Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü, Yüksel Genç, PKK’nin fesih kararını “çok kıymetli ve çok büyük bir fırsat” olarak değerlendiriyor.
Ama bu değerlendirmeyi anlamak için önce onun hikâyesine kulak vermek gerekiyor.
Dört yıl dağda kaldıktan sonra 1999’da barış için Türkiye’ye dönen bir isimden söz ediyoruz.
Peki kimdir Yüksel Genç? Nerede doğdu, nasıl dağa çıktı, neden geri döndü?
Onu en doğru şekilde yine kendisinden dinliyoruz.
Hatay’da bir çocukluk
Yüksel Genç anlatmaya çocukluğundan başlıyor:
“Hatay’da doğduğum büyüdüm. Aslen Elbistanlı, Alevi Kürt bir ailenin çocuğuyum. Sekiz kardeşiz. Ailem işçi bir aileydi. Babam annem emekçi insanlardı ama annem evi toplayan herkesi bir arada tutan çok güçlü bir figürdü.
Kalabalık bir ailede büyüyünce hayatı çok erken öğreniyorsunuz. Sorumluluklar erken geliyor. Ama aynı zamanda güçlü bir dayanışma da var. Biz aslında birbirimize tutunarak büyüdük.”
Ailesinde özellikle annesinin etkisi büyük:
“Annem gerçekten çok güçlü bir kadındı. Hem Evle uğraşırdı hem çalışan bir kadın dı, emekçiydi. İş kazasında yaşamını yitirdi. Aynı zamanda devrimci bir kadındı. Onun hikayesinden anlıyordum ki ne kadar güçlü olursa ol toplumsal cinsiyetliğin bütün şiddet dalgalarına maruz bırakan bir düzen vardı. Gittiğinde o da çok gençti biz de çok küçüktük.
Onun ölümü benim hayatımda çok büyük bir kırılmaydı.”
Bu kayıp onun düşünce dünyasında da bir iz bırakır:
“Çocukluktan itibaren hep şunu söylüyordum: ‘Annem gibi güçlü olacağım ama annemin yaşadıklarını yaşamayacağım.’
Bu aslında benim için erken yaşta oluşan bir farkındalıktı. Annemin hayatına baktığınızda bir kadın olarak ne kadar ağır yükler taşıdığını görüyorsunuz. Bu da size hayatın başka türlü de kurulabileceğini düşündürüyor.”
Kimliğin sessizliği
Genç’in çocukluk yılları aynı zamanda kimliklerin açıkça konuşulmadığı bir atmosferde geçer. Bu durumu şöyle anlatıyor:
“Biz çocukken çevremizde hep şöyle denirdi: Alevi olduğumuzu asla söylemeyelim! Bu bize sürekli hatırlatılırdı.
Ama ilginç olan şu: Kürt olduğumuzu da açık açık konuşmazdık. Yani evin içinde bir dil var, bir kültür var ama o şey sanki hayatın görünmeyen bir parçası gibi.”
Bu sessizliğin nasıl hissedildiğini ise şöyle anlatıyor:
“Annem ölene kadar babamla annem kendi aralarında Kürtçe konuşmuşlar. Biz o dili konuşamazdık ama onların başka bir dil konuştuğunu bilirdik.
O dilin varlığını hissediyorduk ama o dil hayatımızın kamusal bir parçası değidi..”
Bu durumun yarattığı duyguyu şöyle ifade ediyor:
“İki kimliğe aitsin ama o kimliklerin hayatında görünür olduğu bir alan yok. Bir şeysin ama o şeyi yaşayabildiğin bir alan yok.”
Silah sesleriyle büyüyen mahalle
Genç’in çocukluk hafızasında mahallesinin ayrı bir yeri var.
“Benim doğduğum mahalle ağırlıklı olarak Alevi ve Kürtlerin yaşadığı bir mahalleydi. 1980 darbesine kadar bir nevi kurtarılmış mahalle idi.
Biz çok küçüktük ama silah seslerini hatırlıyorum. Kucaktan kucağa evlerin arka odalarına götürüldüğümüzü hatırlıyorum.”
Bu anılar çocukluk hafızasında derin iz bırakır.
“Hatırlayabildiğim ilk seslerden biri silah sesidir. Bu aslında bir çocuk için çok tuhaf bir şey."
