ABD’de siyahların halen maruz kalmakta olduğu ayrımcılık, baskı ve şiddet bir yana, 1920’ler ve ‘30’larda New York’taki Harlem mahallesinin merkezini oluşturduğu kültürel rönesans asla unutulmuş değil.
Aralarında ressam Aaron Douglas, sanatçı ve yazar Richard Bruce Nugent, şair Arna Bontemps, müzisyenler Eubie Blake ve Noble Sissle, fotoğrafçı James Van Der Zee, şair ve yazar Countee Cullen’in eşi Ida Mae gibi şahsiyetlerin teşrif ettiği 1972 tarihli olağanüstü buluşmada William Greaves’in kamerasını ustalıkla kullanmasına şahit oluyoruz.
Lakin görüntülerin bir belgesele dönüşmesi Graves’in oğlu David’in çabaları sayesinde gerçekleşmiş ve Bir Zamanlar Harlem’de (Once Upon A Time In Harlem) adlı film ancak bu seneki Sundance Film Festivalinde seyirci karşısına çıkabilmiş.
2026 ABD yapımı 100 dakikalık ibretlik belgesel bu sene boyunca Cannes, Sydney, Deauville, Toronto, Zürih, Reykjavik, São Paolo, Londra dahil, muhtelif şehirlerdeki festivallere dahil edildi ve sinema severlerin gönlünde taht kurdu.
Mevzubahis rönesansa iştirak etmiş birbirinden renkli sanatçılar ilerlemiş yaşlarına rağmen inanılmaz performanslar sergiliyor, engin birikimlerini çağlayanlar gibi teşhir ederken mütevazılıkta asla kusur etmiyorlar. Afrika kökenli ABD vatandaşlarının mazilerinde beyazlar tarafından tabi tutuldukları çirkin davranışlar neşeli toplantının nispeten küçük bir kısmını oluşturuyor; seneler sonra buluşmanın heyecanı, muhtelif mevzular ve bilhassa mücadele hakkındaki fikir teatileri bir yana, hararetli tartışmalar ve sular seller gibi okunan şiirler de seyirciyi büyülüyor.
‘70’li yılların estetiği, belgesel kahramanlarının asaletiyle birleşince ortaya tadına doyum olmaz bir belge çıkıyor; mutlaka tavsiye ederim.
Büyümek zor zanaat!

Hayatın nasıl akıp gittiğini teninizde hissetmek istiyorsanız Gabin adlı belgesel sizin için biçilmiş kaftan. Fransa’nın kırsal kesiminde, babası kasap, annesi büyükbaş hayvan yetiştiricisi, şirin oğlan çocuğu Gabin Jourdel’i on sene boyunca takip edip hayatının bu gayet mühim dönemine ustalıkla dahil ediliyoruz.
Dünya prömiyerini Cannes’da gerçekleştirdikten sonra Locarno, Dokufest, Melbourne ve Filmfest Hamburg’a dahil olmuş 2026 Fransa, Almanya, İsviçre ortak yapımı 105 dakikalık belgesel Maxence Voiseaux imzasını taşıyor.
Mesele bir erkek çocuğu olarak Gabin’in yalnız babasıyla olan çatışma potansiyeli değil, kırsal kesimde geleneksel hayatı sürdürmenin zorlukları ve kahramanımızın almak zorunda kaldığı kararların tümü. Taşradan ve dar bir çevreden kopma, bilhassa gayet iyi anlaştığı ve işinde yardımcı olduğu annesinden uzaklaşma ihtimalleri tabii ki Gabin’de ikilemlere yol açıyor.
Eğitim sürecine de yakından dahil olduğumuz Gabin sevimli bir çocukluktan nispeten problemli bir ergenliğe adım atarken kendisiyle empati kurmak da hiç zor değil.
Gabin’in çoban köpeği yetiştiriciliği denemeleri sırasındaki dağlık bölge sekansları seyirciyi bilhassa büyülerken filmin tempolu montajı bir döneme uzun uzun takılarak sıkılmamıza asla izin vermiyor.
Sekiz ile onsekiz yaşları arasında Gabin’le alakalı şahit olduklarınızın tümü bir yana, özellikle son sekanslar ailden kopup bağımsızlığınızı ilan ettiğiniz döneminize sizi mutlaka döndürecektir. İlk flörtlerden ilk isyanlara, tabiat ve hayvan alemiyle iç içe olmanın ayrıcalığında, gayet estetik bir yolculuğa hazır mısınız?
Aşiret dünyasında kadının isyanı

