Geçtiğimiz günlerde bir anne, 18 yaş altındaki kızının yaşadığı sağlık sorunuyla ilgili hem CİMER’e hem de İstanbul Tabip Odası’na başvurdu. Dosya, tek başına bir sağlık ihmali gibi okunabilir. Ama aslında çok daha büyük bir tabloyu işaret ediyor.
18 yaş altı bir çocuk. Kırk günü aşan yoğun bir kanama. Anne çocuğunu alıp hastaneye gidiyor.
Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde “Bu bizim alanımız değil” deniliyor. Muayene yok. Ultrason yok. Kan tahlili yok.
Kağıthane Kızılay Hastanesi’nde “Prosedür gereği 18 yaş altına bakmıyoruz” deniliyor. Çocuk muayene odasına bile alınmıyor.
Prosedür. Bu kelimeyi not edin. Türkiye’de çocukların karşısına en çok çıkan duvarlardan biri bu çünkü: Prosedür.
Oysa aynı gün gidilen Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nde yapılan tetkiklerde 5 santimetrelik over kisti tespit ediliyor. Juvenil kanama tanısı konuluyor. Ciddi demir eksikliği belirleniyor. Tedavi başlatılıyor.
Bir kurumun “normal” dediği tablo, başka bir kurumda ciddi bir klinik tablo olarak karşımıza çıkıyor.
Burada yalnızca iki hastanenin uygulama farkından söz etmiyoruz. Şunu konuşuyoruz: Çocukların sağlık hakkı prosedür bahanesiyle engellenebiliyor. 18 yaş altı kız çocuklarının jinekolojik sorunları “biz bakmıyoruz” denilerek ötelenebiliyor. Mesleki özen yükümlülüğü ihlal edildiğinde bunun bedelini çocuk ödüyor.
Ve kurumsal ihmal, ancak başka bir kurum doğru davrandığında görünür oluyor.
Bu dosyada üç temel hak ihlali iddiası var:
Sağlık hizmetine erişim hakkı.
Mesleki özen yükümlülüğü.
Çocuk hastada gecikmiş tanı riski.
Tabiki politik boyutu daha derin. Çünkü mesele şu cümlede düğümleniyor:
“Çocuk söz konusu olduğunda sistem refleks olarak korumuyor, savunmaya geçiyor.”
Çok ciddi bir sağlık sorunu karşısında dahi, sistemin çocuğun yaşadığı ağır bir sağlık sorunu karşısında ilk tepki, “alanımız değil” demek olabiliyor. Peki karamsar mı olmalıyız? Peki çaresiz miyiz? Hayır. Feminist mücadele İngiliz anahtarı, bir ilk yardım çantası gibi.
Feminist mücadele yalnızca şiddete karşı değil beyler. Mücadele, çocukların, kadınların bedeninin, sağlığının, hayatının ciddiye alınması için de var. Patriyarkanın, erkeklerin “küçük görme” refleksine karşı da var. Prosedürün arkasına saklanan ihmale karşı da var. Sessiz değil yani çok sesli.
***
Gelelim başka bir konuya…
Bazı hukuki dosyalar sadece “suçu” değil aslında bir sistemi anlatır. Tıpkı Jeffrey Epstein dosyası gibi.
Çocuklara yönelik sistematik cinsel istismarla yargılandı, seks ticareti ağı kurdu ve yıllarca süren “görünmeyen” bir dokunulmazlıkla yaşadı.
Elbette tahmin ettiğiniz üzere mesele sadece işlenen suçlar değildi. Jeffrey Epstein dosyası bize başka bir şeyi daha gösterdi: Kötülük sıradanlaşabiliyor. Güç, para ve statü yan yana geldiğinde, en ağır suçlar bile görünmez kılınabiliyor.
Daha da kötüsünü söyleyim. Maalesef gücü olanın etrafında bir sessizlik çemberi oluşuyor. Herkes bir şey biliyor evet fakat kimse konuşmuyor. Çünkü konuşmanın bedeli var. Çünkü sistem, çünkü işbirliği içindeki erkeklik, kendini korumayı çocukları korumaktan daha önemli görüyor.
Epstein dosyası bize şunu da öğretti: İstediğiniz kadar “modern”, “kültürlü”, “demokratik” olun; konu çocuklar ve kadınlar olduğunda patriyarka hâlâ çok güçlü. Yerleşik zihniyet hâlâ çocuk ve kadın bedenini, haklarını, dokunulmazlığını kinci plana atabiliyor.
Türkiye’de durum farklı mı? Emin miyiz?
Belki kimse çocukların “ciğerini yemedi” henüz. Bilmiyorum. Fakat çocuklara öyle zararlar verildi ki, ruhları çöktü, gelecekleri paramparça edildi. Türkiye’nin herhangi bir köyünü, herhangi bir mahallesini kazıyın “herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı” vakalarla karşılaşmaz mıyız? Üstelik çoğu zaman susmakla kalmayıp çocuğu suçlayan sorumluluğu çocuğun omuzlarına ykleyen bir toplumsal refleksle karşılaşmaz mıyız?
****
Fransa’da dönemin en önemli cinsel saldırı davalarından birinin merkezinde yer alan Gisèle Pelicot, hukuk mücadelesini anlattı.
Eşinin yıllarca kendisini ilaçla bayıltarak onlarca erkeğin tecavüzüne maruz bıraktığını öğrenen 73 yaşındaki Pelicot, anonim kalma hakkını reddetti ve davanın kamuya açık görülmesini sağladı. Bu kararıyla yalnızca kendi adalet arayışını değil, sessizliğe zorlanan binlerce kadının mücadelesini de görünür kıldı.
Son cümle ondan: “Utanç üzerinize yapışır, teninize yapışır. Ve bu utanç çifte cezadır; insanın kendine yaşattığı bir acıdır. Eğer ben yapabildiysem, başkaları da yapabilir… Tüm mağdurlara umut mesajım şu: Asla utanmayın."

Erkekler 2025'te en az 299 kadını öldürdü
(EMK)







