Şubat ayı, UNESCO’nun “Uluslararası Anadili Günü” ilan ettiği 21. günü nedeniyle, anadilinin anlam, önem ve değerinin gündemleştirildiği bir ay olma özelliği taşımaktadır. Bu ay içinde, anadiline, özellikle de “ölen” ve “ölmekte olan” anadillerine[1] yönelik artan duyarlılık yerini bir sonraki yıldönümlerinde kesişimsellikten yoksun başka duyarlılıklara bırakarak hızla sönümlenir. Uluslararası Anadili Günü vesilesiyle düzenlenen etkinlikler, anadiliyle ilgili oldukça sığ, sıradan ve yavan söylevlerle geçiştiriliyor ve bu mesele bir sonraki yıldönümüne dek unutuluyor. Diğer yıldönümlerinde olduğu gibi 21 Şubat’ta da günün konusu olarak anadilinin anlam ve önemini anlatan yazılar yazılır, konuşmalar yapılır ve bu etkinliklerde konunun sadece yıldönümlerinde anımsanmaması gerektiği ille de söylenir. İkisi de gelenektendir. Her 21 Şubat’ta hissettiğim şey giderek “söyledim ve ruhumu kurtardım” kabilinden bir ritüele ve rutine dönen bu “Anadili Günü” kutlamalarında aslında kötü niyetli olmayan bir yanlışlık olduğu yönündedir. 21 Şubatlar, diğer adalet talepleriyle içsel ve zorunlu bağları kurulmuş gerçek bir dilsel adalet için direniş ve mücadele günü olmaktan çıkarılıp yüzeysel bir kutlama ve an(ımsa)ma etkinliğine dönüş(türül)müş gibi gelir bana.
21 Şubatlar 25 yıldır kutlanıyor ama anadili ve anadilinde eğitim hakkında oluşan devasa külliyat çoğunlukla yeni, farklı ve taze bir şey söylemiyor. Birbirini tekrar eden, sadece birbirine referans veren anı, anekdot, izlenim ve kanıdan oluşan ama hep vicdana seslenen anadili külliyatıyla aramıza eleştirel mesafe koyamadık ne yazık ki 25 yıldır. “Anadil” ile “anadili” sözcükleri arasındaki bir “i” harfi fazlalığının yarattığı devasa anlam farkının bile yeterince anlatılamadığı görülüyor ne yazık ki. Bu iki kavramın bu denli yaygın bir biçimde birbirinin yerine kullanımını basit bir özensizlik ya da dil sürçmesi olarak görmek mümkün değil. Anadolu’nun kadim halklarının dilleri anadili Türkçe olanlara bir Aztek dili kadar yabancı kalmaya devam ederken anadilini sorunsallaştırmak yerine çokdillilik edebiyatı yapmak yine egemen dil mensuplarının ayrıcalığı olarak kalıyor. Anadili ve anadilinde eğitime dair (yandaş ve karşıt) egemen söylemi ve ezberi bozacak; böylece bu meseleyi ezilen ulusun ve dilin mensuplarının perspektifinden ama egemen ulusun ve dilin mensuplarının suç ortaklığını da çözümlemeye katan yeni bir gözle okuma imkânını bizlere sunacak akademik/entelektüel çalışmaların yeterince yapıldığı ileri sürülemez.
