6 Şubat depremlerinin üçüncü yılı. Adıyaman’da enkazın büyük kısmı kaldırıldı, bazı mahallelerde hayat görünürde normale dönmüş gibi görünüyor. Ancak özellikle Suriyeli kadınlar açısından deprem sonrası dönem bitmiş değil. Çünkü deprem yalnızca binaları yıkmadı, zaten kırılgan olan hayatları daha da güvencesiz hale getirdi. Bu güvencesizlik artık geçici bir kriz değil, kalıcı bir düzen gibi işliyor.
Göçmen Dayanışma Derneği olarak Kasım-Aralık 2025 döneminde Adıyaman’da yürüttüğümüz saha çalışması, 157 Suriyeli kadının katılımıyla yapılan nicel bir anketin bulgularına dayanıyor. Bu çalışma, kadınların gündelik yaşam koşullarını, hizmetlere erişim deneyimlerini, gelecek beklentilerini ve önümüzdeki döneme ilişkin planlarını görünür kılmayı amaçlıyor.
Ortaya çıkan tablo net: Adıyaman’daki Suriyeli kadınların temel sorunu uyum eksikliği değil. Sorun, haklara erişimin fiilen çalışmaması ve bunun yarattığı çok boyutlu güvencesizlik.
Depremin üçüncü yılında en ağır yük: yoksulluk ve kira
Kadınların neredeyse tamamı gündelik hayatı belirleyen temel meselenin ekonomik güvencesizlik olduğunu söylüyor. Katılımcıların yüzde 95’inden fazlası ekonomik sorunları, yüzde 94’ünden fazlası ise kira giderlerini en temel zorluk alanı olarak ifade ediyor.
Bu oranlar bize şunu gösteriyor: Barınma artık yalnızca bir yaşam koşulu değil, hayatta kalmanın ana belirleyeni haline gelmiş durumda. Deprem sonrası Adıyaman’da yoksulluk, tek seferlik yardımlarla yönetilebilecek bir sorun olmaktan çıkmış, kronikleşmiş bir yapıya dönüşmüş durumda.
Kadınların yaşadığı yoksulluk yapısal. Sorun, yetersiz uyum ya da kişisel eksiklikler değil, ekonomik ve sosyal güvencenin yokluğu.
Dil bariyeri: hizmet var ama erişim yok
Araştırmanın en çarpıcı bulgularından biri dil bariyerinin neredeyse evrensel bir sorun olarak ortaya çıkması. Katılımcıların yüzde 93’ünden fazlası dil engelini temel sorun alanı olarak ifade ediyor.
Dil bariyeri sadece iletişim meselesi değil. Kadınların kamu kurumlarına başvuru yapabilmesini, süreci takip edebilmesini ve sonuç alabilmesini belirleyen temel eşik bu.
Katılımcıların yüzde 91’inden fazlası dil bariyeri nedeniyle hizmetlere erişimde zorlandığını belirtirken, yüzde 89’undan fazlası hizmetlerden yeterince yararlanamadığını söylüyor.
Burada kritik bir ayrım var: Kadınlar başvuru yapabiliyor. Katılımcıların yüzde 72’si sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlere başvuru yapabildiğini ifade ediyor. Ancak sonuç alabildim diyenlerin oranı yalnızca yüzde 3,2.
Bu veri, sistemin kapsayıcı işlemediğini açık biçimde ortaya koyuyor. Sorun hizmetlerin yokluğu değil, hizmetlerin fiilen erişilebilir olmaması. Kadınlar başvuruyor ama sistemin içinde kayboluyor. Bu durum, kadınları kamusal alanda görünmezleştiriyor ve koruma risklerini büyütüyor.
