Başaran'a, Gökay'a özgürlük
Onlar,
Epeydir unutulmuş bir sendikacılık pratiğini yeniden hatırlattılar.
Makam odalarından değil; işçilerin arasında, sokakta, yolda, parkta, meydanda ısrarla, pes etmeden sendikacılık yaptılar.
Sahici.
Güven verici.
Kararlı.
Hak arayan işçilerle yan yana, omuz omuza, geceler ve günler boyunca, güneşin ve yağmurun altında oldular.
İşçinin sesinin duyulmadığı yerde ses oldular.
Görülmeyen mücadeleyi görünür kıldılar.
Yeri geldi, ülke gündemini belirlediler.
Direndiler.
Kazandılar.
Kimi zaman verilen sözler tutulmadığında yeniden düştüler yollara.
Başaran Aksu ve Gökay Çakır, işçilerin hakları için mücadele ederken sayısız kez gözaltına alındılar. Her gözaltı sonrasında geri çekilmediler, “Yorulduk.” demediler.
Kaldıkları yerden yeniden başladılar.
Yılmadılar.
Pes etmediler.
Vazgeçmediler.
Çünkü onların sendikacılık anlayışında mücadele, bir meslek ya da bir iş değildi. İşçinin ekmeği, onuru ve geleceği için verilmesi gereken soylu bir kavgaydı.
Koca koca sendikaların sustuğu, mücadele etmek yerine yasak savma anlayışıyla hareket ettiği zamanlarda onlar, işçilerin kavgasını büyüttüler.
Defalarca Ankara yollarına düştüler.
Parklarda sabahladılar.
Geceleri işçilerle birlikte geçirdiler.
Gündüzleri yine işçilerin yanında oldular.
Bazen bir pankartın arkasında, bazen bir fabrikanın önünde, bazen bir yol kenarında…
Bazen sarı baretlerini vura vura haklarını istediler.
Şimdi yüksek sesle sormalıyız:
Sendikacılık yapmak, hak aramak, bunda ısrar etmek suç mu?
İşçilerin taleplerini dile getirmek suç mu?
Onlar her defasında madencilerin yanında durdular.
Haklarını isteyen emekçilerle birlikte yürüdüler.
Taleplerini duyurmaya çalıştılar.
Sendikacının görevi, işçiyi, emekçiyi savunmak değil midir zaten.
Onlar kolayı seçmediler.
Baskılara boyun eğmediler.
Geri adım atmadılar. Kararları, direnen işçilerle birlikte aldılar.
Verdikleri sözleri tuttular.
Bu nedenle onların mücadelesi yalnızca iki kişinin hikâyesinden ibaret değildir.
Bugün onları tutuklayarak mücadele alanından uzaklaştırabileceklerini düşünenler, belki de en önemli şeyi gözden kaçırıyorlar:
Mücadele, yalnızca mücadele edenlerden ibaret değildir.
Onlarla birlikte yürüyen, direnen madenciler vefalıdır.
Onlardan cesaret alan emekçiler yaşadıklarını unutmaz.
Buzu kıranların, yolu açanların ardından yürüyenler mutlaka çıkacaktır.
Ve mücadelenin seyir defteri, yolu açanları unutmaz.
Tarih de unutmaz. Ötesi gururla not eder.
Bugün Başaran Aksu ve Gökay Çakır dört duvar arasında olabilir.
Ama onların mücadelesi dört duvar arasına sığmaz.
Tam da bu nedenle bugün yapılması gereken, Başaran ve Gökay’ın mücadelesini daha fazla sahiplenmektir.
İşçilerin, emekçilerin, sendikacıların hak arama mücadelesini kriminalize etmeye çalışanlara inat, onların yanında daha güçlü durmalıyız.
Çünkü bugün mesele yalnızca Başaran ve Gökay değildir.
İşçinin örgütlenme hakkıdır.
Mesele, hak aramanın suç olmadığıdır.
Mesele, emeğin ve alın terinin değersizleştirilmesine karşı söz söyleyebilmektir.
Ve yarın başka işçiler, başka emekçiler haklarını aradığında, “Başaran ve Gökay gibi sendikacılar da var.” denilmesidir.
Başaran’ın özgürlüğü, Gökay’ın özgürlüğü yalnızca onların özgürlüğü değildir.
Bu, işçinin mücadele hakkının özgürlüğüdür.
Bu, sendikacılığın özgürlüğüdür.
Bu, hak arama iradesinin özgürlüğüdür.
O yüzden bugün daha yüksek sesle söylemeliyiz:
BAŞARAN’A ÖZGÜRLÜK!
GÖKAY’A ÖZGÜRLÜK!
(RU/Mİ)