Celal Başlangıç’ı böyle bir gündemle buluşarak anmaktan daha doğru bir şey olamazdı herhalde, bu fikri üretenler ve emeği geçenlere teşekkürler öncelikle, ayrıca bana bu çerçeveleyici konuşmayı yapma onuru verdiğiniz için de teşekkürler.
Öncelikle niçin barış gazeteciliği, daha doğrusu önemli bir nüansla, BİA olarak bizim “hak odaklı-adil barış odaklı” olarak adlandırdığımız gazetecilik üzerinden Celal Başlangıcı anmak çok önemli bunu cevaplamaya çalışayım. Bunu da bizzat Celal’in yaptıkları ve de üzerine tekrar tekrar düşünmek üzere bize bıraktıkları üzerinden açıklamaya çalışacağım.
Celal Başlangıç bugün yaşasaydı haberciliğini nasıl adlandırırdı bilmiyorum ama, ben onun “hak odaklı barış gazeteciliği” yaptığını, onun gazeteciliğine dair en doğru adlandırmanın bu olacağını düşünüyorum. Ve bugün açmaya çalışacağım tartışmanın ilk kısmını bu yüzden, önemli olduğunu düşündüğüm bir farka, “barış gazeteciliği” ile “hak odaklı barış gazeteciliği” veya “adil barış odaklı gazetecilik” arasındaki farka ayıracağım, bunu yaparken de Celal’in özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan hak ihlallerini belgeleyici haberlerine ve sonrasında yazdığı kitaplara referans vereceğim.
Çünkü aslında tam da, iki gazetecilik yaklaşımı arasındaki ufak gibi görünen ancak önemli farkı konuşmamız, tartışmamız gereken bir zamandan geçiyoruz ve bu aslında sadece gazetecilik ile ilgili değil, barışın koşulları ve demokrasinin güçlenmesi ile de ilgili bir tartışma. Adı “Terörsüz Türkiye” olarak konulan ve iktidar ortakları tarafından aslında negatif barış yaklaşımını temsil edecek şekilde tanımlanan bir süreç yaşıyoruz ve hükümet yanlısı medya -tıpkı 15 yıl önce olduğu gibi- iktidardan yana olmaktan başka pusulası olmayan tavrını bize, yine neredeyse “barış gazeteciliği” olarak sunmak üzere ve bu geçmişin ve şimdinin hak ihlallerini görmezden gelen hatta meşru kılan bir gazetecilik. Muhalif medya ise öncelikli olarak hükümet karşıtı olmak üzerine kurulu yaklaşımıyla (pozitif/negatif anlamlarıyla) barışı öncelikli hedef koymamakla birlikte -haklarını yemeyelim- hak ihlallerinin katlandığı bu dönemde, toplumsal cinsiyet, çocuk, işçi, emekli hakları odaklı habercilik yapmaya çalışıyorlar. Yani birinci deneyimde barış gazeteciliği yapıldığı da kuşkulu olmakla birlikte hakları ağzına alan yok, ikincisinde ise daha müphem sınırlarda dolaşmak üzere, barışı. Alternatif/bağımsız haber medyası ise bütün iyi niyetliliği ile hak odaklı barış gazeteciliğini hayata geçirmeye çalışıyor, zor bir var olma savaşı verirken, ya başarılı ya da yeterli olamıyor.
O halde en başından söyleyeyim, ne mevcut hak ihlalleri karşısında tavır almayan iktidar medyasının süreçten yana tavrı, ne de, muhalif medyanın pozitif bir barışa zemin hazırlayacak hak ihlallerini ve hak arayışlarını haber yapıp da, barıştan yana editoryal net bir tavır almayan, tam tersine Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana iç savaşa dönüşmese de, on binlerce insanın hayatını kaybetmesi, fiziksel ve psikolojik olarak sakatlanmasına - bu tek başına yetmese bile- son verecek sürecin gerekliliğinin farkında değilmiş gibi davranan haberciliği hak odaklı barış gazeteciliği.