Bu tabloyu yalnızca teknik bir hizmet kapasitesi sorunu olarak okumak eksik olur. Çünkü kadınların kamu hizmetlerine erişimde yaşadığı tıkanma, toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle doğrudan bağlantılı. Dil bariyeri, yoksulluk ve bakım yükü birleştiğinde kadınlar için haklara erişim bireysel çabayla aşılabilecek bir eşik olmaktan çıkıyor. Bu koşullarda devletin ve yerel yönetimlerin kurumsal sorumluluğu geri çekildiğinde, ortaya çıkan boşluk kadınların omuzlarına yıkılıyor. Böylece afet sonrası dönem, kadınlar açısından yalnızca yoksulluğun değil, patriyarkal görünmezliğin de derinleştiği bir döneme dönüşüyor.
Geri dönüş söylemi sahada karşılık bulmuyor
Türkiye’de kamuoyunda sıkça dile getirilen geri dönüş söylemi, sahadaki kadın deneyimiyle örtüşmüyor. Araştırma, kadınların yerleşiklik eğiliminin son derece güçlü olduğunu gösteriyor.
Katılımcıların yüzde 95’inden fazlası Türkiye’de yaşamaya devam etmek istediğini belirtirken, ülkeme geri dönmek istiyorum diyenlerin oranı sıfır. Evet, yüzde 0.
Dahası, katılımcıların yüzde 99,4’ü Adıyaman’da yaşamaya devam etmeyi düşündüğünü ifade ediyor.
Bu tablo, Suriyeli kadınların geçici bir bekleyiş içinde olmadığını gösteriyor. Kadınlar hayatlarını burada kurmak istiyor. Sorun ise sosyal politika ve hizmet sisteminin hala geçicilik varsayımıyla işlemesi. Bu kopuş, kadınların hayatını sürekli belirsizlik içinde tutuyor.
Kadınlar yardım değil, güvence istiyor
Araştırma, kadınların pasif yardım alıcılar olmadığını da çok açık biçimde ortaya koyuyor. Kadınların gelecek planları, güçlenme ve gelir güvencesi etrafında şekilleniyor.
Katılımcıların yüzde 94’ten fazlası iş bulmak veya işe girmek istediğini, yüzde 89’undan fazlası gelirini artırmak istediğini, yüzde 82,8’i ise meslek edinmek veya kurslara katılmak istediğini ifade ediyor.
Bu veriler, kadınların çalışma yaşamına katılma konusunda güçlü bir irade taşıdığını gösteriyor. Ancak aynı anda başka bir gerçek daha var: Hanelerin yüzde 98,7’sinde gelir getirici faaliyetler geçici ve düzensiz işlere dayanıyor. Düzenli, kayıtlı ve sosyal güvenceli istihdam neredeyse yok.
Bu durum kadınları kayıt dışı çalışma, sömürü ve borçlanma riskine açık hale getiriyor. Deprem sonrası Adıyaman’da kadınların yaşamı, süreklilik üretmeyen bir iş piyasasının içinde sıkışıyor.
Kadınların büyük kısmı aynı anda hem çocuk bakımını hem de hane içi sorumlulukları üstleniyor. Bu görünmeyen bakım emeği, onları iş piyasasının dışına iten en temel yapısal faktörlerden biri. Kadınların çalışma isteği yüksek olsa bile, bakım yükü ve güvencesizlik birleştiğinde istihdam erişimi pratikte mümkün olmuyor.
Bu tablo, iş istemiyorlar gibi basit açıklamaların gerçeği nasıl çarpıttığını gösteriyor. Kadınlar çalışmak istiyor, ama sistem onları dışarıda bırakıyor.
Afet sonrası yeni düzen: çok boyutlu yoksunluk
Veriler bize şunu söylüyor: Bu kadınların yaşadığı sorunlar tek bir başlıkla açıklanamaz. Ekonomik yoksulluk, kira krizi, dil bariyeri, bakım yükü ve hizmetlere erişimde yaşanan kurumsal tıkanmalar aynı anda işliyor.
Bu nedenle ortaya çıkan tablo tek boyutlu bir yoksulluk değil; çok boyutlu bir yoksunluk hali.
Kadınlar hem mülteci olmanın getirdiği yapısal engellerle hem de toplumsal cinsiyet rollerinin dayattığı görünmeyen emek yüküyle aynı anda mücadele ediyor. Afet sonrası dönemde bu kesişim daha sertleşmiş durumda.