21 Şubat söylevlerinde UNESCO’ya atıfla dillerin nedenini ve failini bilmediğimiz bir “tehlike” içinde oldukları dile getirilir ve tehlike altındaki diller konuşan kişi sayısı ölçüt alınarak beşli derecelendirme ölçeğiyle (Örneğin ''kırılgan'', ''açıkça tehlikede'', ''ciddi anlamda tehlikede'', ''son derece tehlikede'' ve ''kaybolmuş'' diller biçiminde) sınıflandırılır.[2] Diller arasındaki hiyerarşiyi ve hatta savaşları yok sayarak kaybolma/ölüm tehlikesini söz konusu dili konuşan kişilerin sayısıyla açıklamak aslında kurbanı fail gösteren bir yaklaşımdır. Anadillerinin ihmal edilişinden, hatta ölümünden üzüntüyle söz edilir ve bu durumun yarattığı sosyo-kültürel ve ekonomik kayıplardan hayıflanılır ama bunun faili ve nedenleri üzerinde pek durulmaz. Kuşkusuz, Cryistal’in[3] de vurguladığı gibi, “bir dil artık konuşanı kalmamışsa ölü sayılır” mantıken, ama neden ve sonucu birbirine karıştırmamak gerekir. Konuşan insanlar öldüğü için ölmez diller, dil öldü(rüldü)ğü için konuşanı kalmaz. Eğer ortada “ölü” ya da “ölmekte olan” diller varsa, diğer dillerin pahasına gelişen İngilizce gibi “öldüren diller”in bulunduğu gerçeğine gözlerimizi kapayamayız. Hiçbir dil, dilsel yetersizlikten ötürü ölmez; dillerin ölümü ya da kaybolması tamamen dilbilimsel olmayan nedenlerin sonucudur. İngilizce ve öteki “öldürücü diller”, diğer dilleri, özellikle de yerli halkların ve azınlıkların dillerini oldukça dezavantajlı konuma getiren bir diller hiyerarşisi yaratır. (Gerçi Türkçenin karşısında İngilizcenin emperyalizminden rahatlıkla söz ederiz ama Türkçe ile sözgelimi Kürtçe arasındaki asimetrik ilişkiyi kurmayız). Diller hiyerarşisi içinde egemen konumda olan diller diğerlerini marjinalleştirerek ve folklorlaştırarak ölümüne neden olur.[4] "Dil Savaşları ve Dil Politikaları" kitabının yazarı Fransız dilbilimci Louis-Jean Calvet’nin altını çizdiği gibi, "Dil savaşları her zaman daha büyük bir savaşın parçasıdır."[5]
21 Şubat ritüellerinde sık duyduğumuz “dillerin kardeşliği”, “bir dil bir insan, iki dil iki insan” gibi siyaseten nötr gibi görünen “hümanist” ifadelerin, (ana)diller arasındaki tarihsel asimetriyi yok sayarak yeniden ürettiğini ve dolayısıyla dilsel adalet talebini görünmez ve duyulmaz kılarak sessizliğe mahkûm ettiğini söylemeye bile gerek yok sanırım. Bütün dilleri eşit sayan ve kültürel olarak tarafsız bir olguymuş gibi sunulan çokdilliliğe kendinde bir değer atfedilen bu gönlü rahat liberal söylemin hegemonyası her 21 Şubat’ta biraz daha tahkim edilmektedir. Anadili ve anadilinde eğitim meselesi, eğer politik bağlamından çıkarılıp folklorik bir meseleye indirgenirse, kültürel toplulukların egemen ulusa asimile edilmesi amacına hizmet eden bir araca dönüşür.
21 Şubat her ne kadar “Uluslararası Anadili Günü” ise de bugünün amacı genellikle “dilsel ve kültürel çeşitlilik ile çokdillilik konusunda farkındalığı artırmak” ya da “kültürel çeşitliliği ve çokdilliliği özendirmek” olarak tanımlanır. Anadili ve anadilinde eğitim kavramlarının “çokdillilik”, “çokdilli eğitim”,” ikidilli eğitim” vb. kavramlarla ikamesi hiç de masum olmayan bir ideolojik manipülasyondur. “Anadili temelli” olsun ya da olmasın her türlü “çokdillilik” ve “çokdilli eğitim söylemi”, dilsel hiyerarşi ve ötekileştirmenin politik gerçekleri ile yüzleşmeyen tuzu kuru bir söylemdir. Çokdillilik ve çokdilli eğitim söylemi, bütün meşruiyetini “tekdilliliğin aptallığından”, daha doğrusu anadilleri farklı insanları aynı dilin hapishanesine kapatma saçmalığından devşiren içi boş bir vaattir. Anadilleri farklı halkların ve ötekileştirilmiş toplulukların dilsel ve kültürel asimilasyona uğramadan güçlendirilmelerini ve geliştirilmelerini kolaylaştıracak gerçekten “çokdilli bir eğitim”, ancak diller arasındaki hiyerarşinin ve bunu yaratan sosyo-politik etkenlerin ortadan kaldırılması ile mümkündür. Bu etkenlerin veri olduğu koşullarda yapılacak “çokdilli eğitim” girişimleri bütün iyi niyetli çabalara karşın azınlık dillerinin ve bu dilleri konuşan insanların güçsüzleşmesiyle ve hatta asimilasyonuyla sonuçlanacaktır.[6]