Özetle şunu söylemeye çalışıyorum; ne haklara bir bütün olarak bakmayan, ihlal edilmiş hakların faillerine sorumluluk atfetmeyen, devam etmekte olan hak ihlallerini dert etmeyen gazetecilik “barış gazeteciliği” sayılır, ne de hak ihlallerini haberleştirirken en büyük hak ihlallerinin müsebbibi olan ancak -adı konulmamış- savaş halinin neticelenmesi sorumluluğuyla davranmayan gazetecilik ”hak odaklı habercilik” sayılır.
Ancak ben bu konuşmada muhalif medyanın aldığı tavrı bir kenara bırakıp, bir kez daha “barış gazeteciliği” yapar gibi yapan iktidar yanlısı haber medyasının tavrı üzerine odaklanarak derdimi bir de şöyle ifade edeyim; barışa masa başında alınacak kararlarla yapılacak bir ateşkes hali olarak bakan, sürdürülebilmesi için hiyerarşik bir sıralamaya koymadan bütün hak ihlallerinin ve -vicdanların rahatlaması için- sorumlularının hesap vermesi gerekliliğinin peşinde olmayan, böylelikle sürdürülebilir bir “bir-arada yaşama etiği” etrafında kurulmayan bir barış, barış olmayacağı gibi, aynı anlayışla davranan gazetecilik de bırakın “hak odaklı barış gazeteciliği” olmayı, “barış gazeteciliği” de olamaz. Bunu söylerken elbette, Cumhur İttifakı’nın deyişiyle “Terörsüz Türkiye”, DEM’in deyişiyle “Süreç”in önemini hiç mi hiç azımsamıyorum, sadece hak ve özgürlüklerin bu kadar sınırlandığı bir ortamda demokratik bir Türkiye hedefini gözetmeyen bir inisiyatifin kalıcı ve pozitif anlamda bir barışı getiremeyeceği kaygısını taşıyorum.
Gerekçelerimden birisi şu; barışın gerektirdiği ya da üzerine kurulacağı söylenen ve aslında bağlamsal olarak doğru bir yaklaşıma da işaret eden, iki tarafın da kazançlı çıkmasına dayalı bir “kazan-kazan” (win-win) durumunun ön koşulu, geçmişin hak ihlallerini unutmak ve aynı nedenle bugünküleri de yok saymak olacaksa, bundan adil ve adil olmadığı için de kalıcı bir barışın çıkamayacağı. Ya da şöyle barış olmadan demokrasi, demokrasi olmadan barıştan söz edilemez. Olsa olsa bu ateşkes durumunun devamı olur!
İşte bu nedenle Celal Başlangıç’ın yapmış olduğu haberler ve belgelediği hak ihlalleri zamanı için çok kıymetliydi, ama bugün için de çok kıymetli. Çünkü belgelediği derin hak ihlallerinin, masa başı ateşkesi adına unutulmamasını sağlıyor ve adil bir barışın hesap verebilirliği de içermesi gerektiğini bize hep hatırlatıyor.
Başka ifadeyle onun haberciliği, Kürt coğrafyasındaki hak ihlallerine dair yaptığı belgelemeyle yeni bir barış sürecine girildiği ima edilirken, bu ihlallerin sorumluların unutturulması için elden gelenin yapıldığı duruma meydan okumaya devam ediyor. Çünkü Celal’in haberini yaptığı hak ihlallerinin failleri, onlara emir verenlerin bir kısmı cezasızlıkla aramızda hala yaşıyor, onlara “saygı” duyanlar geniş tanımıyla çeşitli iktidar mercilerinin başını tutmaya veya bu merciler üzerinde nüfuz kullanmaya devam ediyor veya onların yaptıklarına övünçle sahip çıkmanın bir kanıtı olarak ofis masalarında beyaz Toros maketleri bulunduran bir savcı, demokrasinin son kalıntılarını da tahrip etmeye devam ediyor. Bütün bunlar bize barışın sadece masa başında atılan imzalarla kurulamayacağını, beraberinde mutlaka hak ihlallerine uğrayanların ve uğramakta olanların itibarları ve hakları iade edilmeden, yaşadıkları acıları biraz olsun telafi edecek özürler dilenmeden, failler cezalandırılmadan kalıcı ve adil bir barış kurulamayacağını bize hatırlatıyor. Adil bir barış ve hak odaklı barış gazeteciliğinin ve hak ve özgürlüklerle demokrasiden yana olan kamuların kolektif hafızasının kaydını oluşturuyor.