Bu noktada kritik olan şudur: Deprem sonrası güvencesizlik, cinsiyetsiz bir yoksulluk hali değil. Bu güvencesizlik, kadınlar açısından patriyarkal iş bölümünün daha da sertleşmesi anlamına gelir. Barınma krizinin derinleştiği, gelir kaynaklarının daraldığı ve sosyal desteklerin zayıfladığı koşullarda kadınlar hem ev içi bakım emeğini üstleniyor hem de ailenin ayakta kalmasını sağlayan görünmeyen organizasyonu yürütüyor. Bu emek, kamusal olarak tanınmadığı gibi desteklenmediğinde kadınların hayatı dayanma kapasitesi üzerinden yönetilmeye başlanıyor. Oysa bu, dayanıklılık değil, kurumsal yükümlülüklerin kadınların sırtına devredilmesidir.
Bu çok boyutlu yoksunluk yalnızca ekonomik bir kriz değil. Gelirsizlik, barınma baskısı, dil bariyeri ve bakım yükü birleştiğinde kadınlar için şiddet riski de artıyor. Çünkü kadınların ekonomik bağımsızlığı zayıfladıkça, ev içi güç ilişkileri daha da sertleşiyor. Dil engeli ve kurumsal mekanizmalara erişememe hali ise kadınları şiddet karşısında daha görünmez kılıyor. Şiddetin varlığı kadar, şiddetten çıkış yollarının kapalı olması da bu kırılganlığı derinleştiriyor. Bu nedenle şiddet yalnızca bireysel bir fail meselesi değil, yoksulluk, görünmezlik ve cezasızlıkla birlikte işleyen politik bir düzen olarak devam ediyor.
Ne yapılmalı?
Araştırma bulguları, geçici ve parçalı yardımların artık yeterli olmadığını açık biçimde gösteriyor. Kadınların ihtiyacı, tek seferlik destekler değil, güvence üreten sistemler.
Bu nedenle üç temel politika alanı kritik görünüyor:
Birincisi, dil desteği yalnızca tercüme hizmeti olarak ele alınmamalı. Başvuru, takip ve sonuç alma süreçlerini kapsayan eşlik mekanizmaları kurulmalı. Kadınların sistem içinde kaybolmasını engelleyecek vaka temelli yönlendirme modelleri yaygınlaştırılmalı.
İkincisi, barınma ve kira yükünü hafifletecek öngörülebilir sosyal koruma mekanizmaları güçlendirilmeli. Barınma güvencesi sağlanmadan kadınların eğitim, istihdam ve güçlenme süreçleri sürdürülebilir hale gelemez.
Üçüncüsü, kadın istihdamı kurs açmakla sınırlı bir yaklaşım olmaktan çıkarılmalı. Kurslar önemli bir ihtiyaçtır, ancak tek başına kadınların kayıtlı ve güvenceli istihdama geçmesini sağlamaya yetmiyor. Kadınların kayıtlı ve güvenceli istihdama erişimini hedefleyen, bakım yükünü dikkate alan ve yerel iş gücü piyasasına uyumlu programlar tasarlanmalı.
Kadınlar hayatlarını kurmak istiyor. Bunun için ihtiyaç duydukları şey bir defalık destek değil, sistemin işleyişinin değişmesi.
Depremin üçüncü yılında asıl soru
6 Şubat’ın üçüncü yılında Adıyaman’da temel soru artık şudur: Deprem sonrası dönem gerçekten bitti mi?
Suriyeli kadınlar açısından yanıt açık: Hayır.
Çünkü deprem yalnızca yıkımın tarihi değil. Aynı zamanda yoksulluğun, barınma krizinin ve hizmetlere erişimdeki eşitsizliğin derinleştiği bir dönüm noktası.
Bugün Adıyaman’da Suriyeli kadınların yaşadığı gerçeklik geçici bir kriz değil, kalıcı bir güvencesizlik düzeni.
Bu düzen haklara erişimi mümkün kılan gerçek sosyal politikalarla değiştirilebilir.
(HÖ/Mİ)