21 Şubat’ın, kutlama ve anma etkinliklerinde üzerinde pek durulmayan kolonyal bir hakikati vardır. Britanya’nın 89 yıllık sömürge yönetiminden sonra 1947 yılında Hindistan’dan ayrılan Pakistan’da Urduca’nın resmi dil olarak dayatılması nedeniyle Bengalliler “Anadili Hareketi” başlatırlar. Dünya tarihinde görülmüş en büyük anadili eylemine katılan Dakka Üniversitesi öğrencilerinden sekizi 21 Şubat 1952 günü katledilir. Bu eylemden sadece dört yıl sonra Pakistan hükümeti Bengalceyi ikinci resmi dil olarak kabul etmek zorunda kalır. 1947 yılında başlayan “Anadili Hareketi” 1971 yılında resmi dili Bengalce olan bağımsız Bangladeş’in kurulmasıyla sonuçlanır. Bengallilerin 1952’den itibaren “Anadili Şehitleri Günü” olarak andığı gün 2000 yılında UNESCO tarafından “Uluslararası Anadili Günü” olarak kabul edilir. Bengallilerin ayrı bir ulus olma bilincini uyandıran Anadili Hareketi Bangladeş’in bağımsızlık mücadelesinin de başlangıcını oluşturdu. Başka bir anlatımla, 21 Şubat, bir halkın anadiline dayanarak egemen ve bağımsız bir ülke inşa ettiği dünya tarihindeki tek olayı simgelemektedir
Bangladeş’te “Anadil Hareketi”ne katılan üniversite öğrencilerinin katledildiği 1952 yılından yaklaşık 50 yıl sonra Türkiye’de 2001 yılında üniversite öğrencileri rektörlüklere verdikleri dilekçelerle, Kürtçenin “seçmeli ders” olarak okutulmasını talep ettiler. Kısa sürede ülke çapında yayılan bu öğrenci eylemi, anaakım medyanın da desteğiyle sanki “Kürtçe eğitim” talep ediliyormuş gibi çarpıtılarak çok şiddetli bir Devlet refleksiyle bastırıldı. Ne var ki, 21 Şubatlarda ne Bengalli ve Türkiyeli üniversite öğrencilerinin ne de anadilleri için ağır bedel ödeyen başka insanların direniş ve mücadeleleri anımsanmaktadır. Bugünü, yalnızca bir anma veya kutlama değil, gerçek bir dilsel adalet mücadelesi günü olarak yeniden inşa etmek gerekmektedir.
Tarihsel bir olayı ya da figürü an(ımsa)mak onu tekrar etmek değil, güncel koşullar altında yeniden inşa etmektir. Dolayısıyla geçmişi an(ımsa)mak, orada bir yerlerde durup bizi bekleyen bir olayın ya da figürün yeniden keşfedilmesi, pasifçe hatırlanması değil, onun bugünkü gerçeklik içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır. Kutlanan ve anılan her gün gibi, 21 Şubat Uluslararası Anadili Günü’nün önemi de atfettiği tarihten gelmez aslında, tam tersine güncelliğinden gelir. Zira 21 Şubat geçmişe ait bir hadise değildir sadece. Bugün dünyanın her yerinde giderek derinleşen dilsel eşitsizlik ve adaletsizliklere karşı süren mücadele 21 Şubatları tarihte değil günümüzde yaşatmaya devam ediyor. Anadilinde eğitim mücadelesi, sömürü ve tahakkümden kurtuluşu eğitimin konusu ve hedefi yapan özgürleşimci eğitim mücadelesinin temel bir bileşenidir. Dolayısıyla 21 Şubatları anadilinde eğitime dair politik eylem ve mücadelenin ciddi bir vesilesi ve mevzii kılmak yerine, anma ve kutlamaları başlı başına bir amaç edinmek tam anlamıyla bir fetişizmdir.[7]
21 Şubatlar politiktir!
Yıldönümleri, an(ımsa)malar hiçbir zaman masum ya da apolitik etkinlikler değildir. Çünkü tarihle kurulan her ilişkinin, tarihle yaşanan her yüzleşmenin ve her an(ımsa)manın siyasi bir içeriği vardır. Tarih bugün ve gelecekten bağımsız olmadığı gibi, bellek de basbayağı bir siyasal mücadele alanıdır. Anılan tarihsel olay ya da kişi ne kadar radikal ise onun anısı egemenlerce hemen ele geçirilip ehlileştirilmeye, konformizmin nesnesi haline getirilmeye çalışılır. İktidar her devirde geçmiş mücadelelerin izlerini ortadan kaldırmaya ya da o izleri yeniden anlamlandırarak onları ehlileştirmeye, normalleştirmeye çalışır. Unutturmak mümkün olmuyorsa, anı depolitize edilir, radikal içeriğinden arındırılır. Böylece anılan tarihsel olay ya da kişinin hatırasıyla güncel mücadele ve direnişler arasındaki bağ silikleştirilmiş olur. Depolitize edilen anı artık ezilenlerin eğitim hakkı mücadelesi için bir esin, geçmişteki bir umut kıvılcımı olmaktan çıkar. Bu yüzden başka bir gelecek ve başka türlü bir eğitim için mücadele edenler, egemenlerin belleğimiz üzerindeki tahakkümünü kırmaya çalışmalıdırlar. “Anadili Şehitleri Günü” olarak anılan 21 Şubatların 40 yılı aşkın bir süre sonra UNESCO tarafından çokdilliliğin ve kültürel çeşitliliğin kutsandığı “Uluslararası Anadili Günü”ne dönüştürülerek liberalize edilmesinin bu bağlamda değerlendirilebileceği kanısındayım.
