2026 Trieste Film Festivalinin açılışı Kafka hakkındaki Franz adlı biyografik kurmacayla gerçekleşti.
Agnieszka Holland’ın imzasını taşıyan 127 dakikalık görkemli filmin gösterimi Teatro Miela’da, festivalin ilk açılış günü 16 Ocak 2026 tarihinde gerçekleşti.
Dünya prömiyeri Toronto IFF’de yapılmış olan Çekya, Almanya ve Polonya ortak yapımı sinema eseri meşhur yazarın hayatına kaleydoskopik bir mozaik misali eğiliyor ve doğduğu anlardan ömrünün sonuna kadar Kafka’ya eşlik etmemize imkân tanıyor.

Orta ve Doğu Avrupa sinemasına bilhassa eğilen festivalde, kurmacalar ve kısaların dışında belgesel seksiyonu da her zamanki gibi geniş bir spektruma sahip. Mesela Raisa Răzmeri imzalı Noel anne’yi seçmek adlı belgesel bizi Moldova’nın kasvetli kırsalına, hakikatleri yüzümüze çarpa çarpa götürüyor.
Kronik savaş mağdurları

Batı Ukrayna’nın kırsalına eğilen Sessiz taşkın (Silent flood) adlı 90 dakikalık belgesel ise bize cennetvari bir coğrafyayı tanıtırken su taşkınları ve savaş yüzünden bir kez daha bozulmakta olan büyülü bir atmosfere dahil ediyor.
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği IDFA’da En İyi Sinematografi ödülüne layık görülmüş olan 2025 Ukrayna, Almanya ortak yapımı idilik eser daima barışçıl olmaya ihtimam göstermiş, geleneksel ve dindar bir halk kesiminin günümüzdeki mücadelesine odaklanıyor.
Dmytro Sukholytkyy-Sobchuk imzasını taşıyan, görsel tarafı da fazlasıyla iddialı belgesel, Dniester nehrinin kıyısında, 1. Ve 2. Cihan Harplerinden sonra yeni bir savaşla karşı karşıya kalmış halkın kenetlenmesine bizi dahil ediyor.
Seyirci, bazen mazinin derinliklerinden bize seslenen, artık yok olmuş bir medeniyetten mesajlar aldığını sanabilir. Filmin hareketli kartpostallar hissini veren estetik yaklaşımının da bunda payı yüksek.
Gör bizi ey devlet!
Abhazya ile Gürcistan savaşının mağdurlarını fazlasıyla uzun zamandan beri misafir etmekte olan “çürük” bina Tiflis’in yüzkarası olmayı sürdürüyor.
90’lı yıllardan beri devletin yardım elini uzatmayı ihmal ettiği mevzubahis topluluk, belki de şu anda yıkık olan eski sanatoryumla artık özdeşleşmiş vaziyette. Mevzubahis müesseseden ve Gürcistan’ın Ortaçağ krallığından adını alan Kartli Krallığı ( ქართლის ცხოვრება/ The Kartli Kingdom) belgeseli iktidarların tutulmayan sözlerine dikkat çektiği gibi halkın dramını ve direniş gücünü de gözümüze sokuyor. Ne de olsa 2025 Gürcistan, Fransa, Katar ortak yapımı 105 dakikalık film devlet artık onları görsün diye intihar etmeyi seçmiş bir vatandaşın ölümcül hareketiyle başlıyor.

Yönetmen, senaryo ve sinematografi hanelerinde adlarını gördüğümüz Tamar Kalandadze ve Julien Pebrel yurtlarına dönme ümidini çoktan yitirmiş 200 aileden müteşekkil topluluğu teferruatlı biçimde belgeliyor.
IDFA’nın uluslararası yarışmasında en iyi yönetmen ödülü dışında İlk Filmler Kategorisinde de Özel Mansiyona layık görülen belgesel, otuz seneyi aşkın sürece bizi tüm kasvetiyle dahil ediyor.
Bir türlü bitmeyen mücadelelerinde protesto yürüyüşleri görüntülerinin yanında külüstür binada yaşanmış muhtelif hadiselerin, törenlerin, hususi anların amatör çekimleri tek bir aile hâline gelmiş sürgünlerin ümit dünyasını fazlasıyla yansıtıyor.
Askerinsan
Savaşın bir türlü sona ermediği Ukrayna coğrafyasından bir barış çığlığı daha.
Belgeselin yönetmen, senaryo yazarı ve montaj hanelerinde adlarını gördüğümüz Yelizaveta Smith, Alina Gorlova, Simon Mozgovyi (Tabor Kolektifi) 2025 Ukrayna, Avusturya, Fransa ortak yapımı 111 dakikalık filmlerinde savaşın dehşetine seyirciyi bir kez daha dahil ediyorlar.

Film ekibi fertlerinin meslektaş ve arkadaşları Maksym Nakonechnyi’nin bulduğu yeni terim, Askerinsan (Militantropos) adını taşıyan ödüllü belgesel Cannes Yönetmenlerin 15 günü, Docudays UA, Münih Uluslararası Film Festivali, Saraybosna Film Festivali, DMZ ve IDFA gibi etkinliklerde boy göstermişti; kasveti duyumsama sırası şimdi Trieste’de.
Gündelik hayatları savaş tarafından allak bullak edilmiş insan topluluklarıyla tanışıyoruz. Bazıları her şeylerini kaybedip kaçmak zorunda kalıyor, bazıları yerinden kımıldamayıp direnmeyi ve tüm imkânlarıyla mücadele etmeyi, savaşmayı seçiyor. Hayatta kalma içgüdüleri dayanışmayla güçleniyor, insanlar birbirlerine adeta kenetleniyor.
Büyük tahribat ve vahşetin ortasında kalan bölge ahalisini savaş canavarı adeta kendi bünyesine dahil edip trajedinin ayrılmaz parçası hâline getiriyor. Agresyon ve savaş yalnız insanları değil, şehirleri, köyleri, ormanları, kırsal alanları da yok ediyor; insanla özdeşleşen ne varsa, hepsini manasız hâle getiriyor.
Filmin yaratıcıları bu ağır tecrübeye katlanabilmek için vaziyete bir mana yüklemek, hatta bu manayı yaratmak ihtiyacını duymuş; belgesel de zaten, tam da bu dinamiklerden beslenerek ortaya çıkmış çarpıcı bir eser.
(MT/AB)







