Zenon’un günümüze kadar ulaşmış meşhur paradoksları var. Bunlar arasından en bilineni Aşil ve Kaplumbağa paradoksudur. Hikâyeye göre, Yunan savaşçısı Aşil, bir kaplumbağayı yarışa davet eder. Ancak çok daha hızlı olduğu için kaplumbağaya bir avantaj sağlar, ona 100 metre kadar şans tanır. Zenon daha sonra Aşil’in kaplumbağaya asla yetişemeyeceğini iddia eder. Neden? Çünkü Aşil kaplumbağanın başladığı yere geldiğinde, kaplumbağa biraz ilerlemiş olur. Aşil, bu yeni noktaya geldiğinde, kaplumbağa yine biraz ilerlemiş olur. Bu böyle sonsuza kadar devam eder.
Bu teorik hikâye elbette basitçe çürütülebilir ve anlaşılır bir durum; ama Hakan Fidan’ın süreç ile ilgili açıklamalarını dinleyince insanın aklına her türlü paradoks geldiği gibi anlaşılır bir durum da gelmiyor.
Çünkü içinden geçtiğimiz süreç de bir ‘politik Zenon paradoksuna’ dönüşüyor gibi.
Tekrar etmeye gerek yok, bilindiği üzere 1 Ekim 2024’ten bu yana, yeni çözüm sürecinde, iyi-kötü çokça yol alındı. En son büyük test Suriye idi. Tam o da aşıldı derken bu kez “Bu işin bir de Irak ayağı var. Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı var” tezi geldi.
Yani tam bir yere varıyoruz ama o yer zaten çoktan terk edildiği için asla barışa yani “kaplumbağaya” varamayacağız gibi.
İşin ironisi bir tarafa, bu son Irak açıklamasından sonra artık şunu biliyoruz:
Irak’tan sonra İran, İran’dan sonra diaspora, diasporadan sonra Japonya Kürtleri, Japonya’dan sonra Mars etrafında görülen Kürt kolonisi, koloniden sonra gezegende olası varlık belirtileri vs. Gider de gider bu…
Burada birçok soru akla geliyor ama bir-iki tane yeterli olacaktır.
Bakana sorulması gereken ilk soru şudur: Dünyadaki çatışma ve çözüm modellerinde başarıya ulaşmış hangi ülke örneğinde “önce sen her şeyi bana ver, ben sonra çözerim”, “önce sen istediğim her şeyi yap sonra ben bakacağım” yaklaşımı var? Hangi süreçte “önce-sonra” hiyerarşisi bu kadar dayatıldı? Ki silah bırakma gibi en hayati adımın en başa alındığı bir yerde bunlar oluyor. Dünyadaki başarılı örneklerin hepsinde “eş zamanlılık” gözetildi. Karşılıklık ilkesi esas alınarak yürütüldü süreçler. Yani bir taraf ha bire fatura kesip diğer taraf sürekli bedel ödemedi. Öyle bir dünya da bildiğim kadarıyla yok…
İkinci bir soru veya bağlam da şu olabilir. Bugün çatışma-barış-savaş-çözüm literatürüne dair istemediğiniz kadar bilimsel çalışma var. Pozitivizme inandığım için “bilimsel” deyip argümanımı sağlamlaştırmıyorum, gayet somut binlerce örneğin gösterdiği ve göstermeye devam ettiği hakikate yaslanarak diyorum; güvenilir bir ortam oluşturulmadıkça, güven taahhüdü verilmedikçe hangi barış olmuş? Daha da mühimi, hangi süreçte süreç belirsizleştikçe, uzadıkça süreci bozmak isteyen veya sürecin getirisinden korkan aktörler güçlenmedi? Hadi bir bonus soru daha: Her hafta yeni bir engel ifade etmek, barışı mı büyütür barışın düşmanlarını mı?
Üçüncü soru; haritadan ülke seçip orayı engel ilan eden herhangi bir “barış modeli” var mı?
“Engeller toplamı”
Bu sorular, cevapları açık olan sorulardır.
Soru kısmını bırakıp devam edecek olursak.
Bir işe yarayacağından değil ama, birkaç şeyin altını tam da bu yeni durum üzerinden ifade etmek gerekiyor.
Birincisi, herkes biliyor ki barış bir sıfır risk projesi değildir. Var olan riskin yönetimidir. Her riski ortadan kaldırma şansı ve rasyonalitesi olmadığına göre, önemli olan o riski nasıl yönettiğindir. Diğer her iş, “barış gelmesin” diye çabalamaktır.
İkincisi, reel politik açısından bakıldığında Suriye ve Irak gibi sahalar, en karmaşık en zorlu sahalardır. Suriye örneğinde de görüldü bu. Bol aktörlü, çok dalgalı yerler. Barışı bu sahalara endekslediğinde, kendi krizlerini barış adı altında buralara havale edip çözmeye çalıştığında her türlü barış çabasını kendi haline bırakmış oluyorsun. Bu cephelerde siyaset hava durumu gibi, her an her dakika değişebiliyor. Barış bir hava durumu mudur?
Kendi ülkende bir diskur oluşturamayıp meseleyi Irak sahasına sürmek nasıl bir aklın çıktısı olabilir?
Üçüncüsü, anlaşılıyor ki devlet katında barış için masalar değil de engel envanter müdürlükleri oluşmuş. Barış bir irade beyanıdır, haritada ülke seçip engel ilan etmek değildir.
Bu bakımdan bu engel siyaseti ve engel aklı rasyonel değil ve sürdürülebilir tarafı yok.
Toplum dediğiniz, Kürt dediğiniz taraf sabit-donmuş jeolojik bir katman değil; etten, duygudan, ruhtan bir yapı. Bu şekilde de-hümanize bir zemine çekerek, ifadelerde bulunarak barış istediğinize kimseyi ikna edemezsiniz. Neden mi? Çünkü şu an yaşanan tavır bir nesneleştirme tavrıdır. Özne olarak görülmüyor Kürtler. Bundan daha kötü ne olabilir?
Barış dediğimiz şey birinin sürekli şart koştuğu, diğerinin de sürekli şartları yerine getirdiği bir süreç midir? Tabii ki değildir…
Dördüncüsü, bu engel siyaseti kadar Kürtlerin duygusal gerçekliğini tahrik edecek az şey var. Bu bilerek kaşınılıyor. Çünkü tarihsel olarak Kürt meselesi, çözümün önüne sürekli engeller konduğu için bugünlere gelmedi mi? Kürt meselesinden kasıt zaten “engeller toplamı” değil midir?
Son olarak, barışı bir fanteziye çevirmemek gerek. Kürtlerin (ve tüm toplumun) ahlakı, inancı, aklı ve gerçeği ile bu kadar oynamamak gerek. Her gün bir engel öne sürmek zor bir şey değil, en konforlu alandır. Konforun verdiği yetkiye dayanarak bu kadar dağıtmak, yeni yarıklar açmak herkese kaybettiriyor.
İradeniz ve cesaretiniz varsa barış için bir şey söyleyin. Yoksa; susun, engel olmayın.
Barış aklı dedikçe engel aklının dayatılması, devlet aklının trajedisidir.
Barış, bizler için Godot değil, somut bir durumdur. (SB/TY)