Bellek kültürü ve geçmişle hesaplaşma literatürü, “anmak” kadar “anlamak” gerekliliğinin de altını çizer. Neyi nasıl an(ımsay)acağımız, an(ıms)arken romantikleştirerek mi yoksa anlayarak ve somut taleplerin üstüne giderek mi an(ımsay)acağımız belirli siyasi yanıtları vermek anlamına gelir. Anadili ve anadilinde eğitime dair tartışma ve çözümlemelerin muğlak bir “kardeşlik” retoriğiyle mi yoksa adalet talepleriyle mi sürdürüleceği tam da verilecek bu siyasi yanıtlara bağlı olarak biçimlenecek. An(ımsa)mak kadar düşünmek ve anlamak, an(ımsa)dıklarımızın siyasi taleplerini de belleğimizde tutarak yanıtlar üretmek ve an(ımsa)mayı somut hak talepleriyle ilişkilendirmek bugün her zamankinden daha önemli. Anadilini anma adına yapılan etkinlikler, bu sorunu aşmak için anlamak adına mı, yoksa “nostaljik” ve/ya da “ideolojik” bir tüketim nesnesi haline getirmek adına mı yapılıyor? Anmak anlamaya vesile olduğu ölçüde ve sürece makbuldür. Anadilinden bolca söz edildiği ama onun genellikle folklorik, nostaljik ve romantik birer imgeye indirgendiği entelektüel ortamımızda Uluslararası Anadili Günündeki anma etkinlikleri anlamaya vesile olacak biçimde tasarlanabilir. “Dillerin kardeşliği”ni bir retorik olmaktan çıkarıp realiteye dönüştürme imkânını ancak böyle yaratacağız. Anadili ve anadilinde eğitim mağduriyetinin vicdan ekonomisinin bir tüketim nesnesi olarak kullanılmasını ancak böyle önleyebiliriz.
21 Şubatların mağdurlaştıran söylemi
21 Şubatların (ana)diller arasında varolan hiyerarşi konusundaki farkındalığın ve bu hiyerarşinin yarattığı mağduriyete karşı duyarlılığın artırıldığı günler olması, büyük ölçüde kendi üzerine düşünme yeteneğine, yani kişinin kendini oluşturan faktörlerin envanterini, duygularının, düşüncelerinin soykütüğünü çıkarabilme yeteneğine bağlıdır. Anadilinde eğitime yönelik kayıtsızlık bireysel ve kolektif varoluşumuza ilişkin özdüşünüm ve özbelirlenim konusundaki yeteneksizliğimizin ve bu yeteneğimizin eğitim sürecinde ne denli kötürümleştirildiğinin de çarpıcı bir göstergesidir. Egemen ulusun bir üyesi olmak bu yeteneklerimizin körelmesinde en önemli faktörlerden biridir, zira bu yeteneklerimizi kullanmak zorunda kalmıyoruz asla. Türkçe dışındaki anadillerinin yaşadığı dilsel soykırımı başta “Devlet” olmak üzere hep ötekinin, başkasının failliği ve sorumluluğu üzerinden konuşuyor, kendimizi olan bitenin dışında konumlandırıyoruz. Kendi suç ortaklığımız ya da sorumluluğumuz üzerine tefekkür etmeden mağduriyetlerden herhangi bir mağduriyetmiş gibi anadilinden konuşmayı 21 Şubatlarda da sürdürüyoruz.
