11 Eylül saldırısının üzerinden 25 yıl geçti. Milyonlarca şey ifade edilebilir bu tarih ve geçen süre için. Çünkü dünya o günkü düzeninden çok uzakta. En büyük dönüşüm güvenlik alanında yaşandı.
“Terör” meselesi siyasetin merkezine çok başka yerleşti. Hem de “özgürlüğü genişletme” fikri üzerinden oldu bu. Yöntemi ifade edersek “riski önceden tespit etme ve yönetme” mantığı…
Şöyle hatırlayalım. 20.Yüz Yıl siyaseti neredeyse tek bir varsayım üzerine kuruluydu. O da “Düşmanın bir başkenti vardır. Toprağı, ordusu, imza atacağı bir masası vardır” deniyordu. Savaş ilan edilir, kazanılır ya da kaybedilir; biterdi savaş.
11 Eylül bu varsayımı imha etti. Çünkü karşıdaki bir devlet değil bir ağdı. Bir cephe değil bir olasılıktı. Bu anlamda sonuç askerî değil kavramsal oldu. 11 Eylül düşmanın adresini sildi diyebiliriz. Düşman olasılığa dönüşünce güvenlik de bir duruma değil bir sürece dönüştü. Zafer ölçülemez hale gelince, ölçülemeyen savaş/lar bitmez oldu.
Siyasetin gramerindeki en radikal kayma, yukarıda kısaca belirttiğim gibi güvenlikte yaşandı. Çünkü güvenlik bir talep olmaktan çıkıp yetki belgesine dönüştü; bir başlığı güvenliğe dahil etmek, onu tartışmanın dışına çıkarmak anlamına geldi. Göçmenlik ekonomi başlığından çıkıp tehdit dosyasına evrildi, vatandaşlık hak temelli olmaktan çıkıp risk temelli hale geldi; herkes eşit derecede yurttaş fakat farklı derecede şüpheli kılındı.
Liberal devlet işlenmiş suçu cezalandırırken, 2026'nın devleti potansiyel tehlikeyi arıyor, gelecekteki ihtimalleri yönetmeye çalışıyor. Gerçek bir distopik dünya. ABD’de 25 Kasım 2002 tarihinde kurulan Homeland Security ile iç ve dış güvenlik arasındaki çizgi silindi; sınır bir çizgi olmaktan çıkıp biyometri ve veritabanı içeren bir filtreye dönüştü. (Şimdi doğrudan Savaş Bakanlığı kurulması, bu çizginin devamı)
Teknoloji de bu dönüşümün taşıyıcısı oldu. 2001’in milyarlarca insanın aynı görüntüyü izlediği televizyon çağı, 2026’da algoritmik akışa, drone kameralarına ve dikkat mimarisine bıraktı. Hakikat, A.Huxley’in da neredeyse 90 yıl önce isabetle ifade ettiği üzere; sansürle değil, bilgi bolluğuyla bastırıldı. Siyaset felsefesi düzeyinde ise özgürlük-güvenlik geriliminde taraflardan biri sessizce sahayı terk etti; geçici istisna hali kalıcı bir idari yönetime dönüştü. Bu bağlamın en büyük bedelini Ortadoğu ödedi
Dünya düzeni de bu güvenlikleşmeden nasibini aldı. 2001’de Amerikan tek kutupluluğu ve kısmen Fukuyama’nın "tarihin sonu" anlatısı hakimken; 2026’da Çin’in dünya imalatının yüzde 30'unu üstlendiği, BRICS’in genişlediği parçalı bir jeoekonomik rekabet var. Mesela NATO terörle mücadeleden çıkıp yeniden kıta savunmasına döndü.
Ortadoğu’da ABD, üstünlüğünü kullanıp düzen kurmak isterken 8 trilyon dolarlık savaş maliyetiyle kendi meşruiyetini ve yumuşak gücünü tüketti.
Afganistan ve Irak’ta devletler çöktü, yerini vekâlet savaşları ile milislere bıraktı. 11 Eylül’ün en büyük paradoksu burada belirdi diyebiliriz. Washington hegemonyasını korumak için istisna dilini icat etti, fakat Çin ve Rusya gibi rakipler bu dili öğrenerek kendi nüfuz alanlarında uyguladı. ABD savaşını kaybetmedi, tekelini kaybetti demek belki de en doğru ifade olacak.
Biraz daha sesli düşünmeye devam edip, 11 Eylül’ün gerçekten değiştirdiği şeyler ne diye sorduğumuzda; savaşın tanımı süresiz ve mekânsız hale geldi. Hukuk suçtan önlemeye, sınır harita çizgisinden veri noktasına kaydı. Güvenlik, siyasetin sıradan bir başlığı olmaktan çıkıp bütün toplumsal hayatın belirleyici zeminine dönüştü diye toparlayabiliriz.
İkincil olarak, 2026’dan bakıldığında 11 Eylül çağının sona erip ermediği de sorulabilir. Söylem ve ana gündem olarak 11 Eylül çağı sona erdi; çünkü masada terör yerine çipler, iklim, yapay zekâ ve büyük güç rekabeti duruyor. Fakat rejim olarak yaşamaya devam ediyor.
Terörle mücadele için kurulan gözetim mekanizmaları, biyometrik denetimler ve olağanüstü yetkiler artık göçmenlere ve muhaliflere yöneltilmiş durumdadır; kısacası savaş bitti, savaş hukuku yürürlükte kaldı.
Özetle, dünya düzeni değişti, siyasetin grameri değişti, devletin doğası değişti, iktidarın bakışı değişti, ittifaklar ve ilişkilerin dünyası yenilendi, felsefe olarak siyaset çokça dönüştü ve Ortadoğu hepsini tek tek yaşayarak kendisi de değişip dönüştü.
Bu bağlamda; 11 Eylül’ün mirası bir düşman değil, bir yönetim tekniğidir; dünya o sabah değişmedi, dünya o sabaha verilen cevabın kalıcılaşmasıyla değişti. Ve önümüzdeki yıllar bu başlıkların daha da derinleşeceği bir sır değil.
(SB/EMK)







