Ankara’da Meclis’in kapısını çalan, Kurtuluş Parkı’nda barış nöbeti tutan Barış Anneleri’nin son çağrılarından biri, belki de bütün siyasi açıklamalardan daha fazla üzerinde durmayı hak ediyor: Asker ve polis annelerine birlikte barışı talep etme çağrısı.
Farklı kentlerden gelen anneler, 2-4 Kasım günlerinde çocuklarının akıbetine ilişkin sorularını, barış beklentilerini ve somut adım taleplerini Meclis’e taşıdı. Siyasi parti temsilcileriyle ve Meclis Başkanı’yla görüştü. Ardından başka kesimlere seslendi: Gelin, birlikte barışı inşa edelim.
Bu çağrı, bir dayanışma davetinden daha fazlasını içeriyor. Çünkü aynı savaşın farklı taraflarında evlatlarını kaybedenlerin yan yana gelebilmesi, yalnızca acıların paylaşılması değil, ülkenin geleceğine ilişkin ortak bir iradenin kurulması anlamına gelebilir.
Peki, gerilla anneleriyle asker anneleri aynı gün Ankara’ya gelse, aynı yerde nöbet tutsa, Meclis koridorlarında birlikte yürüse ve siyasi partilerle aynı heyet içinde görüşseydi ne değişirdi? Barış talebinin toplumsal karşılığı ve siyasetin bu talebe yaklaşımı nasıl etkilenirdi?
Bir ülkede barışın ne kadar mümkün olduğunu anlamak için bazen müzakere masalarına, siyasi açıklamalara ya da imzalanan metinlere değil, birbirinden uzak düşürülmüş insanların birbirine ne kadar yaklaşabildiğine bakmak gerekir.
Çünkü savaş yalnızca insanların hayatını kaybetmesine neden olmaz; geride kalanların ilişkilerini, birbirlerini algılama biçimlerini ve ortak bir gelecek kurma ihtimallerini de değiştirir. Aynı savaşın farklı taraflarında evlatlarını kaybeden insanlar, zamanla birbirlerinin acısına yabancılaşabilir. Birinin kaybı kamusal alanda tanınırken ötekininki görünmez kalabilir. Böylece savaş, ölümün ardından da insanların hafızasında, korkularında, öfkelerinde ve birbirlerine koydukları mesafelerde yaşamayı sürdürür.
Bu sorunun önemi, yan yana gelecek kişilerin sayısının artmasından ya da verilecek mesajın daha güçlü duyulmasından ibaret değil. Asıl mesele, barış talebinin toplumsal sınırlarının değişmesi.
Bugün Barış Anneleri’nin yıllardır taşıdığı talep çoğu zaman belirli bir toplumsal kesimin meselesi olarak ele alınıyor. Asker annelerinin kayıpları ise başka bir toplumsal ve siyasal alana yerleştiriliyor. Aynı savaşın içinde yaşanan kayıplar, birbirlerinin acısına yaklaşabilecekleri ortak bir zeminden uzak tutuluyor.
Yas, yalnızca kişisel bir duygu değildir; toplumsal hafızanın, siyasi ayrımların ve yıllar içinde biriken korkuların içinden geçer. Kimin kaybının anılabileceği, kimin yasının meşru görüleceği, kimin acısını dile getirirken kendisini açıklamak zorunda kalacağı da içinde yaşanılan siyasal düzen tarafından belirlenir.
Savaş, yalnızca kimin kiminle çatıştığını değil, toplumun kimin hayatını değerli, kimin ölümünü konuşulabilir bulduğunu da etkiler. Böylece kayıplar arasında görünmez bir hiyerarşi kurulur; aynı yıkımın içinden geçen insanlar birbirlerinin yasına yabancılaştırılır.
Bu yabancılaşma, çatışmanın sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkmaz. Silahlar sustuğunda savaşın toplumsal dili, hafızası ve yarattığı karşıtlıklar varlığını sürdürebilir. Kuşku, önyargı, dışlama ve birbirinin acısına mesafeli durma hâli gündelik ilişkilerde yeniden üretilir.
