Roald Dahl’ın doğum günü 13 Eylül. Geçen yıl yine bu tarihlerde Dahl’ı yazmış, onun hikâyelerindeki rahatsız edici, tuhaf, yer yer acımasız dünyanın beni neden barış düşüncesine götürdüğünü anlatmıştım. Dahl’ın çocukları uslu, uyumlu ve korunması gereken çocuklar olmaktan ziyade dünyanın saçmalığına ve yetişkinlerin kurduğu düzene karşı kendi akıllarıyla hareket edebilen çocuklardır.
Bu yıl ise Cadılar eserinden yola çıkmak istiyorum. Çünkü eserden uyarlanan filmi izlerken aklımda şu soru belirdi: Barış için hazırlanmak, yalnızca kendimizi değiştirmeye hazırlanmak mıdır?
Filmde cadılar gizli ve örgütlü bir gücün parçasıdır. Birbirleriyle haberleşir, karar alır, hedef belirler ve dünyanın farklı yerlerinde çocukları fareye dönüştürmek için harekete geçerler. Karşılarında ise başlangıçta oldukça savunmasız çocuklar vardır. Çocuklar önce ne olduğunu anlamaya, sonra başlarına geleni değiştirmeye çalışırlar. Fakat bir noktadan sonra mesele yalnızca eski hâllerine dönmek olmaktan çıkar. Büyükanneleriyle birlikte cadıların peşine düşer, bilgi toplar, plan yapar ve başka çocukların da kurtulabilmesi için harekete geçerler.
Burada önemli bir dönüşüm yaşanır: Mağdur olmaktan özne olmaya doğru bir hareket. Çocuklar önce hedef konumundadır; cadılar onların üzerinde güç sahibidir. Fakat hikâye onları mağdur olarak bırakmaz. Paulo Freire’nin düşüncesinde de ezilenin özneleşmesi sadece kendi iç dünyasını değiştirmesiyle değil, içinde bulunduğu gerçekliği değiştirebileceğini fark etmesiyle ilgilidir. Cadılarda çocuklar “Ben artık fare oldum, bunu kabulleneyim” demezler; içinde bulundukları yeni koşullarda ne yapabileceklerini düşünmeye başlarlar. Fare olarak da eyleyebileceklerini keşfederler.
Burada bir araya gelmek ile örgütlenmek arasındaki fark ortaya çıkar. İnsanlar aynı şeyi yaşayabilir, aynı tehdidi hissedebilir, birbirlerini sevebilir. Ama bunun ortak bir eylem kapasitesine dönüşmesi için bilgi, ilişki, amaç, rol, karar alma ve süreklilik gerekir. Üç farenin birbirini sevmesi başka bir şeydir; cadıların planını bozmak için birlikte hareket edebilmesi başka. Çocuklar neyle karşı karşıya olduklarını anlamak, bilgi paylaşmak, plan yapmak, sorumluluk almak ve harekete geçmek zorundadır. Bunu yaparken birbirlerini korumaları kadar birbirlerine müdahale etmeleri, birbirlerini uyarmaları ve gerektiğinde kendi davranışlarını değiştirmeleri de gerekir.
Filmde sevgi, hikâyenin duygusal tarafı olmakla kalmaz; çocukları birbirlerine bağlayan ve birlikte hareket etmelerini mümkün kılan bir güce dönüşür. Bu ayrım barış açısından da önemli. Barışçıl olmak, hiçbir çatışmaya girmemek değildir. Her çatışmanın ihtiyacı aynı değildir. Bazen diyalog gerekir, bazen müzakere, bazen sınır koymak genellikle de örgütlenmek. Barış hakkında çalışmak, şiddeti üreten yapısal ilişkilerle de ilgilenmek demektir.
Bu açıdan Cadıları yalnızca “kötü bireylerle mücadele eden çocukların hikâyesi” olarak okumak eksik kalır. Karşılarında kötü niyetli kişilerden fazlası, örgütlü bir güç vardır. Dolayısıyla çocukların yapması gereken şey cadılarla iyi iletişim kurmak değil; gücün nasıl işlediğini anlamak, kendi güçlerini birlikte kurmak ve bu gücü nasıl kullanacaklarına karar vermektir.
Barış siyasetinin zor sorularından biri de burada başlıyor: Bir güce karşı koyarken nasıl bir güç olmak istiyoruz? Kim karar veriyor? Kimlerin kaynaklara erişimi var? Kim tehdit edebiliyor? Kimin sözü duyuluyor? Kimler bir araya geldiğinde bunun adı “örgütlenme”, kimler bir araya geldiğinde “tehdit” oluyor? Bu sorular Cadıların dünyasından çıkıp bizim dünyamıza geliyor. Türkiye’de barış hakkında konuşurken bütün bunları soyut bir yerden düşünmek mümkün mü?
Barış, insanların birbirleriyle daha güzel konuşmasından ibaret değil; devletin, siyasi aktörlerin, toplumsal yapıların, sivil toplumun, medyanın ve yurttaşların birbirleriyle kurduğu güç ilişkilerinin ortasında duran bir mesele. Üstelik yeniden barış ihtimalinin konuşulduğu bir dönemde, farklı sebeplerden çatışmaların yorgunu bir toplumuz. Bu nedenle “Barış istiyor muyuz?” sorusunun yanına birkaç soru daha koymak gerekir: Nasıl bir barış istiyoruz? Bu barışı kim kuracak? Kimler masada olacak? Kimler kendi sözünü söyleyebilecek? Toplum olarak bu barışı taşıyabilecek bir kapasitemiz var mı?
