Barış ertelendiğinde yalnızca silahların susması gecikmez. Kimin bekleyeceğine, kimin karar vereceğine ve ortak geleceğin hangi koşullarda kurulacağına da karar verilir. Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum Süreci etrafındaki temel gerilim, atılmayan adımlardan ibaret değil. Asıl mesele, silahların bırakılmasının hangi siyasal değişimle tamamlanacağı ve bu değişimin koşullarını kimin belirleyeceği. Barışın ne zaman kurulacağı kadar, nasıl bir siyasal ilişkiyi mümkün kılacağı da tartışmanın merkezinde.
Silahsızlanma yönünde adımlar atıldı, Meclis’te çerçeve yasa kabul edildi. Ancak silahların bırakılmasıyla Kürt meselesinin demokratik çözümü arasındaki ilişki henüz açıklığa kavuşmuş değil. Yasa, belirli koşulların gerçekleşmesinin ardından uygulanacak hukuki işlemleri tanımlıyor; çatışmayı tarihsel olarak üreten siyasal ilişkilerin nasıl değişeceğine ilişkin kapsamlı bir çerçeve ise ortaya konmuş değil. Silahsızlanma sonrasındaki hukuki işlemler belirli koşullara bağlanırken demokratik dönüşümün kapsamı ve takvimi belirsiz kalıyor.
Mehmet Uçum’un süreci “çözüm süreci” değil, “geçiş süreci” olarak tanımlaması bu ayrımı görünür kılıyor. Geçiş kavramı kendi başına kapsamlı bir barışın karşıtı değildir. Silahlı çatışmadan siyasal ilişkilere yönelmek, çatışma çözümünün bir aşaması olabilir. Belirleyici olan, geçişin hangi hedefe yöneldiği, neleri kapsadığı ve tamamlandığına kimin karar verdiğidir.
Uçum’un demokratik reformları ve yeni anayasa çalışmalarını geçişin tamamlanmasından sonraki bir aşamaya yerleştiren yaklaşımı, tartışmayı bir adlandırma meselesinin ötesine taşıyor. Silahsızlanmanın koşulları somutlaştırılırken demokratik dönüşümün daha sonraya bırakılması, iki sürecin aynı anda ilerlemediğini gösteriyor. Bir taraftan yerine getirilmesi beklenen yükümlülükler bugünden tanımlanırken diğer taraftan devletin hangi değişimleri üstleneceği geleceğe bırakılıyor. Böylece geçişin sınırlarını belirleme yetkisi de büyük ölçüde devlette kalıyor.
Buradaki mesele, bütün değişimlerin aynı anda gerçekleşmesi gerektiği iddiası değil. Aşamaların birbirini izlemesi mümkündür. Ancak ilk aşamanın yükümlülükleri açıkça belirlenirken ikinci aşamanın başlangıcı belirsiz koşullara bağlanırsa geçiş, demokratik dönüşüme açılan bir yol olmaktan çıkıp dönüşümü ertelemenin aracına dönüşebilir. Geçişin tamamlandığını ilan etmek ile barışın toplumsal ve siyasal koşullarını oluşturmak aynı şey değildir. İlkini mümkün kılan ölçütler açık, ikincisini güvence altına alan irade ve mekanizmalar belirsiz kaldığında, aşamalar arasındaki sıra tarafsız bir takvim olmaktan çıkar.
Çatışma çözümü, silahların susmasını sağlamakla tamamlanmaz. Şiddeti sona erdirmek ile şiddeti yeniden üreten siyasal koşulları değiştirmek birbirine bağlı, fakat farklı hedeflerdir. Silahsızlanma ikinci hedefin önünü açabilir; onu kendiliğinden gerçekleştiremez. Kimlik ve dil hakları, siyasal temsil, eşit yurttaşlık, özgür örgütlenme ve ortak karar süreçlerine katılım gibi meseleler sonraki aşamaya bırakıldığında çatışma sona erse bile onu besleyen ilişkiler varlığını sürdürebilir.
Bu nedenle demokratik reformları daha sonraki bir aşamaya bırakmak yalnızca zamanlamayla ilgili değildir; çözümün kapsamını da belirler. Yeni anayasa çalışmalarının ayrı bir müzakere alanı olması savunulabilir. Ancak Kürt meselesinin demokratik çözümü ile anayasal düzenin dönüşümü birbirinden bütünüyle bağımsız değildir. Anayasal düzenin hangi eşitsizliklere yanıt vereceği, hangi hakları güvence altına alacağı ve kimlerin deneyimlerini esas alacağı, barışın dışında tutulabilecek teknik sorular değildir. Kimlik ve eşitlik meselelerinin hangi siyasal başlık altında konuşulacağına karar vermek, bu meselelerin nasıl anlaşılacağını ve hangi çözümlerin meşru kabul edileceğini de etkiler.
Öcalan’ın statüsü, geçişin siyasal niteliğini açığa çıkaran temel meselelerden biridir. Uçum’un, Öcalan’ın süreçte üstleneceği rolün hükümlü statüsünü değiştirmeyeceği ve infaz sürecini askıya almayacağı yönündeki açıklaması, siyasal katkı ile özgürlük arasındaki sınırı ortaya koyuyor. Sürece katkısı beklenen temel aktörün hangi koşullarda konuşabileceği, kimlerle iletişim kurabileceği ve müzakereye nasıl katılabileceği, katkısının kendisinden ayrı düşünülemez.
