Size Kafkaesk bir hikaye anlatayım. Ancak bu hikaye, yalnızca bir kurgudan ibaret değil; bugün karşı karşıya kaldığımız gerçekliğin ta kendisidir. İfade özgürlüğünün sınırlandığı, akademik özgürlüğün esamesinin okunmadığı bir dönemde, Barış Akademisyenleri’nin yaşamı ve onuru için dayanışmak, ifade özgürlüğünün güvence altında olması gerektiğini hatırlatmak ve ifade özgürlüğünün yok sayılmasının yalnızca bireylerin değil, toplumun geleceğini de tehdit ettiğini ifade etmek için yazılan bu metin, yalnızca geçmişin hesaplaşması değildir; geleceğin adil ve özgür üniversiteleri ve toplumu için de bir çağrıdır.
Türkiye’de OHAL dönemi ve sonrasındaki uygulamalar, hem akademik özgürlük ve ifade özgürlüğü üzerinde; hem de bağımsız yargı gücü üzerinde, vahim sonuçları olan bir baskı ortamı yarattı. Bildirinin 10. yılı, aralıksız sokağa çıkma yasakları ile hakları gasp edilip dış dünyadan izole edilen bir halkın kendi devleti tarafından maruz bırakıldığı zulmün ve yaşadığı ıstırabın da 10. yıldönümü! Bu süreçte Barış Bildirisi’ne imza attıkları için ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin durumunu, sadece bireysel hak kayıpları olarak değil; toplumun bilgi üretme, muhakeme etme ve eleştirel düşünme kapasitesini de zayıflatan güvenlikçi bir yönetme tarzının sonucu olarak görmek gerekir.
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Barış Akademisyenleri’nin ifade özgürlüğünü koruma altına alan, çoğulcu ve eleştirel bir akademik ortamın önemini hatırlatan bir çerçeve oluşturan kararına rağmen, ihraçlarımızdan ancak 5 yıl sonra başlatabildiğimiz hukuksal süreçlerimizde uygulanabilirlik ve hesap verebilirlik açısından ciddi eksiklikler, “fazlalıklar”, farklılıklar bulunmaktadır.
Suç isnadının tıpatıp aynı olmasının ve AYM’nin bildiride suç unsuru görmemesinin, bir hukuk devletindeki sonucu, Barış Bildirisi’ni imzaladıkları için ihraç edilen bütün akademisyenlerin, AYM kararının ardından görevlerine iade edilmesi olurdu. Ama öyle olmadı.
Tam tersine kendimizi, endişe verici, güvensizlik yaratan, gidişata hakim olamadığımız, yabancılaştığımız, tekinsiz, tehditkar, dahası hiçbir rasyonel tutamağı olmayan saçma sapan Kafkaesk bir labirentte bulduk. Önce sanki AYM’nin üstündeymiş gibi OHAL Komisyonunun kararlarını bekledik. Neredeyse 5 yıl. Sonunda bir-iki ay içinde yüzlerce Barış Akademisyeni’nin dosyası her ne hikmetse büyük bir hızla incelendi ve hemen hepimize ret kararı verildi. Bu, adil ve makul sürede yargılanma hakkımızın gasp edilmesi demekti ki, OHAL Komisyonu bir yargı kurumu değil bir kanaat üretme komisyonuydu. OHAL Komisyonu, “olağanüstü hal kapsamında, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle başka bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan kanun hükmünde kararname hükümleri ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak üzere” kurulmuştu. Daha bu tanımdan da anlaşılacağı üzere bu komisyon, iktidarın tarif ettiği sınırlar içinde dost-düşman ayrımı yaparak, muktedirin görüş alanından çıkarmak istediği farklı toplumsal-politik-etik tutumların kamusal alandaki tezahürlerini buharlaştırmakla görevliydi.
Komisyonun ret kararlarının ardından, kendi kurumlarımıza bireysel olarak açmak durumunda olduğumuz davalarda, her birimiz “özel yetkili” farklı idare mahkemelerine bölüştürüldük. Hem birinci derece mahkemeler, hem Bölge İdare Mahkemeleri (istinaf), her biri, adeta başka başka ülkelerin hukukunu uyguluyormuşcasına farklı farklı kararlara imza attı.
