvenlik–özgürlük dengesi konusunda yeni gerilimleri de tetikleyebilecek bir potansiyel taşımakta. Münih’te açılan tartışma, kapalı bir dünyada liberal demokrasilerin açık toplumları korumak için ne kadar ileri gidebileceğine dair çok daha uzun soluklu bir müzakerenin başlangıcı niteliğinde.
Batı’nın güven krizi
Bu yılki Münih Güvenlik Raporu’nda öne çıkan tespitlerden biri, Batı’nın karşı karşıya olduğu en büyük tehdidin artık dış düşmanlar değil, “kendi birliğine, meşruiyetine ve kurduğu düzene olan inancına yönelik erozyon” olduğu. Bu değerlendirme, ABD’deki siyasi kutuplaşmadan Avrupa’daki bütçe yorgunluğuna ve Küresel Güney’de Batı’nın çifte standartlarına dair artan kuşkuculuğa kadar geniş bir yelpazeye işaret ediyor.
“Yıkım Altında” başlığı da bu ikili krizi yansıtıyor: Bir yandan normlara dönük dış saldırıları, diğer yandan etkili yanıt üretmeyi zorlaştıran iç güven kaybını anlatıyor. Merz’in Donald Trump’ın geçmişte Grönland’a yönelik çıkışları karşısında “Avrupa dayanışmasını” övmesi, aslında bu dayanışmanın yeni bir transatlantik çalkantı dönemine dayanıp dayanamayacağı sorusunu ima ediyor. Macron’un Avrupa’nın “harekete geçmesi” gerektiğini, aksi takdirde kendi değerini yitireceğini vurgulaması da egemen bir aktör olarak kalabilmek için zamanın daraldığına işaret ediyor.
Bu çerçevede, 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nın asıl mesajı parlak sloganlarda ya da zafer anlatılarında saklı değil. Zira hibrit savaş tehdidi Avrupa’yı belki de tarihinde ilk defa savaş gemileri, uçaklar veya tankların olmadığı bir savaş karşısında ne yapacağını bilmez bir halde panik haline sokmakta. Bu panik halinin defi için yapılması gerek ise rahatsız edici ama ertelenemez bir dizi ödev gibi gözükmekte: Avrupa’nın Ukrayna’dan savunma harcamalarına ve sanayi kapasitesine uzanan alanda söylemiyle bütçesini uyumlu hale getirmesi; transatlantik ortakların, otoriter bilgi savaşına karşı ortak cepheyi zedelemeden teknoloji yönetişimi ve ifade özgürlüğü konusundaki ayrışmalarını yönetmeyi öğrenmesi; Batılı demokrasilerin, seçim müdahaleleri, enerji şantajı ve siber sabotaj gibi hibrit tehditlerin barış ile savaş arasındaki çizgiyi zamansal olarak bulanıklaştırdığı yeni döneme kurumsal olarak uyum sağlaması.
Ve belki de en önemlisi, Batı’nın yalnızca savunmacı reflekslere dayanmayan, proaktif ve kapsayıcı bir amaç duygusunu yeniden inşa etmesi. “Yıkım altında” bir dünyada tempoyu otoriter rejimler belirler, demokrasiler ise zararı sınırlamakla yetinir. Münih’in sunduğu imkân, hâlâ bu gidişatı tersine çevirebilecek bir düşünce ve eylem atölyesi olabilmesinde yatıyor; bu kez güç politikası, dijital cepheler ve toplumsal dirençlilik aynı masa üzerinde, birlikte tasarlanmak zorunda. Batı, yıkılmakta olduğunun farkına varmış ve bunu geciktirebilmenin çarelerini arıyor ama geri kalan ülkeler yıkılmakta olan bir uluslararası düzenin enkazı altında kalacaklarının farkında bile değiller.
(AMY/AB)