Anadilinde eğitim meselesini bir mağduriyete indirgeyen ve bundan ibaret gören; bu uğurda verilen mücadele tarihini, bir mağduriyet tarihine dönüştüren ve sadece bunun üzerinden okuyan bir 21 Şubat söylem repertuvarı oluşmuş durumda. Örneğin anadili yasaklarından ötürü yaşanan mağduriyet üzerinde çokça durulur ama hem bu mağduriyetin faili hem de anadilini yaşatmak için yapılan direniş ve mücadele sürekli görmezden gelinir. Oysa anadili egemen dilden farklı olan halklar için bu salt bir mağduriyet meselesi olmanın ötesinde bir varoluş ve özbelirlenim mücadelesinin onsuz olmaz bir parçasıdır. 21 Şubat söylem repertuvarının önemli bir figürü 12 Eylül darbesi sonrasında hapisteki oğlunu ziyarete giden ve Kürtçe konuşma yasağı nedeniyle, ezberleyebildiği tek Türkçe cümle olan "Kamber Ateş nasılsın?" diyebilen İpek Ateş’tir. 21 Şubatların sembol ismi olan İpek Ateş’in dilinden dökülen ve şiirlere, tiyatrolara ve filmlere konu olan bu üç kelimelik cümle, adeta Spivak’ın[8] “Madun Konuşabilir mi?” sorusuna verilmiş bir yanıt gibidir. Ama bu mağduriyet öyküsünde oğul Kamber ve onun hapse düşmesine neden olan mücadele ve direniş ikinci planda kalır.
Anadilinde eğitime dair politik düşünceyi bütünüyle mağduriyet üzerinden temellendirmek, günümüzde eğitim hakkı mücadelesinin önündeki epistemolojik engellerden biridir. Bunun nedeni, mağduriyetin özünde eşitsizler arası bir “ilişki” olması ve asimetrik güç dengesini kanıtlamasıdır. Ancak mağdurdan yana olmakla, mağduriyete karşı çıkmak, daha doğrusu mağduriyet üreten yapı ve ilişkileri hedeflemek arasında çok temel bir fark vardır. Zira mağduriyete dayalı politikanın, sömürü ve tahakküm ilişkileri içinde kurgulanan kimlikleri ve rolleri, direniş ve mücadele adına yeniden üretme, böylece daha da güçlendirme gibi bir riski vardır. Mağduriyet politikasının temel karakteristiği, özgürleştirici değil, bağımlılaştırıcı bir ilişkiye dayanması; mağdur ile onunla dayanışan arasındaki hiyerarşik ilişkinin sürmesidir. Mağduriyet politikası bu özelliğiyle, mağdurları içinde bulundukları olumsuz duruma sabitlediği, bu olumsuz durumu dönüştürme gücünü onlara vermediği ölçüde ve sürece aynı zamanda bir “depolitizasyon politikası”dır. 21 Şubatlar anadili ve anadilinde eğitime dair mağduru mağdurluğu içinde hapseden resmi söylemin hegemonyasına karşı anadili mağdurlarının hak talep etmeye hakkı olan kolektif özneler olarak tahayyül edildiği bir karşı söylemin hegemonik kılındığı günler olmalıdır.
21 Şubatlarda Türklük halleri
Türkiye’de anadili ve anadilinde eğitime dair akademik olsun ya da olmasın herhangi bir çalışmanın bilimsel ve eleştirel bir nitelik kazanması için Türklük ile diğer etnisiteler, yani Türk olmayanlar arasında var olagelen asimetrik güç ilişkilerini önemli bir bağımsız değişken olarak çözümlemeye katması gerekmektedir. Oysa 21 Şubat söylemlerindeki en temel eksik de budur. Anadili ve anadilinde eğitim meselesine ilişkisel bir perspektiften yaklaşmayan, yani sadece anadili mağduru üzerinde odaklanan ama mağdur edeni görmezden gelen, diller arasındaki asimetrik ilişkiye ve bunun sonuçlarına değinmeyen her yaklaşım ideolojik bir manipülasyondur. Anadili mağduriyetinin ilişkisel karakteri bu sorunun sadece Kürtlerin değil, Türklerin de bir meselesi olduğuna işaret etmektedir.