Hukuk labirenti
Bir kısmımızı birinci derece mahkemeler iade etti, BİM’ler reddetti (55 kişi); bir kısmımızı birinci derece mahkemeler reddetti, BİM’ler iade etti (39 kişi); bir kısmımızı iki mahkeme de iade etti (55 kişi); bir kısmımızı da iki mahkeme de reddetti (44 kişi). Büyük bir çoğunluk (162 kişi) ise halen BİM’lerin kararını beklemekte.[1]
Kabul edilenler ve reddedilenlerin dosyaları da Danıştay’da. Son 5 yılda idare mahkemeleri tarafından yaşatılan bu hukuksuzluğun benim görebildiğim tek bir nedeni var: İdare mahkemeleri kendi görev ve yetki sınırlarının dışına çıkıp ceza mahkemeleri gibi davrandılar. Oysa T.C. Anayasası’nın 125. Maddesi gereğince “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz”dı. İadeleri reddeden idare mahkemeleri Anayasa tarafından belirlenen sınırı aşarak, tıpkı OHAL Komisyonu gibi iş gördüler. OHAL Komisyonu da bizlerin savunma hakkını ihlal ederek ya kendi kanaatine ya da kurum kanaatine göre karar vermişti.
Türkiye’de idari yargı kolunun en yüksek mahkemesi olan ve bu kararları denetlemesi gereken Danıştay’da da hukuk labirentinin tedirgin eden yapısı pek değişmedi. Danıştay, idarenin eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyen en yüksek yargı organı olmasına, idari davalarda verilen kararların nihai denetimini sağlamakla görevli olmasına ve yalnızca kararın hukukiliğini denetlemekle sınırlandırılmış olmasına rağmen, tıpkı idare mahkemeleri gibi kendisini ceza mahkemesi yerine koyarak, olmadık iltisak iddialarını kararının delili sayarak şu ana dek 3 kişinin dosyasında, savunma hakkına bile olanak tanımadan aleyhte onama kararı verdi. Bu kararlarla Danıştay da kendi anayasal zemininin dışına çıkmış oldu.
Nihayetinde Danıştay, bütün davaların kendisinde nihai karara ulaşacağı üst yargı mercii olmasına rağmen, idare mahkemelerinden farklı davranmadı. Sadece 5 barış akademisyeni, Danıştay kararıyla kesin olarak iade edilmiş durumda. Geri kalanlarımızın tepesinde iltisak kılıcı sallanıyor ve her şey çok belirsiz…
Mahkeme sonuçlarındaki farklılıkların yarattığı garabet nedeniyle şunu açıkça ifade edebilirim ki Barış Akademisyenleri’ne yönelik çoklu ve ağır hak ihlalleri devam etmekte; bu ihlaller sadece biz Barış Akademisyenleri’nin değil; üniversite özerkliği, akademik özgürlük, bağımsız araştırma derdi olan bütün akademisyenlerin sorunu olmalıdır. Hukukun tarafsız ve bağımsız uygulanması, sadece bireysel hakların korunması için değil, üniversitelerin kurucu görevi olan eleştirel düşünce ve özgür araştırmayı sürdürmesi için de temel bir şarttır.

“İltisak” kelimesi
İlk olarak, 15 Temmuz 2016 tarihli “darbe” teşebbüsü sonrası ilan edilen olağanüstü hal sürecinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerde kullanılan “iltisak” kelimesi, sadece Barış Akademisyenleri’nin değil üniversitelerde özgür-bağımsız bilgi üretiminin, akademik özgürlüğün; toplumun ifade özgürlüğünün, seçme ve örgütlenme hakkının; yargıda hukukun üstünlüğü ilkesinin önüne çekilmiş; yurttaşların ve kurumların mevcut iktidara sadakatini ölçmek için kullanılan hegemonik bir boş gösterendir. Kökeni itibarıyla “bitişme, kavuşma, yapışma, birleşme” anlamlarına gelse de Türkiye hukuk sisteminde karşılığı olan bir kavram değildir. Bu boş gösterene neyin nispet edilip neyin iltisak sayılacağı, tamamen muktedirin tasarrufundadır. İltisak kelimesinin irtibat ile birlikte kullanılarak meşum anlam olasılıklarının güçlendirilmiş olması, hiç kimsenin güvende olamayacağı bir belirsizlik ortamı yaratmaktadır. Yıllar önce beraat ettiğiniz bir dava da beraat kavramını hiçe sayarak iltisak sayılabilir; bir sosyal medya gönderiniz de; KHK ile kapatılmış bir derneğe üyeliğiniz de… Masumiyet karinesi, iltisak karinesine dönüştüğünde, hiç kimse güvende değildir. Yasaların açıkça suç olarak tanımladığı fiiller dışında çok geniş ve sadece kanaatlere bağlı (ki bu kanaatlerin kaynağı da iktidarın düşmanlaştırma stratejisinden başka bir şey değildir) bir suçlulaştırma alanı yaratır ki ne üniversiteler, ne kurumlar ne de sıradan yurttaşlar, hele de idari mahkemeler kendi hukukilik sorgulamasını terk edip yerindelik soruşturmalarına başlamışlarsa, iltisaktan muaf olabilirler.
