Atık “uzak bir yere” yığılan bir sorun değil artık. Soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz gıdada ve hatta hücrelerimizde bulunan gündelik bir maruziyet. Bu yüzden ekolojik krizi yalnızca çevresel bir sorun olarak tartışmak mümkün değil. Dün sınırlar üzerinden okuduğumuz kirlilik rejimi, bugün zihinler ve bedenler üzerinden çok daha sessiz bir düzlemde işliyor. Ve uzaklaştırıldığı sanılan atıklar, mikroplastikler, toksinler ve kimyasallar olarak dönüyor. Üstelik bu kez bir felaket biçiminde değil, sürekli ve düşük yoğunluklu bir maruziyet olarak. Daha kalıcı, daha derin ve daha zor fark edilen bir biçimde.
Krizi sınırların ötesine taşıyarak yöneten bu düzen, çevresel ve toplumsal yıkımı başkalarının yaşam alanlarına yıkmakla yetinmiyor, onu gündelik hayatın parçası haline getiriyor. Mekansal olarak dışsallaştırılan kirlilik, bu kez de içselleştirilerek bedenlere, gündelik yaşama ve bilince sızan bir tahakküm biçimine dönüşüyor. İşgalden bile daha stratejik, atık krizinin mekânsal olarak dışsallaştırılıp - bedenlerde ise içselleştirildiği görünmez tahakküm rejimi.

Atık: Ekolojik krizin sınıfsal yüzü
Bu rejim en somut biçimini de emek süreçlerinde buluyor. Atık sektörü bu anlamda bir tür kölelik düzeni. İnsanlar ağır, sağlıksız ve güvencesiz koşullarda çalışıyor, toksik maddelere maruz kalıyor, iş cinayetleriyle iç içe yaşıyor. Sermaye ise atığı bertaraf edilecek bir sorun olarak görmekle kalmıyor, üretimin ve karın yeni bir alanı olarak örgütlüyor. Atık son kertede bir üretim sürecinde sömürüyle üretilmiş bir ürünün sistemce biçilen son yolcuğu yani bir nevi ölü emek. Ve sermaye ölü emeği bile sömürmenin yollarını buldu.
Bu sömürünün maddi sonucu da açık. İthal edilen atıkların çok küçük bir kısmı ekonomik olarak değerlendiriliyor. 2023’te geri kazanılabilen atık oranı yaklaşık yüzde 10. Geri kalanlar ise başta Adana ve İzmir’in kırsal alanları olmak üzere toprağa gömülüyor, derelere boşaltılıyor, tarım alanlarına bırakılıp kaçılıyor. Doğalgaz pahalı - çimento fabrikaları gibi sanayi tesislerinde yakılıyor, ortaya çıkan zehirli gazlar soluduğumuz havaya karışıyor.
Gömülen, yakılan ya da suya bırakılan atık biçim değiştirerek dolaşıma giriyor - atık meselesi sürekli bir maruziyete dönüşüyor. Haliyle dört bir yanımız mikro-plastiklerle dolmaya devam ediyor. İnsan ve ekosistemi birbirinden bağımsız düşünemeyiz; doğada biriken mikroplastikler doğrudan bedenlerimize geçiyor. Haftada bir kredi kartı büyüklüğünde plastik tükettiğimiz hesaplanıyor, anne sütünde dahi bulunduğu raporlanıyor. Adaletsiz düzen burada da geçerli: Güneydoğu Asya’da maruziyet daha yüksek; örneğin Endonezya’da yaşayanların ayda bir yemek kaşığı plastik tükettiği bildiriliyor.
Bedenlerimize giren şey sadece plastik de değil, onu sürekli yeniden üreten bir tüketim mantığı. Bunun arkasında yasal ve sistematik biçimlerle genişletilen ve sürekli tüketimi zorlayan bir ekonomik düzen var. Hala bile planlı eskitme yasal - ürünlerin ömürleri kasıtlı olarak kısaltılıyor. Akıllı telefonlarla birlikte hayatımıza giren yazılımsal eskitme ise neredeyse standartlaştı. Algısal eskitme de bu süreci tamamladı. Artık ürünlerin sürekli yeni varyasyonları türetiliyor. Ne alırsak alalım, kısa süre içinde ya fiziken eskiyor - işlevini yitiriyor ya da çok eski hissettiriyor - değersizleşiyor.
Bu döngü, tüketimi mekandan ve zamandan koparan e-ticareti hızlandırıyor. AB’de 2024 yılında 4,6 milyar düşük değerli sipariş verildiği kaydediliyor; üstelik bu siparişlerin yüzde 91’i Çin’e veriliyor. Basit ve kısa ömürlü ürünler için dünyanın yolunun kat edilmesi, artık sıradan bir pratik haline geldi. Dünya genelindeyse geçtiğimiz yıl 2,77 milyar insanın online alışveriş yaptığı bildiriliyor.
Bu devasa hacim, plastik üretimini bir yan ürün olmaktan çıkarıp sistemin merkezi bir gerekliliği haline getiriyor zira bu ölçekte bir tüketim pazarı plastiksiz var olamaz. Bu yüzden küresel şirketler plastik üretimini büyütmeye devam ediyor. Bu politikanın sürmesi halinde Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), 2060’a kadar termoplastik üretiminin üç katına çıkacağını öngörüyor.