Ama aslında bu kuru bir belgeleme olmanın da çok ötesinde. Çünkü kitaplarında dert edindiklerini de eklersek, Celal’in yazdıkları, sadece Kürtlerin uğradıkları hak ihlallerini değil, bu coğrafyada yaşayan Ermeni, Rum, Alevi, Süryani yurttaşların, kadınların ve LGBTİ+ bireylerin maruz bırakıldıkları hak ihlallerini insan hikayeleri üzerinden ulaştırıyor. Bunu yaparken de, ekonomide neo-liberal ve politikada neo-muhafazakar ideoloji ve pratikleri harmanlayan sağ popülizmin, sadece bu coğrafya üzerinde yaşayan insanların gündelik hayatlarını değil, eko-sistemimizi de talan edip yağmalayan cümle erk/güç sahiplerinin yaptıklarını da belgelemiş oluyor. Ayrıca onun ulaştırdığı insan hikayeleri, bizi hak ihlallerinin mağdurlarıyla duygudaşlığa çağırıyor ki, bunun bir diğer kıymeti de hak odaklı barış gazeteciliğinde duygunun, vicdanın, ötekine sorumluluğun ne kadar önemli olduğunu hissettirmesi.
Dolayısıyla en sonunda söyleyeceğimi şimdi söyleyeyim, Hak odaklı barış gazeteciliği, ateşkesten ibaret olan bir barış değil, kalıcı bir barış amaçlanıyorsa eğer, ötekine sorumlulukla, hatta ötekinin durumundan kendimizi sorumlu tutarak yapılan bir habercilik ki bu, genel geçer gazetecilikten özellikle onun Türkiye’de bugün almış olduğu biçimden ve hatta barış gazeteciliğinin anaakım tanımından da farklı bir gazetecilik ve birazdan bu konuya geleceğim.

Bir iki cümle daha ederek, konuşmamın bu kısmını tamamlayayım. Bugünden bakınca, Celal Başlangıç’ın yaptığı habercilik olması gerektiği gibi etik ve politik bir tercihti diye düşünüyorum ya da şöyle de söyleyeyim; politik görüşünün, dünyaya dair dert ettikleri şeylerin, bunları kavramsallaştırma biçiminin ve cesaretinin, ötekine karşı sorumluluk duyan bir etik anlayışın sonucunda ortaya çıkan bir pratik. Ve Türkiye’de iktidar/güç sahiplerinden yana olmayanların kolektif içgüdüsünden ve vicdani sorumluluğundan doğan bu pratiğin çok önemli bir katkısı oldu Türkiye’de alternatif habercilik arayışı içerisinde olanlara. O ve onunla benzer dünya görüşü içinden çıkan etik ve politik sorumlulukla habercilik yapanların deneyimlerinin birikimi, örneğin BİA’yı, önce hak odaklı habercilik, sonra da hak odaklı barış gazeteciliği kavramına ve bu kavramın kuramlaştırıldığı ve hayata geçirilme pratiklerinin çoğaltıldığı eğitimlere götürdü. Aslında BİA’nın yaptığı zaten halihazırda yaptığı buydu ama şimdi aramızda bulunan veya bulunmayan gazeteciler ile akademisyenlerin kavramsallaştırıp, kuramsallaştırdığı haliyle yaygınlaşmasını ve sahiplenilmesini -mütevaziliğe kaçmadan söyleyeyim- sağlayan da BİA oldu.