Bu nedenle barışın önündeki engeller yalnızca siyasi müzakerenin çözülememiş başlıklarında aranamaz. İnsanların birbirini nasıl gördüğü, hangi kayıpları ortak bir toplumsal hafızanın parçası saydığı ve hangi acılara yaklaşabildiği de barışın koşullarını belirler. Savaşın sona ermesiyle barışın kurulması arasındaki mesafe biraz da burada ortaya çıkar.
Gerilla anneleriyle asker annelerinin yan yana gelebilmesi, tam da bu mesafeyi aşma ihtimali bakımından önemlidir. Başkasının acısını tanımak, onun bütün siyasi düşüncelerini benimsemek ya da kendi çocuğunun hikâyesinden vazgeçmek değildir.
Farklı deneyimleri aynılaştırmak, tarihsel ve siyasal sorumlulukları eşitlemek de değildir.
Mesele, farklı hakikatlerin ve sorumlulukların varlığını kabul ederek ortak bir yaşam talebinde buluşabilmektir.
Geçmişin aynılaştırılması değil, geleceğin ortaklaştırılmasıdır. Birbirinin acısını tanımak, herkesin aynı şeyi yaşadığını söylemek değil; hiçbir kaybın diğerinin acısını inkâr etmek için gerekçe yapılamayacağını kabul etmektir.
Bu buluşmanın daha derin bir anlamı da var: İnsan, kendi kaybının sınırlarını aşarak hiç tanımadığı başka insanların yaşamı için sorumluluk üstlenebilir mi? Kendi evladının yaşamasını savunurken başka bir annenin evladının da yaşamasını isteyebilir mi? Bu soru, yasın kişisel alandan etik ve politik bir sorumluluğa geçişini anlatır.
Başkasının çocuğunun yaşam hakkını savunmak, kendi kaybını unutmak ya da yaşananların hesabından vazgeçmek değildir. Aksine, kendi acısının bir başka ailenin geleceğine de yön vermesine izin vermemektir. Acının ortak bir sorumluluğa dönüşmesi, barışın ahlaki zeminini kuran eşiklerden biridir.
Barış Anneleri’nin yıllardır yürüttüğü mücadele bu açıdan son derece kıymetli. Onlar, kayıpların unutulmasına, ölümlerin olağanlaştırılmasına ve savaşın hayatın değişmez bir parçası gibi kabul edilmesine karşı söz kuruyorlar.
Ancak bu mücadelenin toplumsal karşılığının genişlemesi, farklı kesimlerin de barış talebini kendi sözü ve eylemi hâline getirmesiyle mümkün olabilir. Asker annelerinin de bu talebin öznesi hâline gelmesi, yalnızca Barış Anneleri’yle aynı fotoğraf karesinde yer almaları demek değildir. Kendi deneyimlerinden hareketle ortak talepler oluşturabilmeleri, bu talepleri birlikte kamuoyuna açıklamaları, siyasi partilerden ve karar alıcılardan somut yanıt istemeleri, barışın nasıl kurulacağına ilişkin tartışmalara katılmaları gerekir. Kayıpların araştırılması, hakikatin açığa çıkarılması, çatışmanın yeniden başlamasını önleyecek güvencelerin oluşturulması ve demokratik çözümün ilerletilmesi konusunda söz ve karar süreçlerinin parçası olmaları, bu özneleşmenin somut karşılığıdır.
Böylece anneler yalnızca savaşın sonuçlarını yaşayan ya da acılarını anlatan kişiler olmaktan çıkarak, savaşın sona ermesi ve barışın toplumsallaşması için talepleri, örgütlü iradeleri ve siyasal etkileri olan aktörlere dönüşebilir.
Bu ortaklık, siyasi partilerin tutumunu da değiştirebilirdi. Bugün Barış Anneleri’nin ziyaretleri çoğu zaman belirli bir toplumsal kesimin talebi olarak karşılanıyor. Oysa farklı kimliklerden, siyasi çevrelerden ve kayıp deneyimlerinden gelen anneler aynı heyet içinde siyasi partilerin kapısını çalsaydı, karşılarında yalnızca bir kesimin talebi değil, toplumun farklı parçalarından yükselen ortak bir yaşam iradesi bulunacaktı.
