Barışa dair bu tasvir Güney Afrika’daki Apartheid rejimine karşı büyük mücadeleler yürüten ve ömrünün 27 yılını hapiste geçiren Nelson Mandela’ya ait.
Mandela’nın bu sözleri anlamlı ve kalıcı bir barış inşa edildiğinde kişinin herhangi bir özelliğinin kendisini gerçekleştirmesinin önüne geçmeyeceğine işaret ediyor. Tam da bu sebeple toplumun barıştan beklentisi yüksek. Doğal olarak, barış sürecinde atılan adımlardan da beklenti yüksek.
Bahçeli’nin tokalaşmasının yarattığı beklenti ve sonuçları
Özünde bir insan hakları ve demokrasi konusu olan Kürt Meselesini çatışmalı zeminden siyasi zemine çekme girişimleri -arada ağır kayıplara ve hak ihlallerine yol açan kesintiler olsa da-uzun yıllardır devam ettiği biliniyor. Bu girişimlerden sonuncusunu kamuoyu 1 Ekim 2024’te MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Parti temsilcileriyle tokalaşmasıyla öğrendi.
Sadece tokalaşma dahi barışa dair beklentileri arttırdı. Kısa süre sonra kendisinden uzun süredir haber alınamayan Abdullah Öcalan’ı 23 Ekim 2024’te önce Ömer Öcalan ziyaret etti, ardından diğer ziyaretler geldi. Aynı günlerde gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, iş dünyası bu konuda görüşlerini ifade etmeye başladı.
Biz insan hakları savunucuları çatışmalı dönemde de barış talebimizi yineliyorduk. Tokalaşmanın ardından sözün alanı-ifadenin özgürlüğünün gerçek anlamıyla hak ettiği kadar olmasa bile-genişlemeye başladı. Sözün alanı genişledikçe umutlar arttı ve artmaya devam ediyor.
Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının yarattığı beklenti ve sonuçları
Abdullah Öcalan’ın “demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır” dediği Barış ve Demokratik Toplum çağrısının yıl dönümüne üç gün kaldı. PKK’nin ortaya çıkmasına yol açan ana faktörün demokratik siyaset kanallarının mevcut olmamasıyla yakın ilişkisine dikkat çekilen, çözümün herkesin kendisini özgürce ifade edeceği demokratik zeminlerle mümkün olduğuna yapılan metinde Öcalan PKK’nin kendisini feshetmesi çağrısında bulundu. Bu çağrı da barışa dair umutları arttırdı.
Nitekim PKK’nin 5-7 Mayıs’ta yaptığı kongrede kendisini feshetme kararı alması, 11 Temmuz’da silahları yakması da oluşan beklentinin hem bir parçasıydı hem de yeni beklentiler oluşturdu.
Tokalaşma gibi, fesih çağrısı ve çağrının karşılık bulması, şiddet aracı olan silahın yakılması da sözün alanının genişletti. Bu gelişmelere mukabil toplumda hasta mahpusların durumu, ifade özgürlüğü, silah bırakan militanların dönüşü, anadilinde eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetler, insan hak ve özgürlüklerinin kullanımının tam bir güvence altına alınmasına dair beklentiler oluştu.
Komisyon çalışmaları ve sözün alanı
Tüm bu süreçte 5 Ağustos 2025’ten bu yana faaliyet yürüten TBMM Komisyonu da sözün alanının genişlemesinin barışa giden yolda ne kadar işlevli olduğunu gösterdi. Nitekim, 18 Şubat’ta yayılanan raporda belirttildiği üzere komisyon üyeleri 21. oturum düzenledi ve 137 kurum temsilcisi ve kişiyi dinledi. Esasen, bu çalışma yöntemi siyasetin ve meclisin temel işlevi olan sözlerin, fikirlerin öne çıkarılmasıyla da uyumluydu.
Komisyon raporu beklentiye denk değil
Kırk yedi evet (DEM Partili beş üyenin şerh koyarak kabul verdiğini de not düşmek gerekiyor), iki hayır ve bir çekimser oy ile kabul edilen komisyon raporu kalıcı barışa dair beklentiyi maalesef tam olarak karşılamıyor.
İHD olarak raporun dili, Kürt Meselesinin kök nedenine değinmemesi vb. hususları içeren görüşlerimizi açıkladık. Bu açıklamamızda raporun demokratikleşme başlığı altındaki önerilerine katıldığımızı da belirttik.