Öcalan’ın özgürlüğünü yalnızca sürecin sonunda değerlendirilecek bir hukuki sonuç olarak ele almak, sorunu eksik tanımlar. Mesele bir kişinin statüsünün ötesinde, siyasal muhataplığın hangi koşullarda kurulacağıdır. Bir aktörün katkısı kabul edilirken özgürlüğü ve siyasal hareket alanı çözümün dışında tutuluyorsa muhataplık belirli bir işleve indirgenmiş olur. Oysa müzakere yalnızca taraflardan beklenen katkılarla değil, bu katkıların mümkün olduğu koşullarla da ilgilidir. Özgürlük, çözümün tamamlanmasından sonra verilecek bir karşılık değil, çözümün nasıl kurulacağını belirleyen koşullardan biridir.
7595 sayılı Kanun’un kapsamı da sürecin sınırlarını anlamak bakımından önem taşıyor. Kanun, örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve silahların teslim edildiğinin ilgili kurumlarca tespit edilmesi, bu tespitin MGK kararıyla teyit edilip yayımlanması sonrasında uygulanacak belirli hukuki işlemleri düzenliyor. Ancak Kürt meselesinin tarihsel nedenlerinin giderilmesi, demokratik temsilin önündeki engellerin kaldırılması ve siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması konusunda kapsamlı bir dönüşüm çerçevesi oluşturmuyor. Bir çerçeve yasadan bütün sorunları çözmesi beklenemez. Bununla birlikte düzenlenen hukuki sonuçlarla kapsam dışında kalan meseleler arasındaki fark, çözümün nasıl tasarlandığını anlamak açısından önemlidir.
Burada devletin dönüşümü meselesi belirleyici hâle geliyor. Cumhuriyet boyunca Kürtlerin siyasal varlığı çoğu zaman devletin birliği ve güvenliği üzerinden ele alındı. Kimlik, dil, temsil ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olma talepleri, eşitliğin olağan unsurları olarak değil, devletin belirlediği sınırlar içinde yönetilecek meseleler olarak görüldü. Bu tarihsel yaklaşım yalnızca hakların kullanımını sınırlamadı; hangi taleplerin meşru sayılacağına karar verme yetkisini de devletin elinde topladı.
Demokratik çözüm, yalnızca bu taleplere verilecek yanıtların genişlemesini değil, yanıtları belirleyen ilişkinin dönüşmesini de gerektiriyor. Eşitlik, güçlü olanın diğerine uygun gördüğü hakları tanımasından ibaret değildir. Farklı siyasal öznelerin ortak geleceğin kuruluşunda söz ve karar sahibi olabilmesidir. Devletin belirlediği çerçeve içinde hakların genişletilmesi önemli olabilir; fakat çerçevenin kendisi tartışmaya kapalı kaldığında eşitliğin sınırlarını belirleme yetkisi de değişmeden kalır. Bu nedenle barışın ölçüsü yalnızca hangi taleplerin karşılandığı değil, taleplerin hangi siyasal ilişki içinde ele alındığıdır.
Bu değişimin toplumsallaşması da gerekir. Toplum, kendisi adına yürütülen sürecin sonuçlarını bekleyen konumda kaldığında barış ortak yaşamı yeniden kuran bir deneyime dönüşemez. Kürtlerin ve Türkiye’deki farklı toplumsal kesimlerin yalnızca alınan kararların sonuçlarından haberdar olması değil, kararların oluşumuna katılabilmesi gerekir. Toplumsallaşma, önceden belirlenmiş bir sürecin topluma anlatılması değil, toplumun kendi talepleriyle sürecin yönünü etkileyebilmesidir. Aksi durumda barış, toplumsal dönüşümün ortak zemini olmaktan çok, siyasal aktörler arasında yürütülen ve sonuçları topluma bildirilen bir süreç olarak kalır.
“Geçiş süreci” tanımının asıl sınavı, silahsızlanmanın hangi tarihte tamamlanacağıyla sınırlı değil. Geçişin tamamlandığına kimin karar vereceği kadar, bu kararın ardından hangi hakların güvence altına alınacağı, hangi siyasal engellerin kaldırılacağı ve devletin hangi dönüşümleri üstleneceği de belirleyici. Demokratik reformların sonraki aşamaya bırakılması, o aşamanın kendiliğinden geleceğini garanti etmez. Bu aşamaya geçişi güvence altına alan açık bir siyasal irade ve hukuki çerçeve bulunmadığında, geleceğe bırakılan dönüşüm süresiz bir bekleyişe dönüşebilir.
Barışın ertelenen zamanı burada başlıyor: Silahsızlanmanın koşulları tanımlanırken siyasal özgürlüklerin ve demokratik dönüşümün zamanı belirsiz bırakılıyor. Böylece geçişin ne zaman biteceği konuşuluyor, fakat barışın hangi ilişkiler üzerine kurulacağı sorusu geri plana düşüyor. Bu, yalnızca bir zamanlama sorunu değil; bugünün yükümlülüklerini somutlaştırırken gelecekteki değişimin sınırlarını açık bırakan bir siyasal tercih meselesidir.
Barış, güvenlik koşulları yerine getirildikten sonra sunulacak bir ödül ya da gelecekteki reformların vaadi değildir. Silahların susmasıyla özgürlüğün, eşitliğin ve ortak karar hakkının güvence altına alınması birbirini tamamlayan süreçler olarak ilerlemediğinde geçiş, mevcut düzenin sınırlarını aşmak yerine onları yeniden üretebilir. Asıl soru, geçişin ne zaman tamamlanacağı değil, bu geçişin sonunda kimin hangi haklara kavuşacağı ve ortak geleceğin kuruluşunda kimin söz sahibi olacağıdır. Barış, bir aşamanın sona ermesiyle değil, insanların kendi geleceklerini belirleme koşullarının değişmesiyle başlar.
(TAA/HA)