Abbas Kiyerüstemi, hatta Yılmaz Güney sinemasını özlediyseniz kırsal kesimden bu şiirsel feminist çığlığa kayıtsız kalamayacksınız.
Aşiret dünyasının halen baskı altında tutmaya devam ettiği kadınlar bu haksızlığa daha ne kadar katlanmak zorunda ki?
Lübnan’ın Suriye sınırında Bikâ Vadisininin muhteşem coğrafyasında kan davası meselesini damardan işleyen Dün Gözüme Uyku Girmedi ( البارح العين ما نامت/Yesterday The Eye Didn’t Sleep) adlı kurmaca film aslında çok bildik sularda yüzüyor.
Lakin insan, Batı medeniyetinin temelinde sayılan Grek diyarının her geçen gün daha iddialı hâle gelen başkentinde öylesine “Doğulu” bir hikâyeye toslayınca neye uğradığını şaşırabiliyor.
Sinemasal referanslar bir yana filmdeki estetik yaklaşım ve amatör olduklarına inanmakta zorluk çekeceğiniz muhteşem oyuncular, hem coğrafyanın ruhuyla sıcak temas kurmanıza imkân tanıyacak, hem de içinizdeki isyankâr direnişçiyi tetikleyecek.
Filistinli Rakan Mayasi’nin adının senaryo ve prodüktör hanelerindeki mevcudiyeti, yönetmen olarak ilk eserine verdiği ehemmiyeti muhakkak ki teyit ediyor. 2026 Belçika, Lübnan, Filistin, Katar ve Suudi Arabistan ortak yapımı 100 dakikalık çarpıcı eserin tesirinden uzun süre kurtulamayabilirsiniz. Filmin son sekansında bence zirveye ulaşan şiirselliği esasen bizi tüm seyir boyunca sihirli auralarıyla besleyen Bedevi Al Mawla ailesinin varlığına da borçluyuz.
Cannes Film Festivalinde dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olup Karlovy Vary, Melbourne ve Filmfest Hamburg gibi etkinliklerden sonra seyahatine devam etmekte olan bu nadide eserin Türkiye’ye de bir an önce uğramasını diliyorum.
Filmin konusuna gelince, bir kaza sonucunda rakip aşiretin bir ferdi bir trafik kazasına kurban gidince kan davası tetikleniyor; ruhlarındaki titreşimleri adeta tenimizde hissettiğimiz iki kızkardeş (hakiki isimleriyle) Rim ve Cevahir, kanın durmasına karşılık olarak takas ediliyor. Bir kara mizah misali sayılabilecek akabindeki pazarlık sahnesinde cengâver Cevahir’in cüretine hayran olacaksınız!
Festivalin filmle ilgili künyesinde belirtildiği üzere, neorealist ve neredeyse ritüelliğe varan bir bakış açısıyla otoriter ananelerin ve patriyarkal düsturların şiddetine sinamasal şiirsellik çerçevesinde ister istemez maruz kalmaya ne dersiniz?
O meşum gün!

Pinochet diktatörlüğünün tesirlerini çabuk unutmuşa benzeyen Şili geçen sene, babası resmen Nazi olan aşırı sağcı José Antonio Kast’ı cumhurbaşkanlığına getirmiş olmasına rağmen neyse ki sanatseverlerin imdadına gene sinema yetişti!
İster istemez insana Pablo Larrain’ın muhteşem üçlemesini hatırlatan Kızıl Hangar (Hangar Rojo/The Red Hangar) bizi siyasi içerikli bir gerilime layıkıyla sevk ediyor.
Salvador Allende’yi 11 Eylül 1973 öncesi yapılan bir saldırıdan kurtarmış olan hava kuvvetleri albayı Jorge Silva, Pinochet’in önderliğindeki darbeden liderini bir kez daha kurtaramadığı gibi kahramanlık sicilinden dolayı da bedel ödemek zorunda kalıyor.
Bir havacılık ikonu olarak başında bulunduğu ve eğitim verdiği hava üssü mevzubahis darbe günü bir gözaltı, sorgu ve işkence merkezi hâline getirilince dünyası birdenbire allak bullak oluyor. Aşırı disiplin ortamında yaşadığı ikilemi uzun süre maskelemek zorunda kalan prensipli ordu mensubunun ruhuna aktör Nicolás Zárate sayesinde nüfuz edebiliyoruz.
Dünya prömiyerini Berlinale’de gerçekleştirmiş olan filmin dünyada katılmadığı festival kalmadı desem yeridir; layık görüldüğü ödüller de cabası. Askerî ortamın soğukluğunu ve tabii ki gaddarlığını, siyah-beyaz görüntülerin katkısıyla da tenimizde muhakkak ki hissediyoruz.
Ahlak ve sabır hususunda herkesin bir sınırının olduğunu idrak ettiğimiz gibi intikam dinamiklerinin orduda nasıl işlediğine de ne yazık ki vâkıf oluyoruz.
Gerçek hadiselerden yola çıkılarak çekilmiş 2026 Şili, Arjantin, İtalya ortak yapımı 82 dakikalık filmin yönetmeni, aynı zamanda prodüktörlerden biri olan Juan Pablo Sallato. Senaryo yazarı hanesinde adı geçen Luis Emilio Guzmán’la akrabalık bağı olmasa da geçen ay yitirdiğimiz Patricio Guzmán’ı da bu vesileyle anmak isterim. Ne de olsa Şili’nin karanlık mazisi hakkındaki en çarpıcı eserlere imza atmış usta sinemacıya kesinlikle çok şey borçluyuz.
(RL/HA)