Özetle, Celal Başlangıç haberlerini yaparken ona bir ad koyma ihtiyacı hissetmemişti, ama onun gibi gazetecilerin demokrasi ve barıştan yana dünya görüşlerinin biçimlediği etik ve politik tercihleri ve vicdanlarından ayrı düşünülemeyecek pratikleri, BİA’nın hak odaklı barış gazeteciliğinin tarihini oluşturdu. Artık şimdi bu kavram ve pratikle neyin kastedildiğini daha ayrıntılı olarak açıklayabilirim. Bunu da önce hak odaklı barış gazeteciliğinin ne olmadığı, sonra da ne olduğu ve nihayet nasıl uygulanabileceği soruları çerçevesinde yapmaya çalışacağım.
Barış gazeteciliği ne değildir? Veya barış gazeteciliği iyi gazetecilikten mi ibarettir?
Bu soru çok soruldu ve sorulmaya da devam ediyor. Aralarında halen gazetecilik yapmakta olan veya bu geçmişle akademiye dahil olarak gazetecilik öğretmeye başlamış kimi isimler “iyi gazetecilik zaten barış gazeteciliğidir, böyle epistemolojik de bir temeli olmayan kavramın/kuramın yeniliği nerede” diye sorarak kavrama karşı çıktılar ve çıkmaya da devam ediyorlar. Sahiden de gazetecilerin hak ve sorumluluklarını sıralayan bütün uluslararası ve çoğu ulusal belgede -ki Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi de bunlardan birisi- gazetecinin barıştan, haktan, eşitlikten yana, her türlü ayrımcılığa karşı olması gerektiği söyleniyor ve bunun da mevcut ilke ve kodlar çerçevesinde yapılabileceği varsayılıyor.
Ama acaba örneğin Türkiye’de hiç böyle bir anaakım haberciliği oldu mu? Hatta barıştan yana olduğunu söyleyen bir dünya görüşüne sahip gazeteci, bunu önemine inandığı objektiflik, tarafsızlık, dengelilik gibi “iyi gazeteciliği” imleyen ilke ve kodları uygulayarak hayata geçirebiliyor mu? Ya da bunları oldu da hayata geçirebildi ve “iyi gazetecilik” yapabildi, bu sahiden adil barıştan ve hak ihlaline uğrayanlardan yana bir haberciliği getirir mi?
İlk soruya cevabımız ilk çırpıda cevabımız “hayır, bu sektör yapısı bu iktidar baskısı içerisinde mümkün değil” şeklinde olabilir ki, bu doğru ama eksik bir cevap. Çünkü -şimdilerde neredeyse yok olan- anaakım haberciliğin hala yapılabildiği dönemlerde bile, Türkiye’de ulusal ve yerel basın en azından hep, yurttaşı değil öncelikle “devleti ve iktidar/güç merkezlerini koruma refleksi” ile davrandı. “Türkiye Türklerindir” öyle değil mi? Ama yine de, acaba bu örneğin şimdilerde her şeyi göze alarak habercilik yapmaya devam eden haber medyasında bırakın barış gazeteciliği yapılamamasını, iyi gazetecilik de yapılamıyor olmasını açıklar mı? Cevap yine hayır.
Sözü getirmeye çalıştığım yer şu, çünkü bir norm olarak, bir vaat olarak “iyi (olduğu varsayılan) gazetecilik”, yani şu bildiğimiz ilke ve kodlarla habercilik Türkiye’de aslında hiç bir zaman yapılamadı, ama en azından bir norm olarak vardı. Fakat, yapılabilse bile acaba ortaya çıkabilecek olana barış gazeteciliği diyebilir miydik? Diyemezdik.