Geçen yazımda “Bir toplum barışa nasıl hazırlanır?” diye sormuştum. Bu yazı o sorunun başka bir tarafına bakıyor. Bir toplumun barışa hazır olması, barış isteyen insanların sayısıyla ölçülemez. Birlikte yaşamanın zorluğuyla baş edebilme kapasitemizle de ilgilidir.

Barış 101: Barışa hazırlıksız yakalanmak
Örgütlenme yalnızca kriz zamanlarında işe yarayan bir araç değildir. Demokrasi de seçim zamanı söz söylemekten ibaret değildir. İnsanların kendi hayatlarını etkileyen kararlar üzerinde söz sahibi olabilmeleri, ihtiyaçlarını ortaklaştırabilmeleri, birlikte karar alabilmeleri ve gerektiğinde iktidar karşısında bir güç oluşturabilmeleri de demokratik hayatın parçasıdır. Tabandan örgütlenmenin anlamı burada başlar: Kendimiz adına konuşacak birilerini beklemek yerine, kendi sözümüzü birlikte kurmak ve mücadelemizi beraber tasarlamak.
Peki bunu birbirinden farklı insanlar olarak nasıl yapacağız? Rahatsız olduğumuzda hemen düşmanlaştırmadan itiraz edebiliyor muyuz? Güç eşitsizliklerini görebiliyor muyuz? Birbirimizi sadece aynı düşündüğümüzde mi yanımıza alıyoruz? Cadılarda beni en çok zorlayan anlardan biri, açgözlü çocuğun yemek uğruna bütün planı tehlikeye atmasıydı. Onun zaafı kendisiyle beraber bütün ekibi tehlikeye sokuyordu. Buna rağmen diğer çocuklar onu dışarıda bırakmadılar. Zaafıyla birlikte kabul ettiler, korudular ve ekip arkadaşı olarak görmeye devam ettiler. Birlikte yaşamanın ve birlikte hareket etmenin zor taraflarından biri de bu: Birbirimizi yalnızca iyi hâllerimizle mi kabul edeceğiz?
Demokratik örgütlenmede mesele, farklı insanların farklılıklarıyla birlikte hareket edebilmesidir. Çünkü aksi hâlde “biz” çok kolay biçimde “bizim gibiler”e dönüşür. Bize benzemezken, hata yaparken, korkarken, hatta bazen bizi de zor durumda bırakırken birbirimizle ilişki kurmaya devam edebilecek miyiz?
Cadılar burada yeniden önemli hâle geliyor. Çocuklar kendilerine yapılanı kişisel bir talihsizlik olarak görmez; karşılarında örgütlü bir güç olduğunu fark eder ve buna karşı kendi ortak güçlerini kurarlar. Ama hikâyenin başka bir etik sorusu daha vardır: Güç kazandığımızda ne yapacağız? O gücü nasıl kullanacağız? Bir tehdide karşı mücadele ederken kurduğumuz ortak gücü, tehdit olarak gördüğümüz şeyin yöntemlerini yeniden üretmeden kullanmayı nasıl başaracağız?
Çocuklar fare olarak yaşlanırlar ama çocuk gibi hissetmeye devam ederler. Büyükanneleri de yaşına rağmen kendisini genç hisseder. Belki Dahl’ın burada bıraktığı küçük bir ipucu vardır: İnsan büyüdükçe merakını, hayretini ve soru sorma cesaretini kaybetmek zorunda değildir.
Barış siyasetine ya da bence çok da farklı bir şey olmayan demokratik örgütlenme isteğimize böyle bir çocuksuluk iyi gelebilir: Her şeyi bildiğini varsaymayan, yeniden sorabilen, yeniden oyun kurabilen bir çocuksuluk.
Dahl’ın çocukları bize kusursuz bir dünya sunmaz. Çocuklar eski hâllerine dönmezler. Cadılar da bir anda ortadan kaybolmaz. Dünya bütün sorunları çözülmüş bir yere dönüşmez. Ama çocuklar başka bir şeyi öğrenir: Yalnız değiller ve mücadele edebilirler.
Bizim de barışa hazırlanmak derken düşünmemiz gereken şeylerden biri bu. Barışı istemenin yanında farklılıklarla, güç eşitsizlikleriyle, çatışmalarla ve birbirimizin kusurlarıyla birlikte nasıl hareket edeceğimizi öğrenmek.
Geçen yazımda “Birbirimiz kim?” diye sormuştum. Belki bu kez soruyu biraz daha ileri götürebiliriz: Birbirimizi duyduktan sonra birlikte ne yapıyoruz? Cadılar burada. Peki biz neredeyiz? Birbirimizi nerede bulacağız?
Kaynakça
Alptekin, Efruze Esra. “Barış 101: Barışa Hazırlıksız Yakalanmak.” Bianet, 1 Eylül 2026.
Alptekin, Efruze Esra. “Roald Dahl’ı Hatırlamak: Rahatsızlık Cesareti ve Yan Yana Durabilme İsteği.” Medyascope, 13 Eylül 2025.
Dahl, Roald. Cadılar. Çev. Celâl Üster. İstanbul: Can Yayınları.
Freire, Paulo. Ezilenlerin Pedagojisi. Çev. Dilek Hattatoğlu ve Erol Özbek. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1991.
Cadılar. Yönetmen: Robert Zemeckis. Warner Bros., 2020. Netflix.
(EEA/HA)