Ama o mahalle aynı zamanda güçlü bir dayanışmanın yeridir. “Mahallede insanlar birbirini tanırdı. Birinin bir ihtiyacı olduğunda herkes koşardı. Benim çocukluk hafızamda o mahalle dayanışmanın olduğu bir yer olarak kaldı.”
Okul yılları ve politik farkındalık
Okul yılları onun dünyasında yeni soruların ortaya çıktığı bir dönem olur.
“Ailem işçi bir aileydi. Dolayısıyla sınıfsal çelişkileri hayatın içinde görüyorsunuz.
Hem Alevi hem emekçi bir ailede büyüyünce sınıf meselesi sizin için teorik bir şey olmuyor. Ne kadar apolitik kılarsanız kılın, politik bir düzleme düştüğünüzde o düzlem genellikle sol oluyor zaten.”
İstanbul yılları
Liseyi Hatay’da tamamladıktan sonra İstanbul’a geliyor:
“İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü kazandım ve İstanbul’a geldim. Zamanla okula gidip gelirken çevremdeki bazı arkadaşlarla daha yakın olmaya başladım. İlk başta üç-dört kişiydik. Hepimiz Kürt ve Alevi gençlerdik. Önce küçük bir arkadaş grubuyduk, sonra bu grup büyüdü.
O arkadaşlıkların içinde kendimi çok rahat hissettiğimi fark ettim. Kürt ve Alevi kimliğine sahip insanlarla birlikte olmak bana iyi geliyordu. Sanki içimde uzun zamandır eksik olan, kayıp hissettiğim bir parçayı bulmuşum gibi oluyordu.
Ama o dönem bu arkadaş çevresinin PKK ile herhangi bir ilişkisi olduğunu bilmiyordum. Bizim için sadece arkadaşlıktı.
Ama İstanbul onun için kolay bir şehir olmaz.
“Benim ilk kültür çatışmam İstanbul’da oldu. Hatta ilk depresyonum derim o döneme.”
Bu duyguyu şöyle anlatıyor:
“Benim büyük şehir tahayyülüm farklıydı. Ama İstanbul’da insanların sabahın köründe kalkıp atölyelere gidip gecenin bir saatinde eve döndüğünü görüyordum. Hayat sanki sadece çalışmak üzerine kurulmuş gibiydi. Ben böyle bir hayatı kabul edemedim. İnsanların makine gibi çalıştığını görüyordum. Yitik insan hayatları gibi geliyordu. 'Biz insanız, makine değiliz, ben böyle bir makine olmak istemiyorum’ diye ağladığımı hatırlıyorum.”
Üniversitede arayış ve politik çevreler
İstanbul’daki üniversite yılları onun için yoğun bir arayış dönemidir.
“Birçok sol grup benimle tanışmak istedi. Ama ben onlara hep şunu söylüyordum: ‘Siz halk adına bir şey yapıyorsunuz ama halkla birlikte bir şey yapmıyorsunuz.’”
Bu yıllarda farklı politik çevrelerle temas eder.
“Üniversitede o dönemde birçok yapı vardı. Sol örgütler vardı, öğrenci hareketleri vardı. Bir süre sonra Yurtsever Gençlik Hareketi içindeki arkadaşlarla tanıştım.”
Bu tanışmanın kendisi için önemli bir dönemeç olduğunu anlatıyor:
“Onlarla konuştuğumda şunu hissettim: Burada gerçekten bir şey yapılmak isteniyor. Sadece konuşulan bir siyaset değil. Okula gitmediğim zamanlarda çok okudum. Sol literatür okudum, edebi klasikleri okudum. Aslında kendime bir düşünsel zemin kurmaya çalışıyordum.”
Bir protesto ve kırılma
Bir gün Lice’deki köy boşaltmaları ve yakmalarla ilgili fotoğraflar görür.
“Fotoğraflarda çocuklar çıplak ayakla yürüyordu. İnsanlar köylerini bırakıp gidiyordu. Ben köy boşaltmak ne demek diye soruyordum.”
