Yaşamakta olduğum Kuzey Bask’ta zaman zaman buranın gündelik hayatına, kolektif emek süreçlerine, doğal yapısına dair yazılar yazıyorum (1). Bu çalışma da bunlardan bir tanesi olacak. Kuzey Bask’ın iki büyük şehri olan Bayonne ve Biarritz dışına doğru yol aldığında yolculuğun, geniş yeşil alanlarda, doğanın içinde Bask mimarisinin en güzel örneklerini izlemeye başladığın bir seyir alanına dönüşmeye başlıyor adeta. Karşına çıkan çiftliklerden bu bölgenin önemli üretim alanlarından birinin de tarım ve çiftlik hayatı olduğunu görüyorsun.
Bu üretim alanlarının önemli bir kısmı geniş ailelerin dâhil olduğu kolektif bir emekle işletilmektedir. Bölge halkı, özellikle de kapitalist büyük üretim firmalarının bölgeye girişine karşı her zaman bir mücadele içinde olmuş. Mümkün olduğunca kendi hayatlarını, kendi kolektif üretim ilişkileri üzerinden örgütleyerek sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu üretim alanlarının önemli bir kısmı, geniş ailelerin ve yerel toplulukların dâhil olduğu kolektif bir emek süreciyle işletiliyor.
Burada tarım ve hayvancılık yalnızca geçim sağlamanın bir biçimi değil; aynı zamanda toprağın, hayvanların, emeğin ve gündelik hayatın birlikte örgütlendiği bir yaşam kültürünün parçası. Bölge halkı, özellikle küçük üreticilerin yaşam alanlarını daraltan ve yerel üretim biçimlerini giderek piyasanın kurallarına bağımlı hâle getiren büyük kapitalist üretim firmalarının bölgeye girişine karşı uzun süredir çeşitli mücadeleler yürütüyor. Mümkün olduğunca toprağı ve üretimi kendi ellerinde tutmaya, emeği ortaklaştırmaya ve gündelik hayatlarını yerel dayanışma ilişkileri üzerinden sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu nedenle burada karşılaştığımız çiftlikler yalnızca üretimin yapıldığı mekânlar değil; aynı zamanda ailelerin, komşuların ve yerel toplulukların birbirine eklemlendiği, ortak emeğin ve dayanışmanın gündelik hayat içinde yeniden üretildiği küçük yaşam alanları olarak da okunabilir.
Kuzey Bask’ın üç bölgesinden biri olan Soule bölgesinin Kürt sakinlerindenim. Burada sayı olarak bir elin beş parmağını geçmesek de Kürt-Bask halklarının ortaklıkları üzerinden geniş bir alana sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Burada yaşamaya başladığım zamandan bu yana kendimi de bu ortak hayatın içinde biri olarak bilirim. Zira beni bölgeyle, yani Bask halkıyla, dili ve kültürüyle birlikte buradaki üretim ilişkileriyle de tanıştıran Joseph’in kendisi, halklararası kültürlerin bir köprüsü adeta.

İki fakülte mezunu, yedi yabancı dil —benimle tanıştıktan sonra bu dillere Kürtçeyi de dâhil etti— bilen eko-anarşist Joseph, kendi kişisel yolculuğunun deneyimlerinden hareketle büyük şehirlerde bir yaşam ve üretim alanı kurmak yerine sonunda buraya yerleşir. Kendi yaşam ritmine ve üretim ilişkilerine en uygun meslek olarak da çobanlığa başlıyor. Paris, Madrid, Prag’daki üniversite eğitimlerinden sonra hayalindeki meslek olan çobanlık için önce yeni bir eğitim alarak bölgeye yerleşiyor. Fransa’da profesyonel olarak çobanlık (berger/bergère) yapmak için tek bir zorunlu diploma yok; ancak özellikle bir işletmede çalışmak veya ileride kendi sürünü kurmak istiyorsan tarım alanındaki mesleki eğitimleri alman gerekiyor.
Métiers de l’agriculture/Tarımla ilgili meslekler, Fransa’da tarım ve hayvancılık alanına giriş için temel mesleki eğitimlerden biridir. Hayvan bakımı ve beslenmesi, ahır ve çiftlik işleri, tarımsal ekipmanların kullanımı gibi temel becerileri kazandırır. Çobanlık mesleğine yönelmek isteyenler için de başlangıç düzeyinde uygun bir eğitim seçeneğidir. Bu eğitimden sonra Joseph, yazları sezonluk olarak çobanlık yapmaya başladı. Mesleğine hâkim olduktan sonra da komşusu, yoldaşı Monique’in sürüsünün yeni sorumlusu oldu. Bu süreç içinde gelişmeleri yakından takip eden biri olarak burada çiftlik ve sürü sahibi olmanın birçok ayrıntısını da yakından gözlemlemek durumunda kaldım. Bütün bu süreçlerin en heyecanlı zamanı da benim için her yaz dört ay boyunca sürülerin götürüldüğü dağ/yayla hayatının kendisi oldu.