Eğitimci ya da eğitim bilimci olsun ya da olmasın bir Türk anadilinde eğitim meselesine dair son derece “bilimsel” ve “eşitlikçi” olduğunu sandığı perspektifinin Türklüğü tarafından ne denli belirlendiğini (ya da koşullandığını) ve bundan dolayı yaklaşımının ne kadar hasarlı ve defolu olabileceği olasılığını aklına dahi getirmez. Anadili ve anadilinde eğitime dair analizinden neleri dışladığı veya analizine neleri kattığı başka şeylerin (toplumsal sınıfı, cinsiyeti, ırkı, dini vb.) yanı sıra Türklüğü tarafından da belirlenir ve gölgelenir. Eğitimci olsun ya da olmasın bir Türk ele aldığı herhangi bir eğitimsel mesele hakkında öyle değil de böyle düşünmesini Türklüğüyle ilişkilendirmez; eğitime dair tefekkürünün Türklükle maluliyetini bilince çıkarmaz. Hatta belli bir konuda bu şekilde düşünmemin veya duygulanmamın nedeni acaba Türk olmamdan mıdır, Türklüğümden midir, diye düşünmediği ölçüde Türk’tür. Türklükleri ve Türklükten gelen ayrıcalıkları üzerine düşünmemek, bunları doğal kabullenmek, Türklük hallerinin en çarpıcılarındandır. Türklüğü ötekiler hakkında konuşma ayrıcalığına sahip olan ancak kendini sorgulama dışı bırakan ya da nasıl görülmek isteniyorsa öyle gösterme gücüne sahip olan bir iktidar konumu olarak görüyorum.[9] Anadili ve anadilinde eğitim meselesi Türk olanların ve Türklüğe asimile olup kafaca Türk olanların Türklükleriyle yüzleşebilmeleri için eşsiz bir fırsat sunuyor. Ne var ki 21 Şubatlarda bu fırsatın değerlendirilebildiğini öne sürmek güçtür.
Kendinden ve kendi düşüncelerinin evrenselliğinden gayet emin olan; kendi ayrıcalıklarını, kendi körlük ve sağırlıklarını göremeyen bir Türk, karşısındaki Kürt’ün anadili ve anadilinde eğitim konusundaki inatçı talebini dinlerken, onun Kürt olduğu için böyle konuştuğunu düşünür. Ama kendisinin aynı konudaki kayıtsızlığının, karşıt ya da ikircikli düşüncesinin Türklüğünce yapılandırıldığını ya da koşullandırıldığını aklına dahi getirmez. Anadili ve anadilinde eğitim yasağına ilişkin kayıtsızlık, her asimetrik ilişkide olduğu gibi, imtiyazlı olmanın neden olduğu zihinsel gevşeklik ile açıklanamaz, yapısal bir ırkçılıktır söz konusu olan. Anadili ve anadilinde eğitim karşıtlığı ya da yasağı, belirli bir dilin egemen kılınarak diğer dillerin sistematik olarak dışlanmasını içerdiği için, “ırksız ırkçılığın” ya da “epistemolojik ırkçılığın” bir biçimi olarak değerlendirilebilir. Eğitim dili üzerindeki tahakküm, salt pedagojik bir tercihten ibaret değildir; aynı zamanda hangi bilginin ve bilme biçimlerinin meşru sayılacağına dair ideolojik bir müdahaledir.
Anadili ve anadilinde eğitim hakkının ret ve inkarının ırksız bir ırkçılık türü olduğunu idrak ettiğimizde böyle bir ırkçılığın sadece “öteki”nin ya da “onlar”ın bir mağduriyeti ya da dezavantajı değil, aynı zamanda “bizim” bir ayrıcalığımız ve avantajımız olduğu gerçeğini görmemiz kolaylaşır. Zira ırksız ırkçılık, gücün ırka göre değil, kültürel/dilsel farklılıklara göre dağıldığı ve dolayısıyla kimilerini avantajlı, kimilerini de dezavantajlı yapan bir toplumsal sistemdir. Ayrıcalıklı konumda olanlar özel bir özdüşünümsel çaba harcama sıkıntısına katlanmazlarsa sahip oldukları ayrıcalıkları son derece doğal, evrensel ve meşru görürler. Tıpkı derya içre olup da deryayı bilmeyen ol mahiler gibi. Gerçek anlamda bir ırkçılık karşıtı tavır geliştirmek açısından ırkçılığın “biz”e faydası olduğunu keşfetmek çok önemli bir aşamadır. 21 Şubatlar anadili ve anadilinde eğitim karşıtlığının ırkçılığın ırksız bir biçimi olarak irdelendiği ve böylece ırkçılık karşıtı genel mücadelenin boyutlandırıldığı günlere dönüştürülebilir.
Sonsöz yerine
21 Şubatları anadili ve anadilinde eğitime dair politik talepleri toplumsallaştırmaya dönük çalışmaların ivme kazandığı günlere dönüştürmek gerekir. Anadilinde eğitim meselesi sadece anadili Türkçe olmayanların ve daha somut olarak Kürtlerin özgül meselesi değil, daha genel olarak tüm toplumsal muhalefet güçlerinin ve özellikle de sosyalistlerin asli bir meselesidir. Yani anadilinde eğitim, sosyalist hareketin hak mağdurlarına havale ederek geçiştireceği ya da en iyi durumda Kürt Özgürlük Hareketi’yle dayanışmasını ifade etmekle yetineceği bir meseleden ibaret değildir; bizatihi kendisinin bir biçimde “kurucu” bir rol oynaması gereken bir mücadele alanıdır. Türk solunun yıllarca “kimlik siyaseti” etiketi yapıştırarak önemsemediği anadili ve anadilinde eğitim mücadelesi, tekçi zihniyete karşı en geniş tanımı ile bir antifaşist mücadeledir aynı zamanda.