Size bu karanlık davalar labirentinden bir iki örnek vereyim: Mesela 13. BİM diyor ki, “Anayasa Mahkemesi anılan başvuruda bildiriye imza atanların hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılamayacağına hükmetmiş fakat bu kişilerin aynı eylem nedeniyle idari bir yaptırıma uğrayamayacaklarına dair bir ihlal hükmü tesis etmemiştir.” İdari yaptırım denilen şey, üniversiteden ihraç edilerek “sivil ölüm”e mahkum edilmek; akademik birikimin, dolayısıyla akademisyenin emeğinin ve dahası bizatihi bedensel varlığının yok hükmünde sayılması! Hürriyetten anlaşılanın yalnızca cezaevinde olmamak olması bir yana; idari yaptırım denen uygulamanın toplumun her kesimi için şiddetli ve çoklu ihlallere yol açan bir hürriyetten yoksun bırakma cezası olduğunun kavranamaması, adil muhakeme yetisine güvenmemiz gereken hakimler açısından utanç verici olmalı! Barış Akademisyenleri ihraç edildiğinde ve 10 yıldır iltisak hegemonyası ile üniversitelerden uzak tutulduğunda, üniversitelerin bağımsız düşünme ve araştırma hürriyeti; öğrencilerin uzman bilgisine, danışmanlığa ulaşma hürriyeti; toplumun hakikati öğrenme hürriyeti; mahkemelerin adil yargılama hürriyeti; basının bilgiyi demokratikleştirme hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılmış olmadı mı!
Bir başka örnek daha vereyim: Ben her iki idare mahkemesi tarafından da iadesi onaylanmış bir Barış Akademisyeni’yim. Ancak dosyam 2023 yılından beri Danıştay’da. Danıştay ara kararında, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), Jandarma Genel Komutanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğünden iltisaklı olup olmadığımı gösteren bilgi, belge veya raporlar istenmiş. Kendi kurumum olan Ege Üniversitesi, ilk derece mahkemesine ve BİM’e göndermediği 2012 ve 2013 yıllarından birkaç istihbarî fotoğrafı, altlarına “marjinal sol ve bölücü grupla yürüyüşe katılarak öğrencileri yönlendirdiği; öğrencileri rektörlüğe yürüttüğü” tarzında son derece yanlış ve kötücül yorumlar ekleyerek Danıştay’a delil niyetine göndermiş. Oysa sözü edilen olaylarla ilgili Üniversite tarafından hakkımda ne bir disiplin soruşturması açılmış ne de savcılığa suç duyurusu yapılmıştı. Ama işte iltisak uydurmak için kendilerince ve hiç utanç duymadan olayın bağlamını kendi iltisaklı yorumları ile bozarak delil niyetine böyle sahte kanıtlar göndermekte beis görmüyorlar. Danıştay Üniversite’nin delil niyetine gönderdiği bu fotoğrafları ciddiye alıp iademi, savunma hakkına bile olanak tanımadan reddettiği takdirde ise süreç bir üst boyuta (AYM ve AİHM) taşınarak devam edecek; ben ve reddedilen diğer arkadaşlarım, kim bilir kaç yıl daha bir karabasanın içinde yaşayacağız! Ne yazık ki durum bu kadar vahim!
.jpg)
GÖREVE İADE EDİLEN BARIŞ AKADEMİSYENLERİ
"İrtibat ve iltisaklı olduğumuz yalnızca hakikattir"
İşte bu saydığım nedenlerledir ki Barış Akademisyenleri’nin 10 yıllık mücadele sürecinde adil-makul sürede yargılanma süreci çoktan aşılmıştır. Barış Akademisyenleri’nin iadesi talebi, hukukun üstünlüğünün güvence altına alınması ve akademik özgürlüğün korunması için yasal çerçevenin güçlendirilmesi ile yakından ilişkilidir.
Hızlı, adil ve şeffaf bir süreçle Barış Akademisyenleri’nin tamamının görevlerine iade edilmesi, adalet sisteminin hukuka uygun olarak işlemesinin önündeki mevcut engellerin kaldırılmasıyla; hesap verebilirlik ve akademik özgürlük için somut adımlar atılmasıyla mümkün hale gelebilir. Bizler mücadelemize devam ediyor; bu tekinsiz labirentin içinde dayanışma ile yine de yolumuzu, yönümüzü şaşırmadan buluyoruz. Elbette bu hukuk garabetinden çıkabilmek için dayanışmanın genişlemesine; mahkemelerin yetki ve görev alanlarının dışına çıkmamasının sağlanmasına; ez-cümle hukukun üstünlüğünün tanınmasına ihtiyaç var! Bunun ise sadece bizim mücadelemizle gerçekleşmesi mümkün görünmüyor.
Dipnot
[1] Sayılar, Barış Akademisyenleri Beraatler Sonrası Çalışma Grubu’nun 30.12.2025 tarihli tablosundan alınmıştır.
(ZK/TY)