Les Pyrénées dağlarının iki tarafında —resmî olarak İspanya’nın kuzeydoğusu ve Fransa’nın güneybatısı— bulunan bu yaylalarda koyun, inek ve at sürülerini yılın dört mevsiminde görmek mümkün. Fakat burada hayvancılık yalnızca toprağı işlemek, hayvan yetiştirmek ve geçimini sağlamak anlamına gelmiyor. Bütün bu süreç içindeki gözlemlerimden ve kendileriyle yaptığım tartışma ve sohbetlerden öğrendiğim kadarıyla, Bask halkı için hayvancılık, doğayla kurulmuş kadim bir ilişkinin hâlâ yaşayan biçimlerinden biri. Dağlar, meralar, sürüler ve insan emeği birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş durumda. Bir koyunun doğumundan yaylaya çıkışına, sürünün dağ yollarındaki hareketinden kışın yeniden köylere dönüşüne kadar uzanan bu döngü, aynı zamanda bu coğrafyanın kültürel hafızasını da taşıyor.
Sürülerin yaylaya gidişi ve dönüşü adeta bir festival şeklinde devam ediyor. Buna burada transhumance, yani yaylacılık deniyor. Transhumance’ın tarihleri bellidir (2). Bu tarihler 2026 için yaylaya gidişte 31 Mayıs-6 Haziran, dönüşlerde de 19-20 Eylül oldu. Aylarca önceden ev halkının tamamının katılımıyla hazırlıklar başlar. Sürülerin hangi gün yola çıkacağı, hangi patikalardan geçeceği, hangi meralarda konaklayacağı ve dağda geçireceği ayların hazırlığı birer birer yapılır (3).
Fakat bu gidiş ve dönüş yalnızca çobanın ve sürünün meselesi değildir. O gün geldiğinde köyün ritmi değişir. İnsanlar yolların kenarında toplanır, çocuklar sürülerin geçişini izler, dostlar ve komşular birbirine kavuşur; kimi zaman şarkılar söylenir, yemekler hazırlanır, sofralar kurulur. Dağdan dönen sürülerle birlikte yalnızca hayvanlar değil, yazın hikâyeleri, dağın kokusu, peynirin tadı ve aylar boyunca biriktirilen ortak deneyim de köye geri gelir. Nitekim Soule’de transhumance için düzenlenen şenliklerde müzik, dans, yerel buluşmalar ve ortak kutlamalar bu dönüşü toplumsal bir ritüele dönüştürüyor.

Bu nedenle transhumance’a yalnızca hayvanların mevsimsel hareketi olarak bakmak eksik kalır. O, burada insanla hayvanı, köyle dağı, üretimle kültürü birbirine bağlayan yaşayan bir takvimdir. Hangi tarihte dağa çıkılacağını bilmek kadar, hangi tarihte birlikte karşılanacağını bilmek de önemlidir. Sürünün dönüşüyle köy yeniden kalabalıklaşır; uzun bir yazın ardından insanlar birbirlerine, hayvanlar kendi ağıllarına, hayat da kendi ritmine kavuşur. Belki de bu yüzden Bask coğrafyasında yaylacılık, geçmişten bugüne taşınan bir üretim biçiminden çok daha fazlasıdır: toplumsal hafızanın, dayanışmanın ve doğayla kurulan ortak hayatın her yıl yeniden kurulan şölenidir.
Belki de bu yüzden yaylada karşılaştığım, serbestçe dolaşan her bir sürü bana yalnızca hayvanları değil, bu toprakların insanlarını da hatırlatıyor. Çünkü burada koyunların, atların, ineklerin geçtiği patikalar insanların da yüzyıllardır kullandığı yollar; bugün hayvanların otladığı meralar, geçmiş kuşakların emeğiyle biçimlenmiş ortak yaşam alanlarıdır. Hayvancılığın hâlâ güçlü biçimde sürdürülmesi, Bask halkının yalnızca ekonomik varlığını değil, dilini, kültürünü, dayanışma biçimlerini ve doğayla kurduğu ilişkiyi de koruyan unsurlardan biridir. Dağda geçirilen o uzun yaz aylarında insan, aslında yalnızca bir sürünün değil, çok daha eski bir hayat biçiminin peşinden yürüdüğünü fark ediyor.
(*) Kuzey Bask’ta yaşadığım bölgeyi her defasında yazdığımda kendimi bir çatışma hâli içinde buluyorum. Özellikle de buranın temel üretim alanı olan çiftlik hayatını ve hayvancılığı yazarken bunları yaşıyorum. Bu üretim ilişkilerinin içinde elbette bir hayvan emeği sömürüsü var. Burada vejetaryen ve vegan politikaları tartışmak istediğim zamanlar da oldu. Ortaklaşmadığımız çok şey oldu. Burada toprak, tarım ve çiftlik hayatı geleneksel bir üretim alanı olarak tarif ediliyor. Ben de bunları yansıtmaya çalışıyorum.
(2) La transhumance dans les Pyrénées - Camping Pyrénées Les 3 Vallées Argelès-Gazost
(3) Fête de la transhumance in LICQ-ATHEREY (64) - EDITION 2026 TERMINEE
(EJA/NÖ)