Bu noktada, bir tür politbüro haberciliği yapan günümüz iktidar medyasının mevcut duruma gönderme yaparak hemen ekleyeyim, iyi gazeteciliğin hayata geçirilemese bile bir vaat olarak kalması bile, meğer ne kadar kıymetliymiş. Hep ertelense bile buna dair bir vaadin, normun, gerçekleşme ihtimalinin korunması bile ne kadar değerliymiş. Çünkü artık bu medyanın kalemşörleri, iyi gazeteciliğin hiç bir normuna kıymet vermiyor, buna dair bir sorumluluk hissetmiyorlar. Veya belki de bir iki yüzlülüğü yaşıyorlar. Çok uzak olmayan bir zamanda tamamladığım araştırmada görüştüğüm iktidar medyasından bir gazeteci örneğin, önce “gazetecilik nasıl olmalı” soruma, objektif, tarafsız, doğru vb. vb. şeklinde kitaplardan öğrenilmiş hazır cevapları verdikten sadece, birkaç dakika sonra “hükümet söylüyor ben de yazıyorum” diye ağzından kaçırıvermişti.
İkinci soruya da cevap vereyim, yani bir norm bir vaat olarak kalmayıp hayata geçirilebilse, iyi gazetecilik hak odaklı barış gazeteciliği olur muydu sorusuna. Cevap ise yine hayır. Bunun nedenlerini habercilik ve gazeteciliğin tarihini yeniden yazan feminist haber eleştirmenleri çok güzel açıklıyor ve bize haberin nasıl eril bir anlatı olarak ve andropesen haber odalarında üretildiğini, bunların nasıl sonradan evrenselleşerek bir meslek ideolojisi haline geldiğini ve bunun haberi nasıl yapısal olarak ikitidar/güç sahiplerinden yana taraflı kıldığını açıklıyor. Örneğin bir araştırmacı; “haber özünde erkeklerin birbiriyle konuştukları ya da en fazla erkekler için haber yapan kadınların kadınlarla konuşabilmelerine izin verilen bir anlatı olarak erkek dünyasına ait” diyor. Yani feminist akademisyenler tarafından haberi haber yapan öğelerin yapısal yanlılığı sorgulanalı çok oluyor ve de bu sorgulama -iddiaların aksine- epistemolojik bir temele de dayanıyor ve bu, feminist epistemoloji.
'Haber değeri' ve 'kesinlik' meselesi
Haber tabi doğru olmalı ve olgusal gerçekler bile çok katmanlı, çok nüanslı, bağlamlı vs. vs. olduğu halde bir kesinlik taşımalı. Ama kesinlik ya da güvenirliğini sağlamak adına haber kaynağı olarak siyasi, askeri, kültürel sermaye (iktidar/güç) sahiplerine gidildiğini biliyoruz ki bunların çoğu erkek. Dolayısıyla ortaya iktidar/güç sahiplerinin doğrusu/hakikati odaklı bir habercilik çıkıyor. Haberin kesinlik ve güvenirliğinin kaynağı böyle olunca da, devleti koruma refleksini her türlü hak talebinin üzerinde tutan kaynaklara dayandırılan gazetecilikten ne hak odaklı ne de barış odaklı çerçevelenmiş haberler çıkıyor. Nitekim de bu yüzden bir feminist araştırmacı “haber erkekler neye haber derse o haberdir” diye durumu özetliyor.
