Ekolojik yıkım çoğu zaman teknik sorunlara, yanlış planlamalara indirgenir. Oysa bu anlatıları kazıdığımızda, her ekolojik sorunun altından aynı şey çıkar: Sınıf siyaseti, sömürü düzeni ve eşitsizlik. Nitekim yıkım bir tesadüf değil aksine bu üretim ve tüketim düzeninin olağan işleyişi. Bu iki günlük yazı da buradan yola çıkıyor ve atık meselesini, geri dönüşüm sloganlarının ve bireysel sorumluluk çağrılarının ötesinde, küresel ölçekte örgütlenmiş bir sömürü mekanizması olarak ele alıyor. Şimdi atığın nasıl sınır aşan bir adaletsizlik rejimine dönüştüğünü, yarın ise bu rejimin bedenlere, gündelik hayata ve bilince nasıl sızdığını irdelemeye çalışacağım.
Atık meselesi ekolojik adaletsizlik ve sınıfsal tahakkümü tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Adalet duygusunu en çok yaralayan tablolardan birisi, zengin ülkelerdeki sınırsız tüketimin bedelini, uzak coğrafyalarda yaşayan yoksul insanların ödemesi. Üstelik bu bedel, yalnızca hayatta kalabilmek için ödeniyor, güvencesiz çalışma, ağır sağlık riskleri, hastalıklar ve erken ölümlerle tahsil ediliyor.
Bu tabloyu “zengin ülke tüketicilerinin suçu” diyerek kapatamayız. Burada belirleyici olan, büyüme odaklı tüketim ekonomisi ve onu ayakta tutan kurumsal yapılar. Bugün dünyada tek kullanımlık plastik üretiminin yarısından fazlası 20 şirketin elinde, ilk 100 şirket ise küresel hacmin yaklaşık yüzde 90’ını kapsıyor. Bu üretim zinciri kendi kendine dönmüyor, finans da işin içinde ve sadece 20 banka, plastik üreticilerinin yüzde 60’ını finanse ediyor. Dolayısıyla mesele çöpü nereye attığımızdan çok, atıkları kimlerin - hangi ekonomik düzen içinde, nasıl ürettiği sorusuyla ilgili.
Bu noktada yine, kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP zirvesine değinmek isterim. COP zirveleri iklim krizini, “emisyon hedefleri-teknoloji vaatleri-gönüllü taahhütler” gibi dar bir eksende el alan bir diplomasi vitrini. Buna karşın ekoloji-politik bir okuma zemini kurmak önemli; aksi durumda böylesi zirveler krizin nedenlerini tartışmak yerine sonuçlarını yönetmeye çalışan gösterilere dönüşüyor.
Bu bağlamda iktidarın yıllardır övündüğü “Sıfır Atık” projesi de çarpıcı bir örnek. Üretimi, şirketleri ve finansmanı sorgulamayan, sorumluluğu bireylerin omzuna yıkan bu yaklaşım, atığı azaltmıyor yalnızca görünmez kılıyor. Dahası, o atıkları sokak sokak toplayanları ağır, güvencesiz ve çoğu zaman kayıt dışı koşullarda çalıştırıyor. Sıfır atık adı altında hizmet yürüten birçok şirketin iktidara yakın sermayeden olması ise hiç sürpriz değil. Böylesi yeşil boyama politikalarını iyi okumalı; çünkü gerçek bir ekolojik politika üretim rejiminin kendisinden başlamak zorunda.
Dolayısıyla mesele bütünüyle yapısal ve bu yapının kurulmasında dil başrolde. Çünkü iktisadi ve politik düzen, doğayla kurduğumuz ilişkiyi yasalarla ve projelerle olduğu kadar kelimelerle de biçimlendiriyor. Yüzyıllar boyunca müşterek bir varlık olarak görülen doğa, kapitalist mantık içinde “kaynak-rezerv-hammadde” olarak tanımlanıyor. Bu dil, doğayı yaşayan bir bütün olmaktan çıkarıp, ne kadar doğal alan ve canlılık varsa metalaştırıyor; geriye ise atık, toksik yük ve yoksulluk bırakıyor. İnsan ile doğa arasındaki ilişkiyi koparıyor, atığı normal bir sonuç gibi sunuyor. Oysa doğada atık yok ve bu ilke yalnızca modern ekoloji literatüründe değil, kuşaklar boyunca aktarılan yerel bilgilerde de karşılığını buluyor. Kırsalda anlatılan örnek bir hikaye bunu çarpıcı biçimde gösteriyor:
“Son Osmanlı döneminde, Kırkağaç’a göçen bir ailede baba çocuğunu çağırmış ve bugünün beherinde 20 lira gibi bir para vererek, “Git bize yemek al, atımıza ve tavuklarımıza da” demiş. Çocuk gitmiş esnafa, babasının söylediklerini aktararak, parayı uzatmış. Esnaf şaşkın, bir paraya bakmış, bir çocuğa. Sonra düşünmüş bir kavun vermiş: “Bunu götür, içini siz yiyin, kabuğunu atınıza verin, çekirdeklerini de tavuklarınız yesin” demiş.”*
Bu anekdot, atığın olmadığı bir ilişki biçimini tarif ediyor: Her şeyin bir başka yaşam döngüsüne dahil olduğu, “fazlanın” dahi işlevsizleşmediği bir düzeni. Keza ekolojinin en temel ilkelerinden biri de budur; her şey bir yere gider, bir başka sürecin parçası olur. Bugün ise endüstri bu döngüyü kıracak ölçekte ve hızda atık yaratıyor. Plastik üretiminin başladığı ‘50’lerden bu yana üretilen plastik miktarının, dünya yüzeyinin tamamını streç filmle kaplayabilecek düzeye ulaştığı hesaplanıyor. Türkiye’de ise kişi başına düşen plastik atık miktarı yılda 128 kilograma ulaşıyor. Buna ithal edilen atıklar da dahil değil.