Benzer şekilde, bu toprakların en direngen hareketi olan Cumartesi Anneleri de raporun beklentileri karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladı. Her Cumartesi Galatasaray Meydanına çıkarak yakınlarının akıbetini soran, adalet talep eden Cumartesi Anneleri rapora dair şunları belirtiyor:
“Demokratikleşme ve toplumsal barış iddiasıyla hazırlanan bir raporda, zorla kaybetmeler gibi ağır, sistematik ve süreklilik arz eden insan hakları ihlallerinin yok sayılması; bu iddianın kendisiyle açık bir çelişki içindedir.”
Raporun güvenlik temelli bir perspektifin dilinden vazgeçmemesi, Kürt Meselesinin ismini dahi anmaması, MHP lideri Bahçeli ve sonrasında komisyon üyesi Feti Yıldız’ın da atıf yaptığı umut hakkının olmaması (toplumda çokça tartışılan ve AİHM’in 18 Mart 2014 tarihli Öcalan kararında değinmiştir) ciddi eksikliklerdir. Mevcut haliyle rapor iktidar partisinin dilini ve devletin baskıcı kesimlerinin zihin dünyasını yansıtmaktadır. Nitekim DEM Partinin yazmasına gerekçe olarak 78. sayfada belirttiği üzere “ortak rapor dili tek taraflı bir dil olmamalıdır.”
Sözün alanına, demokratik siyaset kanallarının açılmasına bu kadar atıf yapılan koşullarda ekleriyle birlikte 107 sayfa olan raporda 114 defa “terör” kavramı geçerken Kürtçe kavramının 6 defa yer alması ve bunun da milletvekillerinin konuşmasında olması raporun hak temelli olmaktan uzak olduğunu gösteren ciddi bir emaredir. Benzer şekilde, insan onuru kavramının sadece komisyon başkanı Numan Kurtulmuş’un açılış konuşmasında (12. sayfa) yer alması da Kürt Meselesine hala eski döneminin kodlarıyla bakıldığı sonucuna işaret ediyor.
Tabi ki, raporun demokratikleşme başlığı altında 7. bölümde ele alınan önerileri kıymetlidir. İnsan hakları savunucuları olarak her daim ve her platformda dile getirdiğimiz AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulsun, ifade özgürlüğü suç olmaktan çıkarılsın, kayyım uygumalarına son verilsin vb. önerilerimizin komisyon raporunda yer almasına bizlerin uzun yıllardır yürüttüğü mücadelenin katkısı olmuştur. Bu konularda gerekli adımları atmanın herhangi bir müzakere konusu dahi olmadığını belirtiyoruz.
Raporu nasıl yorumlayacağız
Raporun 14. sayfasındaki şu iki cümle gözden kaçmamalıdır: “Siyaset bu konu ile ilgili ilk kez güçlü inisiyatif almış ve TBMM zemininde mesele bu seviyede sahiplenilmiştir. İlk defa sorunun çözümünde siyaset kurumu ve parlamento bu ölçüde devreye girmiştir.” Bu tespit Kürt Meselesinin barışçıl çözümünde bugüne kadar eksik olan hususun parlamento düzeyinde kabul edilmesi bakımından ziyadesiyle önemlidir. Bu tespit Öcalan’ın üzerinden bir yıl geçen 27 Şubat çağrısındaki demokratik siyaset kanalları belirlemesi ile uyumludur.
Barışa giden yolda sözümüzü kurmaya devam
Sözünü söylemek, söylerken veya sonrasında bir sorun yaşamamak yani ifade özgürlüğü biz insan hakları açısından yaşamsal öneme sahiptir. Zira sözün alanının genişlemesi fikirlerin konuşmasıdır. Aksi ise, şiddet ve hak ihlalleri demektir. Şiddetin, çatışmanın olduğu yerde sesler, sözler ve fikirler duyulmaz. Şiddetin tek sonucu daha fazla şiddettir. Sözün sonuçları da nettir: demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, eşitlik ve barış.
Barıştan beklentimiz büyük. Kalıcı bir barış inşa etmek kolay değil. Bu sebeple de, komisyonun raporu barışa giden yoldaki nihai varış noktamız değil geçmemiz gereken noktalardan birisinin olduğunun farkındayız. Bu gerçeği her fırsatta vurguluyoruz. Barış yanlılarının, insan hakları savunucularının mücadelesi devam etmeli ve edecek.

Çözüm komisyonunun ortak raporunun tamamı
(Oİ/EMK)