21 Şubatlar anadili ve anadilinde eğitim mücadelesi ile antikapitalist mücadele arasındaki içsel ve zorunlu bağların görünür kılındığı ve güçlendirildiği günler olarak değerlendirilmelidir. Kapitalizm başka şeylerin yanısıra tam bir hiyerarşi sistemidir, bekası için sürekli hiyerarşiler üretmek zorundadır. Kapitalist toplumsal ilişkiler sistemi, sayılarına bakılmaksızın halkların bazılarını azınlıklaştırırken, ten rengine bakmaksızın kimi insanları “zenci”leştirir. Hatta hiç siyah tenli insanların yaşamadığı bir toplumda bile “zenci” bir tabaka üretir. (Ana)diller arasındaki hiyerarşiyi de kapitalizmin bu hiyerarşizasyon dürtüsünden bağımsız düşünemeyiz.
21 Şubatlar anadili ve anadilinde eğitim meselesinde dilsel azınlık üyelerinden önce egemen dilin mensuplarının özgürlükçü ve çoğulcu bir dönüşüm gerekliliğinin bilince çıkarıldığı ve yaşama geçirildiği günler olmalıdır. Egemen ulus olarak Türklerin diğer ayrıcalıkları gibi dilsel ayrıcalıklarından da vazgeçmesi, böyle bir dönüşümün onsuz olmaz bir öğesidir. Aksi takdirde, Kürtlerin ve diğer kültürel toplulukların tek başına ve tek yönlü dönüşmesini istemek asimilasyona çağrı olur.
Dilsel haklar mücadelesi politik ve ekonomik sömürüyle ve tahakkümle mutlaka ilişkilendirilmesi gereken bir mücadele olmak zorundaysa Uluslararası Anadili Günündeki kutlama ve anma etkinliklerinin kapsam ve içeriğinin de buna uygun olması beklenir. 21 Şubatları, “anadilinde eğitim hakkı” talebini daha da radikalleştiren “Eğitim anadilindeyse haktır!” düsturuyla demokrasi ve demokratik eğitim mücadelesinin bir vesilesi ve mevzii yapmak mümkündür.
[1] Fin dilbilimci ve eğitimci Skutnabb-Kangas, “dil ölümü” ve “dilin yayılması” gibi zararsız terimleri ve özneyi gizleyen kavramları kullanmaktan kaçınmakta, onun yerine öldüren diller, “dil katliamı” ve “dil soykırımı” (bu sonuncu terimi uluslararası insan hakları kanununa ve hükümet politikalarının tarihsel kanıtlarına dayandırmaktadır) gibi terimler kullanmaktadır. Skutnabb-Kangas, T. ve diğerleri (Edit.) (2013). Çokdilli Eğitim Yoluyla Toplumsal Adalet. (Türkçe Yayına Hazırlayanlar F. Gök-M. Ş. Derince). Ankara: Eğitim-Sen Yayınları.
[2] Bu sınıflandırmaya göre birçok çocuk tarafından konuşulmasına karşın bu kullanımın ev gibi belirli alanlarla sınırlı kalan diller “kırılgan'' olarak tanımlanırken (Türkiye'de Abhazca, Adigece, Kabartayca-Çerkesçe ve Zazaca); çocuklar tarafından anadil olarak öğrenilme oranı oldukça düşük dillerin ''açıkça tehlikede'' (Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romanca, Süryanice ve Batı Ermenicesi) kategorisine girmektedir. ''Ciddi anlamda tehlikede'' olan diller kategorisi toplumun yaşlı kesimi tarafından konuşulan, orta-yaşlı kesim tarafından anlaşılan ama çocuklara öğretilmeyen dilleri kapsarken (Gagauzca, Ladino ve Turoyo dilleri gibi); Türkiye'deki Hertevin dili gibi, toplumun sadece yaşlı kesimi tarafından nadiren konuşulan diller ''son derece tehlikede'' olan diller kategorisinde yer almaktadır. Hiç konuşanı kalmayan diller ise (Türkiye’nin Kapadokya Yunancası, Ubıhça ve Mlahso dilleri gibi) “kaybolmuş” dil olarak kabul edilmektedir. https://bianet.org/haber/neden-21-subat-anadil-gunu-turkiye-de-18-dil-tehlikede-128054
[3] Crystal, D. (2007). Dillerin Katli– Bir Dilin Ölümü Bir Milletin Ölümüdür. Çev: G. Cansız. İstanbul: Profil Yayıncılık.