Ayrıca tabi, gündelik hayatın olağan akışında kırılma yaratan ama bunlardan da bize coğrafi yakınlıklarına, güncelliklerine, çok sayıda kimseyi ilgilendiriyor olmalarına, olağanüstülük/sıradışılık taşıyor olmalarına göre seçilen gelişmelere haber değeri atfedildiğini bütün gazetecilik ABC kitaplarından biliyoruz. Örneğin sonuncu ölçüte göre, ne kadar “kan varsa, o kadar haber var” sayıldığını görüyoruz. Böylece savaş haber değeri taşıyor -ki doğru- ama gündelik hayatın akışındaki ilişkilerle ilmek ilmek ve sabırla dokunan uzun zamana yayılan barış çabaları haber değeri taşımıyor. Haber süreç değil, sonuç odaklı kılınıyor. Oysa barışın inşası da, hak mücadelesi de hep süreç odaklı habercilikle kavranabilir ve anlatılabilir şeyler. Örneğin yine, hala erkek cinayetleri denilerek, failin adı konmadan haber yapılmaya devam edilmekle birlikte artık kadına yönelik erkek cinayetlerinde eskiden sıklıkla yapıldığı gibi “cinnet geçirdi, öldürdü” şeklinde hem faili saklayan, hem de şiddeti meşrulaştıran başlıklar atılmıyor olsa da, yeni bir erkek cinayeti haberi verilirken, “niye bu ülkede erkekler tarafından öldürülen kadınların sayısı her yıl daha da artıyor?” sorusunu da cevaplamaya çalışan, bu konudaki politikaları, cezasızlığı, yetersiz korumayı sorunsallaştıran, failin yargılanma sürecini takip eden bir habercilikle karşılaşılmıyor. Şiddetin pornografisi üzerinden alınan tıklar kar sayılıyor. Ülkenin yıllardır içinden geçmekte olduğu şiddet sarmalını, bunu yeniden-üreten ekonomik ve kültürel iklimi, sağ popülist ideoloji tarafından beslenen bir erkeklik olgusunu sorgulayan süreç odaklı habercilik ile bağımsız/alternatif medya hariç karşılaşılmıyor.
Yine örneğin, akıttığı kan ölçüsünde savaş, tarafların kullandığı yüksek tekmolojili silahlar, hangisinin daha çok insan, canlı öldürdüğü vb. vb. haber oluyor, ama savaşın en fazla mağdur ettikleri, yani kadınlar, çocuklar, yoksunlar, engelliler, özellikle de öteki tarafın kadını ve yoksunu iseler haber olamıyor veya onların her şeye rağmen verdikleri varoluş mücadelesi haberden sayılmıyor, eğer tabi ortada yeterince dramatize edilecek, zaten mağdur olanı “öğrenilmiş bir çaresizlik” içine gömecek bir konu, başlık, fotoğraf bulunamadıysa. Bu noktada aklıma hep, son derece eşitsiz güç dengesi içinde gerçekleşen Filistinlilere yönelik İsrail devlet terörünün -biteviye karşımıza çıkarılan- simgesi haline getirilen bedenleri parçalanmış, hayatları sönen, bir daha onanamayacak şekilde bedenleri ve ruhları örselenen Gazzeli çocukların fotoğraflarını sürekli paylaşarak mağdurdan yana habercilik ve hatta barış gazeteciliği yaptığını düşünerek teselli bulan anlayış geliyor. İsrail devleti ile İsraillilerin mutlaka aynı şeyler olması gerekmediği, örneğin kendi devleti tarafından hain ilan edilmeyi göze alarak barış talebi yükselten, askere gitmeyi reddeden -ülkemizde “milli mesele” sayılan konularda asla yapılmayacak veya yapılamayacak şekilde- kendi devletlerini kıyasıya eleştiren gazetecileriyle hiç de homojen bir kitle oluşturmayan İsrailliler bulunduğunu görmeyerek topyekûn bir düşmanlığı üreten savaş haberciliği yapılıyor.
Yani özetle bir vaat olarak söz edilebilmesi yine de umut vericiyken o da yitirilen “iyi gazetecilik”, kısaca açıklamaya çalıştığım gerekçeler çerçevesinde barış gazeteciliği değil veya barış gazeteciliği iyi gazetecilikten ibaret değil.
