“Öyle bir tutkuyla yerini aldın ki arafta, geride kalanlar da artık seninle aynı tarafta…”
Avukat ve yazar Mehmet Ali Başaran’ın son kitabı “272”, şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden 17 yaşında mülteci bir emekçi çocuğun ölümüyle okuru yüzleştiriyor.
Mahremiyetine saygı duyduğu için çocuğun ve ailesinin ismini açıklamıyor Başaran. Hem bir avukat hem neredeyse gazeteci özeni ile fakat asıl olarak insani bir yerden, büyük bir titizlikle yürütüyor kalemini.
Sayfalar arasında ilerlerken tutanaklara, otopsi raporlarına, iddianameye, çocuğun son anına ilişkin kamera kayıtlarına dalıyorsunuz. İlerledikçe yalnızca polisiye olarak araştırılması gereken şüpheli bir ölümü değil, çeşitli nedenlerle ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecilerin başka bir ülkede hayata tutunma çabasını da görüyorsunuz.
Yazar kimi zaman mülteci çocukla dertleşiyor. Ona, “Ne olur anlat, sana ne oldu?” diyor. Kimi zaman da kendi dertlerini paylaşıyor.
Çoğu kez utangaç, mahcup, yarı suçlu gibi kullanıyor kelimelerini. Peki bu çoğu zamanlar hangi zamanlar?
Genelde ölen kız kardeşine çok benzeyen ablayla görüştüğünde, anne ve babayla konuştuğunda…
Yazar kitabın adını “272: Şüpheli Bir Ölüm Üzerine Kovuşturma” koymuş. Fakat okurken bunun kovuşturmadan öte bir konuşma hali olduğunu hissediyorsunuz. Kimi zaman monolog, kimi zaman çoklu bir diyalog kuruyor okurla.
Belki de kitabın en güçlü yanı burada başlıyor. Çünkü Başaran yalnızca “Ne oldu?” sorusunun peşinden gitmiyor. “Bu ölüm neden bu kadar kolay unutulabilir?” diye de soruyor. Bir çocuğun hayatının, bir tutanakta birkaç satıra, bir otopsi raporunda birkaç bulguya, bir kamera kaydında birkaç saniyeye dönüşmesine itiraz ediyor.
bianet’in her yıl hazırladığı erkek şiddeti çetelesine göre sadece Temmuz 2026’da 39 kadının ve 8 çocuğun ölümü basına şüpheli olarak yansıdı.
Şüpheli derken faili meçhul cinayetleri kast etmiyoruz. Diyelim bir kadın balkondan düştü ve öldü. Bu kitapta olduğu gibi bir çocuk denize düştü ve öldü. Gerçekten düştü mü, itildi mi?
Çoğu vakada biliyorsunuz ki şüpheli çocuk veya kadın ölümleri, eğer aileler mücadele ederse bir faile götürebiliyor, gerçeğe yaklaştırıyor.
Yazar elbette kitabı kurgularken mülteci çocuğun ölümünün cinayet olduğunu iddia etmiyor. Fakat çok kuvvetli bir şekilde gerçeğin açığa çıkmasını istiyor.
Gerçekten denize düştü mü? İtildi mi?
Belki de kitabın bütün ağırlığı bu iki sorunun arasında duruyor.
Kendi çocuklarına bakarken ona karşı kendisini sorumlu hissediyor. Kızını severken ona karşı kendisini sorumlu hissediyor. Kendi ailesiyle zaman geçirirken kendisini ona karşı sorumlu hissediyor.
Bir çocuğun ölümünün ardından duyulan sorumluluk, yalnızca o çocuğun ailesine ait değilmiş gibi. Kitabı okurken bu duygu size de bulaşıyor. Çünkü bir yerde, “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu sormaya başlıyorsunuz.
Kitabı alır almaz yazarına “272'nin anlamı ne?” diye sordum. “Okuyunca anlarsın” dedi. Siz de okuyun.
"272" hepimizde var.
(EMK)