Tüketim rejiminin gündelik hayattaki en görünür ve ideolojik taşıyıcılarından biri ambalajlama üzerinden de kuruluyor. Ambalaj, ürünü koruyan nötr bir unsur olmaktan çıktı; pazarlamanın asli araçlarından biri haline geldi. Doğası gereği ürünü muhafaza etmesi gereken ambalaj, artık ürünü “arzu nesnesine” dönüştürmek için kullanılıyor. Firmalar, maliyetleri artırma pahasına ambalajlarını sürekli çeşitlendiriyor, yeni katmanlar ekliyor. Çünkü ürünler artık ihtiyaçları karşılamak için değil, taşıdıkları imaj, vaat ettikleri kimlik ve hissettirdikleri aidiyet için satın alınıyor. Bu yüzden plastik, salt bir malzeme olma işlevini aşıyor ve arzunun dolaşıma sokulduğu bir yüzey işlevi görüyor. Diğer bir deyişle sadece ürünler değil arzu ve kimlik de paketleniyor.
Bu imaj rejimi Marx’ın meta fetişizmiyle tarif ettiği unutturma mekanizmasının güncel biçimi. Meta fetişizmi ile uzun zamandır ürünlerin arkasındaki emek süreçleri, üretim koşulları, çevresel maliyetleri görünmez kılınıyordu. Bugün bu görünmezlik daha da derinleşti. Artık bir ürünün gerçekte hangi ihtiyacı karşıladığı bile belirsizleşti, geriye yalnızca satın alma eylemi kaldı.
Tüketim fetişizmi ile kurulan bu imaj rejimine, ekolojik krizle birlikte yeni bir katman daha eklendi. Meta fetişizmi bugün yalnızca estetik ve kimlik üretmekle sınırlı değil aynı zamanda ekolojik bir dil de kazanıyor. İşte bu noktada eko-fetişizm devreye giriyor. Ürünler doğayla dostmuş gibi sunuluyor, üzerlerine geri dönüşüm, karbon nötr vb “yeşil” etiketler basılıyor. Böylece ürünle birlikte, çevreci olma hali ve kimliği de pazarlanıyor - ekolojik duyarlılık bile metalaştırılıyor. Bu süreç markalara etik bir itibar kazandırırken, tüketicilere sahte bir rahatlama hissi sunuyor ve bir tür “ekolojik vicdan” üretiliyor. Ekolojik yıkım tüm hızıyla sürerken, bireyler “doğru tüketerek sorumluluk almak” gibi tehlikeli bir yanılsamanın içine çekiliyor. Neredeyse tüketmenin kendisi, politik bir erdem gibi sunuluyor.
Sonuçta sistem, geri dönüşüm, adil ticaret ve benzeri eko-etiketler aracılığıyla failliğini gizliyor. Ekolojik yıkıma dikilen etik bir kılıfla, sorun yapısal olmaktan çıkarılıp bireysel tercihlere indirgeniyor. Ortaya çıkan kirlilik ise toprağa, suya, havaya gömüldüğü kadar toplumsal bilince de gömülüyor.
Bu düzen yalnızca şirketler ve devletler eliyle de üretilmiyor, kültürel figürler aracılığıyla da gündelik hayata sızırıyor. Pazarlama biçimi değiştikçe, influencer denilen dijital özneler, sermayenin yeni pazarlama araçlarına dönüşüyor. Influencer pazarlamanın içinden türeyen greenfluencer figürü ise ekolojik krizi politik ve yapısal bir mesele olmaktan çıkarıp bireysel ahlaki performansa indirgiyor. “Sensin çöp” gibi sloganlarla atık üretmediğini ve tüketmeyerek “dünyayı kurtardığını” iddia eden bu yaklaşımlar; üretim ve dağıtım düzeninin sorumluluğunu görünmezleştiriyor, bireylerin üzerine suçluluk ve utanç yüklüyor. Sonunda yine ekolojik yıkımın faili olan sistem görünmezleşiyor, bedel tek tek bireylerin vicdanlarına havale ediliyor.
Ve tüm bu ideolojik düzen, sistemi dönüştürmek yerine onunla yaşamayı mümkün kılan bir konfor alanı yaratıyor. Ekolojik kriz, burada bir mücadele alanı olmaktan çıkıp bireyin kendini “akladığı” ahlaki bir vitrine dönüşüyor. Burada mesele ne teknik ne de ahlaki, açıkça ideolojik. Bu yüzden “nasıl daha az atık üretiriz?” sorusu bizi ancak sistemin sınırları içinde dolaştırıyor. Asıl dönüştürücü soru ise belki de şu: “Hangi ekonomik ve toplumsal düzen içinde atık, bir sorun olarak ortaya çıkmaz? Ekolojik krizle gerçek yüzleşme müşterek bir yaşamı ve ekonomiyi yeniden kurmayı gerektiriyor.
(KK/TY)