Rakamlar büyük; fakat mesele karmaşık değil. Atık üreten şirketler, üretim hacimleri ve sorumluluk zincirleri bugün teknik olarak rahatlıkla denetlenebilir. Buna rağmen hiçbir devlet, sermaye sahipleri aleyhine bağlayıcı bir düzenleme getirmiyor. Aksine bu şirketleri teşvik ediyor, finanse ediyor; sorunu çözmek yerine sadece atıkları uzaklaştırıyor. Nitekim Avrupa Birliği’nin ürettiği atıkların yarısından fazlasını küresel atık pazarına gönderdiği hesaplanıyor.
Atık ihracı öyle yaygınlaştı ki bugün adına “atık ekonomisi” denilen neoliberal bir hizmet sektörü oluştu. Arka planı basit: Avrupa’da işçilik pahalı, geri dönüşüm zahmetli ve maliyetli - atığı ihraç etmek ise çok ucuz. Bu nedenle AB’deki atık şirketleri, kar maksimizasyonu odaklı bu sistemde, topladıkları atıkları işlemek yerine yoksul ülkelere sevk ediyor. Üstelik bunu “geri dönüşüm” faaliyeti adı altına yapıyor. Ancak bu neredeyse tamamen yalan: 2024 verilerine göre, küresel ölçekte üretilen atıkların yalnızca yaklaşık yüzde 10’u gerçekten geri dönüştürülebiliyor.
Bu sistemde atık şirketler için “negatif fiyatlı” bir hammadde: Normalde bir şirket elindeki malı piyasaya sürdüğünde gelir elde eder, burada ise tam tersi; atık şirketler için bir yük ve ondan kurtulabilmek için piyasaya sürüldüğünde para ödeniyor. Bu paralar, yoksul ülkelerdeki mafyatik ağlara ve kayıt dışı yapılara aktarılıyor. Tüm süreç “geri dönüşüm” ve “çevrecilik” söylemiyle meşrulaştırılıyor. Üzerlerinde şık geri dönüşüm logoları olan çöp yığınları, yoksul ülkelerin tarım alanlarına, yaşam alanlarına bırakılıyor. Ekolojik yıkım, yeşil bir imaj ambalajı içinde dolaşıma sokuluyor.
Türkiye ise bu kirli döngünün merkezinde. Çünkü bu ölçekte atık yükünü taşıyabilecek, ucuz, güvencesiz ve kayıt dışı emeğe sahip çok az ülke var. Yoğun göçmen nüfus, geniş kayıt dışı ekonomi ve zayıf denetim mekanizmaları atık ithalatını Türkiye sermayesi açısından çok cazip kılıyor. Nitekim Türkiye, 2016-2022 arasında Avrupa’dan plastik atık ithalatını 10 kattan fazla artırdı ve 2021 itibarıyla Avrupa Birliği’nin en büyük plastik atık alıcısı konumuna geldi.
Bu işin ne kadar tehlikeli olduğu 2017’de Çin’in atık ithalatını yasaklamasıyla görüldü. Toksik kirlilik ölümcül; yarattığı sağlık ve çevre maliyeti, ekonomik getirisinin çok üzerinde. Buna rağmen denetim mekanizmaları işlemiyor. Örneğin sadece Hollanda limanlarından her yıl yaklaşık 1,5 milyon gemi sevkiyatıyla atık gönderildiği kaydediliyor; ancak bunların yalnızca 624’ünün denetlendiği bildiriliyor. Yani her 10 bin sevkiyattan sadece 4’ü. Denetlenmesi gerektiğini biliyorlar, ama yapmıyorlar.
Tüm bu tablo gösteriyor ki atık neoliberal ekonomi politiğin ürettiği eşitsizliklerin, sömürünün ve görünmez kılınan emek rejimlerinin bir sonucu. Mekansal olarak dışsallaştırılmış bir tahakküm biçimi: Kirli olan merkezden uzaklaştırılıyor, yükü başkalarının toprağına, havasına ve yaşamına yıkılıyor. Sofradan sokağa, fabrikalardan market raflarına, sonunda da limanlara uzanan bu zincir; kimin temiz, kimin kirli bir dünyada yaşayacağına dair sessiz ama son derece net bir sınıf haritası çiziyor.
Bugün atık üzerinden yaratılan adaletsizlik rejimini irdeledik. Ancak mesele burada bitmiyor, yarınki yazıyla devam edecek. Çünkü bu kirlilik ne gömüldüğü ne de gönderildiği yerde kalıyor. Bedenlerimize, sağlığımıza, gündelik hayatımıza geri dönüyor ve bu ideoloji bilincimizde ince ince işleniyor. Ekolojik krizle gerçek bir yüzleşme ise atığın izini sürmekle birlikte, onu üreten ekonomik ve ideolojik düzeni sorgulamayı gerektiriyor. Aksi halde atık sadece yer değiştiriyor; kriz ise hep aynı kalıyor.
* Bu hikayeyi ve daha nicelerini aktararak kaydeden, Soma-Yırca Köyünde bir öğretmen gibi çiftçilik yapan Mustafa Yıldırım’a teşekkürlerimle.
(KK/TY)





