Tarihin belirli dönemlerinde kurumların, sistemlerin hatta ülkelerin geldiği çöküş aşamalarında, kırılma anları genellikle bazı portreler üzerinden görünür oluyor. Çöküşün nedenleri o kişilerin yaptıklarıyla değerlendirilmeye, açıklanmaya çalışılıyor. Yeni yılın üçüncü gününün erken saatlerinde, Birleşmiş Milletler (BM) üyesi bir “devletin egemenlik haklarının” yok sayıldığı “yeni” bir dünya düzenine uyandık. ABD, savaş bile ilan etmeden Venezuela’ya silahlı saldırı gerçekleştirdi, devlet başkanını kaçırdı. Genel eğilim yine değişmedi. Olaylar ve nedenleri planlı bir biçimde kişiler üzerinden aktarılmaya devam ediliyor. Yaşananlar, uluslararası arenada iki kişi arasındaki neredeyse kişisel sorunların çözümünde güçlü olanın kazanımıyla sonuçlanmış gibi sergileniyor: “Trump’ın askerleri saldırdı, Maduro esir alındı/kaçırıldı”.
Trump değil, sermaye sahipleri
Egemen sistemin medyasında da olay ABD Başkanı Trump ile Venezuela Devlet Başkanı Maduro arasındaki neredeyse kişisel bir meseleymiş gibi değerlendiriliyor. Ancak, bir devletin egemenlik hakkının yok sayıldığı “yeni dünya düzeni” nin ortaya çıkmasının nedeni ve söz konusu değişimi yaratanın kişiler değil; içinde bulunulan toplumsal yapının (kapitalist emperyalist sistemin), üretim ilişkilerinin (üretim araçlarının özel mülkiyetinin, sömürünün ve paylaşımın) geldiği aşama olduğu bugüne kadar çok farklı disiplinlerdeki toplum bilimciler tarafından tarihsel olarak ortaya konmuştur.
Konunun operasyonel yönüne ilişkin daha ayrıntılı bilgilere bugün itibarıyla ulaşmak hem mümkün hem daha kolay. Kısaca ele alırsak, Trump başkanlığındaki ABD yönetimi, kendi hukuk kurallarını da yok sayıp, ABD Kongresi’ne haber vermeden/olur almadan Venezuela’ya saldırdı. Devlet Başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Aynı gün yapılan basın açıklamasında askeri bir gemiyle New York’a götürüldükleri dünyaya duyuruldu. ABD başkanı, dışişleri bakanı, genel kurmay başkanı ve CIA başkanı beraberce katılıp, birlikte konuştukları basın açıklamasında yaptıklarını, nedenlerini ve yapacaklarını büyük bir keyifle açıkladı. Soru sormasına izin verilen gazetecilerden hiçbirinin ‘özgürlüklerin beşiği’ ABD’nin, askeri güç üstünlüğüne dayalı olarak Venezuela’ya saldırısının ve devlet başkanı ile eşini kaçırmasının uluslararası hukuk, egemenlik hakları, diplomatik temayüller ve insan hakları bağlamlarında nasıl değerlendirilmesi gerektiğine yönelik herhangi bir soru sor(a)mamaları dikkat çekiciydi. Aynı şekilde, Trump’ın “ABD’li enerji şirketlerinin Venezuela’da altyapıyı yeniden kuracağını, petrol gelirlerinden hem Venezuela halkının hem de ABD’nin pay alacağı” açıklamalarını da duymamayı tercih ettiler.
Kapitalist neoliberal ekonomik politikalar işlevini yitirdi
Trump, birinci döneminde kapitalist neoliberal politikalara ters düşen bir biçimde “serbest ticareti” tek taraflı olarak sınırlandırabilmek için ABD’ye gönderilen mallara kaynak ülkeye göre değişen oranlarda gümrük vergisi uygulayacaklarını duyurmuştu. Bunun üzerine, dönemin IMF Başkanı Christine Lagarde, Mayıs 2019 tarihinde ABD’yi uyarmak için: “Hiç kimse ticari savaşta kazanmıyor, hepimiz bundan kaybediyoruz. Mevcut gerginliğin olumlu bir şekilde gerilemesinden ve tüm taraflar için karşılıklı çıkarın sağlanmasından umutluyuz” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştı. Buna karşın, ABD yönetimi, küçük bazı değişiklikler dışında uygulamanın esasına ilişkin bir değişiklik yapmadı.
Bilindiği gibi, 80’li yıllarla birlikte, ABD’li imalat sanayi şirketlerinin önemli bir bölümü üretimlerini, maliyet düşüklüğünün getirdiği kâr maksimizasyonunu dikkate alarak, Çin’e taşımayı tercih etmişlerdi. Çünkü Çin, kapitalist neoliberal ekonomik politikaları kendisi için avantaja çevirdi, kuzey yarım küreye göre çok çok ucuz emek gücü maliyeti başta olmak üzere, ucuz hammadde, enerji ve gelişmiş teknoloji sağlayarak pek çok alanda başta “fason” sonra da kendi markaları üzerinden üretimleriyle imalat sanayinin başını çeker hale geldi. Beraberinde Afrika, Kuzey ve Orta Amerika ülkeleri başta olmak üzere, dünya genelinde ülkelerle karşılıklı ticaret hacmini, genellikle ürün satıp hammadde ve enerji satın alacak şekilde geliştirdi. Ve zaman içinde uluslararası ticaret hacmi sahipliğinin de ön sırasına yükseldi. Bu ticaret ağı ve kapasitesi, ABD’yi geride bırakmasının ötesinde neredeyse çepeçevre kuşatmış oldu. Trump’ın ilk döneminde alınan önlemler Çin’in ticaret hakimiyetini geriletip ya da durdurup ABD şirketleri için alan açılmasını sağlayamadı.