Bu, barış talebinin toplumsal meşruiyetini ve siyaset üzerindeki dönüştürücü gücünü genişletirdi. Siyasi partilerin bu talebi dar bir siyasi başlığın içine yerleştirmesi, ertelemesi ya da görmezden gelmesi çok daha zorlaşırdı. Çünkü böyle bir ortaklık, barışın yalnızca belirli bir kesimin ihtiyacı değil, toplumun tamamının geleceğiyle ilgili olduğunu görünür kılardı.
Asıl önemli değişim, barışın kimler tarafından ve hangi toplumsal güçle talep edildiğinde yaşanırdı. Barış yalnızca devletin, siyasi partilerin ve çatışmanın taraflarının üzerinde uzlaşacağı bir süreç olarak tasarlandığında toplum, gelişmeleri izleyen ve alınan kararların sonuçlarını bekleyen bir konumda kalır.
Oysa kalıcı barış, farklı kesimlerin kendi deneyimleri ve talepleriyle sürecin öznesi hâline gelmesini gerektirir. Ortak bir barış talebi, toplumu siyasetin kararlarını bekleyen bir seyirci olmaktan çıkarıp geleceğin kuruluşuna katılan bir aktöre dönüştürebilir.
Bu yan yanalık, siyasete yalnızca bir talep iletmez; siyasetin sınırlarını da sorgular: Toplumun farklı kesimleri birbirinin yaşamını savunmak için ortak bir irade geliştirebiliyorsa, siyaset neden bu iradeyi demokratik bir çözüme dönüştüremiyor?
Elbette bu ortaklık, devletin ve siyasi aktörlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Annelerden savaşın nedenlerini çözmeleri, hukuki ve siyasi yükümlülükleri üstlenmeleri beklenemez. Savaşın sona erdirilmesi, demokratik çözümün geliştirilmesi ve hakların güvence altına alınması siyasi iktidarın ve kurumların sorumluluğundadır.
Üstelik farklı deneyimlerin ve ihlallerin ortak bir yaşam talebi içinde buluşması, tarihsel ve siyasal sorumlulukların birbirine karıştırılması anlamına gelmez. Bunların hakikatle yüzleşme ve adalet arayışı içinde ayrı ayrı ele alınması gerekir.
Ancak sorumlulukların farklılığı, birlikte yaşamı savunmaya engel değildir. Ortaklık, farklılıkları ve hakikatleri silerek değil, onları tanıyarak kurulabilir.
Barışın toplumsallaşması da bu noktada önem kazanıyor. Silahların susması vazgeçilmezdir; ancak kalıcı barış, insanların eşit haklarla ve kendi kimlikleriyle yaşayabildiği demokratik bir toplumsal düzenin kurulmasını gerektirir. Kürtlerin kimliğinin, dilinin ve kültürel haklarının tanınması; eşit yurttaşlığın güvence altına alınması; hukukun siyasal tercihlere göre işletilmediği, farklılıkların tehdit olarak görülmediği bir demokratik yaşamın inşası bu sürecin temel unsurlarıdır.
Hakikatle yüzleşme ve adalet arayışı da barışın ertelenebilecek başlıkları değil, toplumsal güvenin kurulmasının koşullarıdır. Çünkü birlikte yaşamak, yalnızca aynı coğrafyayı paylaşmak değil, herkesin eşit haklarla ve onuruyla yaşayabileceği bir düzeni birlikte kurabilmektir.
Bu yan yanalık bütün sorunları tek başına çözmez. Fakat barışın hangi toplumsal zeminde büyüyebileceğini gösteren güçlü bir başlangıç olabilir. Bunun için herkesin aynı düşünmesi, aynı geçmiş anlatısında buluşması ya da aynı siyasi tutumu benimsemesi gerekmez.
Gereken, farklılıkları ortadan kaldırmadan ortak bir gelecek kurma iradesidir. Kendi kaybının yasını ve hakikat arayışını sürdürürken başka kayıpların yaşanmaması için birlikte söz kurabilmek…
Çünkü barış, yalnızca çatışan tarafların silahları bırakması değil, toplumun birbirinin yaşamını savunmayı öğrenmesidir. Annelerin yan yana gelemediği bir ülkede bu öğrenme eksik kalır.
Bu mesafe aşılabildiğinde ise barış, uzak bir siyasi hedef olmaktan çıkar; farklılıklarıyla birlikte yaşamak isteyen toplumun ortak iradesine dönüşür.
(TAA/FY)







