Hayat deneyimde somutlanır ve deneyimlerin bizi biz yapan yaşam tecrübelerimizde önemli birer halka olduğunu düşünürüm. Deneyimler bir yandan somut geçmişimizdir. Kendine özgü kokusu, tadı ve sesi olduğunu düşünürüm. Çünkü deneyimler anı içerir. Bir yılı daha hüzünlü bir defter gibi yerine kaldırdığımızın yarattığı bir melankoli değil beni böyle düşündüren. Oldum olası bir şey anlatacaksam, hele de önemli bir takvime dair bir anlatı yapacaksam deneyimlerle el ele yürümeyi, yaşanmışlığın sıcaklığını hissetmeyi severim.
Buna bağlı olarak da kuru kuru cümle öbekleriyle tanımlara sıkıştırılmış önemli gün anlatımlarını da sevmem. Bir günü soluksuz cümlelerle kaskatı anlatmak ansiklopedilerin, sözlüklerin işi. Zaten popüler günler üzerine anlatımları da sevmem. Tabii benim neyi sevip sevmediğim kimsenin umurunda olmayabilir ve birkaç cümle okumak için sayfayı tıklama talihsizliğine düştüğünü hissedenler anında sayfadan çıkış yapar muhtemelen ama ben yine de anlatayım. Yazının bağlanacağı nokta kişisel değil toplumsal. Hem ne var birbirimizi tanısak? 😊
4 Ocak Dünya Braille Günü. Bugüne dair “farkındalık” çalışmalarımızın hazırlıklarını sürdürüyoruz. Hiç öyle Braille yazının ortaya çıkış sürecine, 4 Ocak’a falan değinmeyeceğim. Kendi bilinçlenme sürecim üzerinden bir şeylere değineceğim. İtiraf etmem gerekir ki Braille ile aram hiç iyi olmadı. Hala da çok iyi sayılmaz ama o benim savunmam gereken bir kale artık. Çünkü bir şeyin kıymeti onun gerçek önemini anlamakla ortaya çıkar. Çünkü sürekli eşitsizlik üreten bir sistemin içinde eksik hissettirilerek yetişmişsindir. Sağlamcılığı, alternatifi olmayan bir yaklaşım olarak kanıksamışsın ve düşünmenin gereksiz bir uğraş kabul edildiği koşullarda onu sorgulamamışsın bile. Doğal olarak ben de böyle bir bakış açısına sahiptim.
Bazen kuzenlerimle birlikte ödev yapardık. Ödev yapmayı hayatı boyunca sevmemiş bir insan olarak, onlarla yapacağımız zaman heveslenirdim. Halbuki herkes bir masa başında kendi ödevini yapıyor ya da ödevinden gizlice kaytarıyordur. Böylesi durumlarda hem akranlarımla aynı şeyi yaptığım için bir mutluluk hissederdim, hem de benim ödev yapma yöntemim farklı olduğu için kendimi “anormal” hissederdim.
Bilmeyenler için belirteyim. Gerçi bilmeyen kaldığını sanmıyorum ama ben yine de belirteyim. Braille, 6 nokta sistemine göre sağdan sola doğru bir çivi kalemle yazılan, sonra kağıdın arka yüzü çevrilip parmak uçlarıyla dokunarak okunan bir yazı sistemidir. Tabii bu yazma yöntemi de sınıfsaldır. Braille daktilolar, yazıcılar ve monitörler var ama maaşlı bir emekçinin ya da öğrencilerin bunları alabilmesi ekonomik açıdan oldukça zor. Neyse biz dönelim benim Braille ile imtihanıma. Ben Braille ile çok erken tanıştım sayılır. 7 yaşımda ilkokula başladım ve körler okulunda okuduğum için direkt Braille öğrendim.
O zaman kocaman bir tablo şeklinde delikli tahtalar vardı. Oldukça hantaldı ama kullanılıyordu. O tahtaların deliklerine ilgili harfleri oluşturacak şekilde vidalar konulurdu. Vida derken, sabitleme amacı olan bir şey değil. Sadece ilgili deliği kapatmak amaçlı. Sonra tablet kalemle yazmaya geçilirdi.
Kalemle uzun süre yazmak parmakları ağrıtırdı. Ya da benim gibiler için ödev yapmaya mızmızlanmanın bir aracı olurdu.😊
Zaten liseden sonra, özellikle üniversiteyi kazandığım anda Braille yazı ile tüm ilişkimi kestim sayılır. Çünkü Braille ders kitapları yoktu artık. “Hem hayatta ne işime yarayacaktı?” Böyle bahanelere sığınan ben, herkesin kullandığı alfabede yazmayı öğrenmek için ekstra zaman ayırıyor ve yöntemler geliştiriyordum. Çünkü kendi yazma yöntemimi gerçek bir yazma yöntemi olarak kabul etmiyordum. Bunu böyle açıkça düşünmesem de bu böyleymiş ve ben bunu yıllar sonra fark ettim. Çocukluğumda “Braille yazı ve normal yazı” derdik. Okulları da “körler okulu ve normal okul” olarak adlandırırdık. Şimdi düşünüyorum da amma eziklemişiz kendimizi. Her “normal okul” ya da “normal yazı” dediğimde annem kızardı. Sizinki “Anormal okul mu?” derdi. Öyle söylememem gerektiğini anlatırdı ama ben yine de öyle söylerdim. Arkadaşlarımız ve bazı kör öğretmenlerimiz de öyle söylerdi çünkü.
Bu yıllarca böyle oldu. “Normal okul, anormal okul” saçmalığını çok erken terk ettim ama Braille yazının önemini çok sonra fark ettim. Herkesin anadilinde ve yeti çeşitliliğine uygun yöntemlerle işlem yapmasını gençliğimden beri savunuyordum ama Braille okuyup yazmanın önemini kavramamıştım. Sonra bir arkadaş “bizim yöntemlerimiz daha mı kötü de önemsemiyoruz, kendi yeti çeşitliliğimizi yok sayıyoruz” şeklinde bir cümle kurduğunda benim de Braille ile gerçek ilişkilenmemin önü açıldı. Öyle ya nota okumaktan dil öğrenmeye ve matematik işlemlerine kadar her alanda işimi kolaylaştıran bir yöntemi yok saymış oluyordum istemeden.
Aslında kendim olmayı reddetmiş oluyordum.
Bankada benim yeti çeşitliliğime uygun işlem koşulları yaratmayıp şahit dayattıklarında, protesto olarak ve irademin yok sayılmaması adına sözleşme maddelerini tükenmez kalemle saatlerce yazmaya çalışmış, o bankoyu saatlerce kilitlemiştim. O zaman iyice anladım ki Braille ve alternatif yöntemlerin her yerde olmasını savunmak bir tercih değil mecburiyet.
İnsanın en eski çağlarda kabartma yöntemiyle ya da farklı yöntemler kullanarak meramını anlattığı gerçeğini görmezden gelip koca bir tarihi hiçe sayıp kapitalizmin yapay “normaline” uygun bir tarih yazar ve standart belirlersen bu “normalin” dışında bırakılanlar da buna tahammül etmek zorunda değil ve etmez. Çünkü tüm yaşamı yeti çeşitliliklerimize uygun, eşit ve erişilebilir kılmak mümkün. Yeter ki istensin. Çeşitliliklerimize uygun eşit, erişilebilir ve özgür bir dünyanın mücadelesinin güçleneceği bir yıl olması umuduyla.







