Coğrafyanın kadim halklarından olmalarına rağmen iktidarın çarpık zihniyetine kapılanların onları aşağılamaya, dışlamaya, ezmeye hatta varlıklarını inkâr etmeye devam ettiğini görüyoruz.
Müfredat kitaplarında şanlı muktedirlerin işgal ettikleri topraklarda bir zamanlar yerlilerin yaşadığı belirtilse de sonra onlara ne olduğu hakkında en ufak bir malumat yok.
O yüzden de genelde millî şablonlara sıkıştırılarak uyuşturulmuş, rejimin sadık kullarından bazıları otoriteyi sorgulamamayı tercih edebiliyor; bu şartlarda yetiştirilmiş çocuklar da çoğunluktan çok farklı köklere sahip olduğunu ancak belirli bir yaşa geldikten sonra idrak edebiliyor.
Birçoğu asırlardır yaşadıkları memleketlerinden başka diyarlara sürülmüş, muhtelif eziyetlerle bezdirilmeye ve katliamlarla yok edilmeye çalışılmış olmasına rağmen coğrafyanın yerlileri gene de onurlu varlıklarını sürdürmeyi başarıyorlar. Lakin yoğun asimilasyon baskısı sonucunda ana dillerini unutarak iktidarın dilini kullanmak zorunda kalmaları kimlik yitimini katmerlendiriyor.
Muhtelif ikna metotları marifetiyle inançlarının, kendilerini mutlak muzaffer ilan etmiş muktedirler tarafından değiştirilmiş olması da bu tip rejimlerin icraatında din unsurunun mühim rolünü ispatlıyor.
Zaten işin içine madencilik gibi büyük çıkar projeleri girince coğrafyanın kadim halklarına zorbalıkla korkutulup püskürtülecek paryalar gözüyle bakılıyor.
Kabadayı pozlarında, provokatif tavırlarla yerlilerin topraklarına girip silah kullanmak, hatta insan öldürmek bile sanki iktidarın zenginlere tanıdığı bir hak.
Ne de olsa adalet sistemi genelde coğrafyanın mütevazı yerlilerinden yana değil de, sesleri daha gür çıkan küstah yönetici kesiminden yana kararlar alıyor.
Ya aslanlar misali mütemadiyen kükreyenlerin sıkıştıklarında üçüncü sınıf oyunculuklara sığınarak mağdur pozları takınmalarına ne demeli?