Ama barış gazeteciliği de sadece barış için yazıyor olmaktan ibaret değil. İşte bu nedenle barış gazeteciliğinden değil, hak odaklı veya adil barış odaklı habercilikten söz etmek gerekiyor. Halbuki bazı çalışmalarda hak odaklı habercilikle barış gazeteciliği arasında bir gerilim olduğundan hatta, bazen barışın gerektirdiği kazan-kazan durumu nedeniyle hak arayışlarının ertelenebileceğinden, geriye dönüp hak ihlallerine bakılmaması gerektiğinden söz ediliyor ki, tam da bu nedenle hak odaklı barış gazeteciliğinden söz etmek ve bunu kurumsal bir editöryel seçim onun olamadığı durumda ise, bireysel bir etik ve politik sorumluluk olarak görmek gerekiyor. Yani hiçbir gazetecinin sorumluluğu başkasına -ortama, patrona vs. vs.- atarak kurtulamayacağı bir sorumluluk.
Çünkü -tekrarlamak pahasına söyleyeyim- barış adına ya da “kazan-kazan” durumu adına, geçmişteki hak ihlallerinin failleri cezasız kaldıklarında, bir haklar hiyerarşisi kurgulanıp, bazılarının ihlallerinin üzeri örtülürken, diğerlerininki öne çıkarıldığında, adil bir barış sağlanamaz, gazetecinin sorumluluğu da bu politikaya ortaklık olamaz.
Hak odaklı barış gazeteciliği nasıl tanımlanmalı ve nasıl yapılmalı?
Farklı tanımlar vermek mümkün. IPS Vakfı tarafından basılan Barış Gazeteciliği El Kitabında -şimdi neden adını da başka türlü koymadık diye üzülüyorum- her türlü gerilim, çatışma ve çoklu karşıtlıkların şiddet kışkırtıcılığa yapmadan, adil bir barışın sağlanması ve sürdürülmesi yönünde öteki merkezli bir habercilik yönünde politik ve etik bir tercih olarak tanımladık adil barış odaklı gazeteciliğini. ,
Bu tarif aslında şimdiye kadar söylediklerimi özetliyor, ayrıca genel kanının aksine, bu gazeteciliğin sadece savaş çatışma dönemlerinde hayata geçirilmesi gereken bir tercih olmadığını, gündelik hayatın dokusunda haber olarak ortaya çıkan her durumda hayata geçirilmesi gereken bir habercilik anlayışını temsil ettiğini de hatırlatıyor, ama haberi haber yapan diye bildiğimiz bütün unsurlar üzerine yeniden düşünmek kaydıyla. Öncelikli olan birkaç tanesini söyleyerek konuşmamı tamamlayayım.
Öncelikle haber değerinin yeniden tanımlanmalı.
Örneğin barış gazeteciliği yaklaşımına feminist dokunuşu temsil eden bir yazar “kan varsa haber var” (If it bleeds it leads), yerine “yara değil, şifa haberdir” yaklaşımını (If it heals, it reveals) önerirken, Türkçeye çevirisi zor olan bu ifadeyle, haber değeri tanımını iki boyutta genişletiyor. Bir yandan sadece negatif haberlerin (yaraların değil) şifaların, çarelerin de haber olması gerektiğini söylüyor. Böylece gündelik hayatı barıştan, güvenden yana dönüştürücü konuların da haber olması gerekliliğine işaret ediyor ki bunun bir yolu özellikle kadın gazetecilerin yapmayı tercih ettikleri, sıradan insan öyküleri. Ayrıca yine haber değeri tanımı böyle genişletildiğinde haber kaynakları da değişmek durumunda kalıyor, ya da haber salt iktidar/güç merkezlerinin görüşleri etrafında kurulmaktan çıkmaya başlıyor.
