1 Eylül: Barış, yaşama hakkı kadar yas ve gömülme hakkıdır
Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü. Sanırım Türkiye’nin en sisli, en puslu 1 Eylül’lerinden birini yaşıyoruz.
Çünkü bu ülkede yıllardır çocuklarından haber bekleyen aileler var. Çocuklarının yaşayıp yaşamadığını, bir gün dönüp dönmeyeceğini bilmeden bekleyen anneler, babalar, kardeşler…PKK aileleri.
Türkiye’nin yeni bir döneme girip girmeyeceğinin, silahlı güçlerin ülkeye dönüp dönmeyeceğinin tartışıldığı bugünlerde, “gerillalar Türkiye’ye gelecek mi?” sorusu kimileri için politik bir tartışma, kimileri için ise “teröristler gelecek” tartışması olabilir. Ancak bu ülkenin bir başka kesimi için soru çok daha yalın ve çok daha ağır:
“Evlatlarımız yurda gelecek mi? Eve gelecek mi?” Bazıları geldi. Cenazeleri geldi.
Geçtiğimiz haftalarda yıllardır haber alınamayan bazı gerillaların cenazeleri ailelerine ulaştırıldı. İstanbul, Batman, Şırnak ve Diyarbakır’da taziyeler kuruldu. Aileler, yıllardır yalnızca fotoğraflarıyla yaşadıkları çocuklarının cenazelerini karşıladı. Acının içinden yine barış çağrısı yükseldi.
Mezopotamya Ajansı’na konuşan aileler, kendi çocuklarının ardından yas tutarken başka ailelerin aynı acıyı yaşamaması gerektiğini söyledi. Barış vurgusu hep vardı.
Barış, yalnızca insanların öldürülmemesi midir? Hayır.
Barış aynı zamanda ölülerin onuruna sahip çıkabilmek, ailelerin yas tutabilmesi ve ölenlerin insan onuruna yakışır biçimde toprağa verilebilmesidir.
Yas tutmak herkesin hakkı
İnsan hakları açısından bakıldığında yas tutma hakkı, yalnızca belirli bir kesimin ya da belirli bir siyasi görüşün hakkı değildir. İnsan olmaktan kaynaklanan hakların bir parçasıdır.
Ölüye saygı ve gömülme hakkı da insan onuruyla doğrudan bağlantılıdır.
İnsan Hakları Derneği yöneticisi ve insan hakları savunucusu Osman İşçi de tam bu noktaya dikkat çekiyor.
İşçi, yıllar içinde çatışmalarda yaşamını yitiren PKK üyelerinin bilgilerinin açıklanması ve ailelerin taziye kurmasının ardından aklına ilk olarak “insan onuru” kavramının geldiğini söylüyor.
İnsan hakları savunucuları açısından insan onurunu “deniz feneri” olarak tanımlayan İşçi, annelerin, babaların, ailelerin ve dostların taziye alanlarına giderken bu kavramın neden önemli olduğuna dikkat çekiyor.
Çünkü insan onuru, yalnızca yaşarken sahip olduğumuz bir değer değil. Yas hakkını ve gömülme hakkını da kapsıyor.
İşçi’ye göre yaşamını yitirenlerin ardından tutulan yas üzerinden yapılan bazı eleştiriler de bu açıdan subjektif. Ona göre bu eleştiriler, uzun yıllara yayılan silahlı çatışmaların ve şiddet ortamının toplumsal barışta yarattığı tahribatın da bir göstergesi.
Ve tam da bu nedenle 1 Eylül’de barıştan söz etmek, ölülerin ardından tutulan yasın hakkını teslim etmekten geçiyor.
Yaşarken eşit değillerdi, ölünce de eşit olmadılar
Türkiye’nin çatışmalı tarihinin en ağır sonuçlarından biri de bu. Bazı insanlar yaşarken eşit yurttaş olarak görülmedi. Ölümün ardından da eşit muamele görmedi.
Oysa bir insanın nasıl yaşadığına, hangi siyasi kimliği taşıdığına, hangi tarafta olduğuna ilişkin tartışmalar ne olursa olsun ölüm, geride kalanların yas tutma hakkını ortadan kaldırmaz.