[4] Şen, Y. (2024). Tehlike Altındaki Dillerde Folklorlaşma: Düzce Üniversitesi Kafkas Dilleri ve Kültürleri Programı. Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 14(Özel Sayı), 1-12.
[5]Calvet, L.-J. (2005). La Guerre des Langues et Les Politiques Linguistiques. Paris: Payot.
[6] Panda, M. ve Mohanty, A. (2013). Dil Önemlidir, Kültür de: Kültür Retoriğinin Ötesinde Çokdilli Eğitim (Çev.: Z. İnanç) Çokdilli Eğitim Yoluyla Toplumsal Adalet içinde (s. 381-403). (Edit. T. Skutnabb-Kangas ve diğerleri). Ankara: Eğitim-Sen Yayınları. Panda ve Mohanti’ye göre, çiftdilli ya da çokdilli eğitim programları “genellikle yumuşak asimilasyon yaratıcı niteliktedir ve azınlık dili çocuklarının çoğunluk dilinde eğitime geçişlerini kolaylaştırmayı amaçlayan erken-terk geçiş programlarıdır (s. 383-384).”
[7] Dil-pedagoji-iktidar ilişkisi konusunda bkz.: Darder, A. (2010), “Dil Pedagoji ve İktidar: Dilsel Soykırım Siyasetine Karşı Çıkmak”, çev. Z. İnanç, Anadili Sempozyumu –II, Ankara: Eğitim-Sen Yayınları; Skutnabb-Kangas, T. ve diğerleri (Edit.) (2013). Çokdilli Eğitim Yoluyla Toplumsal Adalet. (Türkçe Yayına Hazırlayanlar F. Gök-M. Ş. Derince). Ankara: Eğitim-Sen Yayınları.
[8] Spivak, G. C. (2016). Madun Konuşabilir mi? Çev. E. Koyuncu, Ankara: Dipnot Yayınları. Spivak’ın ünlü makalesine başlık olarak attığı soruya yanıtı hiç kuşkusuz “Hayır!” dır: “Madun konuşmaz, mırıldanır.” Spivak, henüz özneleşememiş madunun egemenin söylemine hapsoluşuna ve kendine ait bir dil ve söylemi olmayışına dikkat çekerek egemen söylemden epistemolojik kopuş yaşanmadıkça madunun konuşamayacağını/mücadele edemeyeceğini, mücadele ettiğini sanırken aslında egemen epistemik şiddeti yeniden ürettiğini söyleyerek entelektüellerin temsiliyetinden medet umar. Oysa İpek anne hiç bilmediği egemen dilden üç kelimeyle kurduğu cümleyle madunu duymasını bilene ne çok şey anlatmıştır!
[9] Eleştirel Türklük çalışmaları için bkz.: Akyıldız, K. (2012). Türklük halleri: Yalnız ve güzel ülkenin ruhu (I), Birikim, 274, 14-25; Akyıldız, K. (2013). Türklük halleri: Yalnız ve güzel ülkenin ruhu (II), Birikim, 289-290, 112-125; Arslan, U. T. (2015). Türklük Ethosu ve Suçluluk Sorunu: Mesele Dergisinde 1915. Azad Alik, 02.10.2015. https://azadalik.wordpress.com/2015/10/02/turkluk-ethosu-ve- sucluluk-sorunu-mesele-dergisinde-1915; Arslan, U. T. (2022). Türklük Ethosu ve Kürtler, https://www.ozgurpolitika.com/haberi-turkluk-ethosu-ve-kurtler-159746; Şen, S. (2017). Bir Egemenlik Biçimi ve Toplumsal Bir İktidar Olarak Türklük, 12. Karaburun Bilim Kongresi; Ünlü, B. (2018). Türklük Sözleşmesi. Ankara: Dipnot Yayınları; Zeydanlıoğlu, W. (2009). “Beyaz Türk’ün Yükü”: Oryantalizm, Kemalizm ve Türkiye’de Kürtler. (Çev. A. Şahin). Toplum ve Kuram, Sayı: 2, Güz 2009, sayfa. 195-211.
(SÖ/HA)