Diğer yandan yine bu yaklaşım, haber kurgusu içinde “yaraya” bir çözüm de önerilebileceğine işaret ediyor ki Jake Lynch tarafından hazırlanan bir barış gazeteciliği eğitim kitinde buna dair bir öneri zaten var. Benzer çatışmaların başka coğrafyalarda ve bağlamlarda nasıl çözümlendiğine dair ek bir bilgi notunun habere eklenmesi böylece soruna çözüm odaklı yaklaşılması yetebiliyor. Hatta sorun ortaya çıkmadan önlem alınmasının sağlanması -olası çare üzerine düşündürülmeye çalışılması- başka ifadeyle proaktif gazetecilik yapılması bekleniyor ki, bu yaklaşım da -olması gerektiği gibi- haberi sonuç değil, süreç odaklı kılıyor. Böylelikle, kaç ton bomba atıldığı, kaç tane insanın öldüğü bilgisini vermekten ibaret bir habercilik yerine, sorunun nerde başladığı, nasıl çözümleneceğine dair farklı perspektifleri de içeren bir bağlamla gazetecilik yapılıyor. Bu noktada bir örnek aktarayım. Kendisiyle habercilik deneyimlerine dair derin görüşme gerçekleştirdiğim Ferai Tınç, 1996 yılında Türkiye ve Yunanistan’a savaşın eşiğine getiren Kardak/Imia krizi öncesinde dış haberler masasının kadınları olarak (erkek) krize ramak kaldığı konusunda gazetecinin yöneticileri uyardıklarını, kendilerine “amaan yine mi Yunan, yine mi Yunan” denilerek kulak verilmediğini, ancak kriz çıktığında ellerinde bayrakla koşturup, dış haberler masasının kadınlarını nasıl bir kenara ittiklerini söylerken, tam da proaktif hak odaklı barış gazeteciliği ile, savaş gazeteciliği arasındaki farkı da bir deneyim üzerinden ortaya koymuş oluyor.
Son olarak, başlarda da söylemiştim, hak odaklı barış gazeteciliği, liberal gazetecilik etiğinin dayattığı birey merkezli ya da “çoğunluğun” faydasını gözetmek üzerine kurulu bir etik değil, öteki merkezli, ötekinin durumundan hatalarından da kendini sorumlu tutan bir etik ve politik konumdan yapılan bir habercilik. Bu da (erkek) akla vurmakla her şeyin açıklanabileceğini, bunun için (kadınca) duygudan arınmak gerektiğini, gerçeğin de biricik olduğunu söyleyen habercilik anlayışı yerine duygulanımı duyguya dönüştürerek, unutturulmaya çalışılan vicdanı geri çağıran bir habercilik anlamına gelir.
Duygu ile duygulanım farkına da işaret ederek bitireyim o zaman; duygulanım (affect) bedensel, önbilinçli bir oluş halini anlatırken, duygu (emotion) kültürel olarak şekillenen ve duygulanımı çerçeveleyen kolektif bir sorumluluğa işaret eder, yani en bireysel tepki halinde bile, politiktir. Böylelikle adil barış odaklı habercilik duyguyu içerir, ama duygu sömürüsü yapmaz.
BİA’nın hak odaklı habercilik eğitimlerinin eğitmenlerinden olan Celal Başlangıç’a, yaptığın gazeteciliğe ne ad veriyorsun diye sormak aklıma gelmediği için şimdi daha da üzülüyorum. Ancak yaptığım bir araştırmada barış gazeteciliği kavramına aşina olmamakla birlikte barıştan yana ve eşitlikçi, adalet ve demokrasiden yana dünya görüşüne sahip kadın gazetecilere benzer bir soru sorduğumda aldığım cevaplardan birisi “vicdanlı gazetecilik”, bir diğeri “dürüst öznelliğe dayalı gazetecilik” (honest subjectivity) olmuştu. Ben de bu iki ifadeden esinle nihayet şöyle bitireyim; adil barış odaklı gazetecilik, dürüst bir öznellikle barıştan ve haklardan yana konumlanmayı, ayrıca vicdanlı olmayı gerektiren bir gazetecilik de ayni zamanda.
(SA/Mİ)