Bir cenazenin toprağa verilmesi, bir annenin çocuğunun ardından ağıt yakması, bir babanın evladının mezarı başında durması siyasi bir ayrıcalık değildir. İnsan olmaktan kaynaklanan bir haktır.
Bugün bu cenazelerin ardından kurulan taziyelerden rahatsızlık duyulması da bize aslında savaşın yalnızca bedenlerde değil, toplumun hafızasında ve vicdanında da ne kadar derin yaralar açtığını gösteriyor.
Ölümün siyaseti
Tam burada “nekro-politika” kavramı önem kazanıyor.
Kamerunlu düşünür Achille Mbembe’nin geliştirdiği nekro-politika kavramı, iktidarın yalnızca insanların yaşamlarını düzenlemesiyle değil, ölümün koşullarını belirlemesi ve bazı insanların yaşamlarını ölüm tehdidi altında bırakmasıyla da ilgileniyor.
Bu açıdan savaşlar, çatışmalar, işgaller, sınır politikaları ve devlet şiddeti yalnızca insanların ölümüne neden olan olaylar olarak değil; bazı hayatların daha değersiz, bazı ölümlerin daha görünmez kabul edilmesine yol açan siyasal süreçler olarak da ele alınabilir.
Ancak nekro-politikanın en ağır sonuçlarından biri belki de ölümün kendisinden sonra ortaya çıkıyor:
Kimin yasının tutulabileceği, kimin cenazesinin görünür olabileceği, kimin mezarının başında toplanılabileceği ve hangi ölümün toplum tarafından hatırlanacağı da siyasal bir mesele haline geliyor.
Oysa barış tam da bu döngüyü kırabilmek demek.
Bir insanın ölümünden sonra geride kalanlara “yas tutma” hakkını tanımak, savaşın taraflarından birini onaylamak anlamına gelmez.
Bir cenazeye saygı göstermek, o kişinin yaşamındaki bütün siyasi tartışmaları ortadan kaldırmaz.
Ama insan haklarının temel ilkelerinden birini hatırlatır: İnsan onuru, kişinin yaşamı sona erdiğinde de ortadan kalkmaz.
Barış olmadan yas da tamamlanamıyor
Osman İşçi’nin sözleri burada yeniden önem kazanıyor:
“Yas hakkı bağlamında bakıldığında basına yansıyan bazı eleştirilerin subjektif olduğunu belirtmek gerekiyor. Esasen, bu eleştiriler uzun yıllara yayılan silahlı çatışmaların ve şiddet ortamının toplumsal barış açısından yarattığı tahribatın bir göstergesi ve sonucu.”
Bu nedenle 1 Eylül yalnızca “savaş olmasın” deme günü değil.
Aynı zamanda ölülerimizin de insan onuruna yakışır biçimde uğurlanabildiği, ailelerin çocuklarının ardından yas tutabildiği, cenazelerin yıllarca bekletilmediği, kayıpların akıbetinin bilindiği bir ülke talebini dile getirme günü.
Çünkü barış, yalnızca hayatta kalanların geleceğini değil, ölülerin ve geride kalanların onurunu da ilgilendiriyor.
İnsan hakları savunucusu İşçi’nin sözleriyle:
“Tam da bu nedenle, 1 Eylül Barış Günü’nde Kürt Meselesi’nde çözüme ihtiyacımız olduğunun altını çizmek gerekiyor. Barışı kuralım ki yas ve gömülme hakkı da insan onuruna yakışır bir biçimde yerine getirilebilsin.”
ÖLÜYE SAYGI VE ADALET İNİSİYATİFİ KONFERANSI
“Yakınlarının ölü bedenine işkence edilmiş milyonlarca aileyiz”
ÖLÜYE SAYGI VE ADALET İNİSİYATİFİ KONFERANSI
Nekropolitika nedir?
(EMK)
“Müstehcenlik” soruşturmaları “ahlak polisliğine dönüştü”
Kadın Cinayetlerine Karşı Feministler: “Ayşe’nin katilini koruyan polislere ne oldu?”
Gito, Koçira, Koçi
Rize Zelek'te kafes balıkçılığına karşı direnen halk anlatıyor: ÇED raporu hileli alındı
Tutuklu Dr. Barış Kaya: Örgüt üyesi dedikleri halksa, ben onları tedavi ederim