Ha Arjantin, ha Türkiye!
Usta kadın sinemacı Lucrecia Martel’in elinden çıkma Bizim Toprağımız (Nuestra Tierra/Our Land-Landmarks) adlı belgesel Arjantin’in İspanyol sömürge zihniyetinden pek uzaklaşamadığını gözümüze sokuyor.
Javier Milei iktidarı altında ezilmeye halen devam eden geniş coğrafyadan bize ulaşan imdat çığlığı aslında Türkiye’de yaşananlardan da ne yazık ki pek farklı değil.
Ayvalık’ın beynelmilel festivalindeki Gaiaporosis: Müştereklerin tüketilmesi seksiyonunda karşımıza çıkan çarpıcı belgesele ilgi büyüktü. Barındırdığı bildik dinamiklerden ötürü mü ne, film seyirci tarafından derinlemesine özümsendi; tesiri altında kalan sinemaseverler gösterimi takip eden günlerde belgeselin içeriği hakkında teferruatlı tartışmalarını sürdürdüler.
Dünya prömiyerini Venedik’te gerçekleştirdikten sonra Toronto, San Sebastián, New York, Gent, Viyana, Marakeş, Rotterdam, Kopenhag ve Paris’te de gösterilmiş olan film seyirciyi 122 dakika boyunca diken üstünde tutuyor. 2025 Arjantin, ABD, Meksika ortak yapımı belgeselin künyesinde yönetmen Martel’in adını senaryo hanesinde de görüyoruz.
Yerli halklardan Chuschagasta’ları yakından tanıma şansına erişip göz göre göre öldürülmüş muhterem liderlerinden Javier Chocobar’ın bir ikona dönüşmesini izlemek insanı hüzünlendiriyor. Diğer yandan da arsızlık ve yüssüzlüklerinden hiç gocunmayan toprak gaspçılarının bilhassa mahkeme salonundaki saldırgan tavırları seyirciyi fazlasıyla öfkelendiriyor. Cep telefonlarıyla çekilmiş görüntülere rağmen hakikati inkâr etmeye çalışana, muhtelif söz cambazlıkları ve evhamlı tavırlarla dikkati dağıtmaya girişene, mantığı büküp gerçeği kamufle etmeye antrenmanlı zatlara kim sinirlenmez ki?
Mesela cinayetle suçlananların avukatlarından biri mahkemede (hadiseyi bizim takip etmemizi mümkün kılan kamera dahil) çekim yapanların kendilerine sorulmadan duruşma salonuna alındığını ve ortamın sirkten farksız bir hâle geldiğini, kendinden gayet emin, hatta küstah tavırlarla hâkime söylüyor. Neyse ki, ciddiyet ve soğukkanlılığının arkasında belirli bir had bildirme ihtiyacını muhakkak ki sezdiğimiz kadın hâkim görüntü almanın Arjantin kanunlarınca zaten öngörüldüğünü; ayrıca mahkemenin tüm kapasitesiyle vazifesini yerine getirmekte olduğundan asla bir sirke benzetilmemesi gerektiğini kararlılıkla ifade ediyor.
“Sizi biz sizden iyi biliriz” meselesi
Festivalin kataloğundan naklen aktarmak suretiyle, Bizim toprağımız belgeselinin de dahil olduğu seksiyon çıkış noktasını Füsun Türetken’in iki yönlü bir tüketim sürecini tarif eden “Gaiaporosis” kavramından alıyor: Maden çıkarımı yoluyla yeryüzünün maddi olarak tüketilmesi ve dijital iletişimin altyapıları ve ekonomileri aracılığıyla demokratik yaşamın aşındırılması. Yeryüzünden çıkarılan madenler bu sistemlerin içine yerleşerek gezegenin tükenişini günümüzün siyasal ve toplumsal yaşam koşullarına bağlıyor.
Burada mevzubahis olan müştereklerin toprak, hafıza, malumat, insan hareketliliği ve kolektif eyleme kapasitesi olduğunu öğreniyoruz.
Aynı bölümde yer alan diğer filmler Ursula Biemann imzalı Orman Kanunu (Forest Law), Angela Melitopoulos’tan Geçişler (Crossing) ve geçen Mart’ta Selanik Belgesel Festivalinde izlemiş olduğum Yeşim Ustaoğlu’na ait Kuru Taşın Başı (On The Dry Rock).

Yazının esas mevzusu Bizim Toprağımız belgeseline dönmek gerekirse, dron çekimleri artık ayağa düşmüş olsa da Martel filmin bir noktasından sonra sanki madalyonun diğer yüzünü göstermeye girişmiş gibi muhteşem coğrafyanın görüntülerini bize de baş aşağı yansıtmaya başlıyor. Sesini duyduklarımızla görüntüsü perdeye yansıyanlar birbirine uymamaya başlıyor; ritmi yavaş olsa da kaotik bir boyuta, daha iddialı ve girift bir estetiğe kayıyoruz hep beraber. Hayatları altüst olmuş kadim halklara yukarıdan bakan kolonyalist ve röntgenci tahakküm odakları suları bulandırmaya devam ederken ta en başından itibaren tarihin muktedirler tarafından, işlerine geldiği şekilde yazıldığına bir kez daha ikna oluyoruz. “Sizi biz sizden iyi biliriz” tarzındaki kibirli tavırlarıyla çoğunluğun işgalci iktidarı kadim halkların adına konuşup “Aslında siz yoksunuz… ayrıca herhangi bir hakkınız da yok!” demeye getiriyor.
Bir ara adaletin yerini bulduğuna sevinirken bir süre sonra zorbaların nedense serbest bırakıldığını öğreniyoruz. Derken bir tanesi için Covid imdadımıza yetişiyor; hatta geriye kalan ikisi tekrar hapse atılıyor.
Aradan geçen zamanda Milei rejimi onları tekrar salmışsa o diyarda da çapulcuların işi tıkırında demektir…

Büyük vatan uğruna
(MT/HA)