Yanı sıra, ABD’li enerji şirketleri de yıllarca neredeyse at koşturdukları Venezuela’da, Hugo Chávez’in iktidarı döneminde yabancı şirketlerden alınan vergilerin yükseltilmesi ve petrol kuyularının kamulaştırılması sonrasında önemli kayıplar yaşadı. Çünkü Venezuela’nın dünya petrol rezervinin 300 milyar varilden daha fazlasıyla, en büyük bölümünün sahibi olduğu biliniyor. Böylesi bir kapasitenin kaybedilmiş olması ABD petrol şirketlerini ve ekonomisini o tarihten itibaren zamanla daha da derinleşen sıkıntıya soktu. Trump’ın 3 Ocak’ta, ABD’nin Venezuela’ya silahlı saldırısı ve devlet başkanını ve eşini kaçırmasından sonra yaptığı basın toplantısında da itiraf ettiği gibi, öncelikli hedef Venezuela petrolü. Beraberinde de bu haydutlukla yaratacağı korkuya dayalı hegemonyadan yararlanarak, tehdit yoluyla Orta ve Güney Amerika ülkelerinde mümkün olursa Çin’in ticari kapasitesini sınırlayabilmek.
Ne olacak ABD kapitalizminin hali?
Önceki hafta “İnsan avı” başlıklı yazımın “Ne olacak kapitalizminin hali sorusunun kapsamı değişiyor” alt başlıklı bölümünde bu sorunun yanıtının “ne olacak ABD kapitalizminin hali” kapsamına daraldığını paylaşmıştım. Bu saptamanın kaynağının da ekonomik ve siyasi tahlillerin ötesinde, Kasım 2025 tarihinde yayımlanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” metninin içeriği olduğunu söylemiştim. Çünkü bu metinde, ABD emperyalizminin, 200 yıl önce tanımladığı Monroe Doktrini’ne dönüşüne yönelik açık ifadeler yer alıyor. Ancak, ABD kapitalizminin bu kadar aceleyi gerektiren bir kriz/sıkışıklık içinde olduğunu öngörebilmek benim uzmanlık alanımın tamamen dışında. Söz konusu sıkışıklığa değinen, en azından benim ulaşabildiğim bir metinden de haberdar değilim.
Görünen o ki ABD kapitalizmi, kapitalist-emperyalist sistemin dünya genelinde yaşamakta olduğu ekonomik ve siyasi krizden, uygulamadaki kapitalist neoliberal ekonomik politikalarla ne kapitalizmin bütününün ne batı kapitalizminin kurtulacağına karar vermiş. Yanı sıra, kendini kurtarmanın yolu olarak ekonomik ve ticari alanda uygulanacak “yeni” politikalardan da umudunu kesmiş. O nedenle, kendini kurtarabilmek için dünya düzenini dinamitlemekten çekinmedi. Ekonomisini düzlüğe çıkartabilmek amacıyla “yeni” petrol-enerji kaynağına sahip olabilmek için dünya tarihinde daha önce bir benzeri yaşanmamış olan bir şekilde bir devletin egemenlik haklarını yok saydı ve egemen bir devletin devlet başkanını kaçırdı. Uluslararası hukuku, BM kurallarını yerle bir etti. Operasyonun hemen sonrasında olayın şaşkınlığı henüz geçmemişken, aynı bölgedeki başka ülkeleri de tehdit ederek, kendi çıkarları çerçevesinde anlaşmalar yapmaya zorluyor. Anlaşılan o ki ABD kapitalizmini içinde bulunduğu bunalımdan kurtarabilmek için el koymak üzere olduğu Venezuela petrolleri yeterli olmayacak. ABD kapitalizminin sözcüsü Trump, Danimarka’yı da Grönland’ın mülkiyetini ABD’ye devretmesi için tehdit ediyor. Çünkü Kuzey Buz Denizi’nin buzulları eriyor; deniz altında varlığı tespit edilmiş olan maden ve mineraller, petrol ve doğalgaz kapitalizmin sofrasına dahil edilmek için çıkarılmaya hazır hale geliyor.
Kapitalizmin haydut devletlerine karşı dünyanın bütün halkları
ABD’nin açık desteğiyle İsrail ve Rusya’nın başını çektiği haydut devlet dönemine, korsan devlet (uluslararası sulardaki petrol tankerlerine el koyan, onlarca tekneyi mürettebatıyla birlikte bombalayıp batıran) ABD de fiilen katıldı. ABD son bir yılda, başka ülkelerde yapılan seçimlere, adaylara yönelik siyasi ve ekonomik vaatlerle müdahalesiyle gündeme gelmişti. Artık, İsrail ve Rusya gibi açık silahlı müdahaleyle soygun yaparak bu grubun içinde yer alıyor. Dünya kapitalist emperyalist sisteminin varlığı, kuralsızlığa mahkûm hale geldi. Geldiği aşamada devletlerin egemenlik haklarına, uluslararası hukuka, insan haklarına, diplomatik temayüllere ve bunları düzenleme işlevindeki BM’ye tahammülü kalmadı. İnsanlığın yüzyıllardır biriktirdiği neredeyse bütün değerler, günümüzde kapitalizmin varlığı için artık tehdit haline geldi.
O nedenle, ABD’nin uluslararası hukuk tanımaz bu tutumunu yinelememesi, başka ülkeler tarafından da uygulanmaması ve uluslararası ilişkilerde kalıcı hale gelmemesi için halkların bilinçli ve örgütlü enternasyonalist bir tutumla emperyalizme karşı çıkmalarının, mücadele etmelerinin dışında başka bir yol görünmüyor.
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu'nun bianet'te yayımlanan tüm yazılarını görmek için tıklayın.
(OH/TY)