Arkadaşları protesto çağrısı yaptığında katılyor:
“Ben bir insanım. İnsani olarak bunu doğru bulmam dedim. Hayatımda bilmediğim bir örgüt adına bir şey yapmak bana garip gelmişti ama o gün bildirileri ben attım. Ve çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Çünkü ilk kez gerçekten bir şey yaptığımı hissettim.”
O anı şöyle anlatıyor:
“Orada kendimi ait hissettim. Bu mücadele gerçek bir mücadele diye düşündüm.”
Dağa giden yol
Üniversite yıllarında çevresindeki birçok insanın öldürüldüğünü öğrenir.
“Okul açılıyordu, sevdiğimiz abiler gelmiyordu. Ablalar gelmiyordu. Sonra onların öldürüldüğü haberini alıyorduk.”
Bu durum onu derinden etkiler.
“Bir süre sonra şunu düşünmeye başladım: Sadece konuşmak yetmez. Gerçekten mücadele eden biri olmak lazım. 90’lı yıllar baskının, faili meçhullerin, köy boşaltmalarının yoğun olduğu zamanlardı. Nefes alamıyorsun. Bulunduğun yerde bir şeyler yapmak istesen de olanak yok. Bunca yaşanana aldırmadan yaşamak zor. Yönünü dağa dönmeye biraz da mecbur hissettiğimiz zamanlardı…”
Ve sonunda karar verir:
“Ben gerçek bir devrimci olmak istiyorum diyordum.”
Sonra yola çıkar.
“PKK’ye katıldıktan sonra Atina’dan Şam’a geçtim. PKK’yi gerçek anlamda Şam’da, önderlik sahasında öğrendim ve iyi ki orada öğrenmişim. Çünkü bu mücadelenin gerçekte nereye varmak istediğini, tarzını, yöntemini, anlayışını, hedefini birinci elden öğreniyordum.
O yıllarda bile aslında Kürt meselesinde bir demokratik çıkış arayışının varlığını görebiliyordum. Benim aslında PKK’yı da, PKK hareketinin gerçeğinde tanıdığım yer orasıdır.
Bir insan bir mücadeleyi kimden ve nereden öğreniyorsa hayatı ona göre yorumluyor. Benim ilk öğrenme yerim esas olarak Abdullah Öcalan’dı.
Bu hayatımın en büyük şansıydı. Ben hep çok şanssız biri olduğumu düşünürüm. Genelde çok şanslı biri değilimdir. Ama galiba hayatımdaki en büyük şans bu oldu.”
“Bunca yıl yürüyebilmemde, bazı şeylere anlam vermemde, hedeflerimi sağlam tutmamda, mücadele irademi güçlü tutmamda iyi bir başlangıçtı. Hayatımdaki en önemli şeylerden biri sahaya gitmek, onlarla tanışmak ve PKK’yi, mücadeleyi, halkı orada tanımak oldu. Ben her şeyi bir nevi orada tanıdım.”
1999: Barış için dönüş
1999 yılı yeni bir dönemin başlangıcı olur. Sonrasını ondan dinliyoruz:
“1 Ekim 1999’da Barış Grubu’yla birlikte Türkiye’ye geldik. O dönem bulunduğumuz alanlarda bilgi akışı çok sınırlıydı.
Türkiye’ye gelmeden önce iki kez aynı rüyayı gördüm.Rüyamda Abdullah Öcalan ile Türkiye’de idim. “Burada ne yapacağım” dediğimde, “bir nevi siyaset… Devrimciliğin farklı yüzü… Başarabilirsek kimse ölmeyecek… Bunu bir devrimci görev gibi düşün” demişti.
Bu rüyayı iki kez gördükten yaklaşık bir hafta sonra merkez karargâh beni çağırdı. Haberi getiren kadın komutan arkadaşa şaka ile karışık “Türkiye’ye mi gidiyoruz?” diye sordum. O da şaşırdı. “Nereden çıkarıyorsun?” dedi. Ben de iki kez rüyamda Türkiye’de olduğumu gördüğümü söyledim. İlginç zamanlar….
Karargâha gittiğimde Öcalan’ın bir barış süreci başlatmak istediğini öğrendim. Aslında süreç 1998’de ilan edilen ateşkesle başlamıştı. Amaç bu süreci ilerletmekti. Bir barış grubunun Türkiye’ye gidip silahlarını bırakmasını ve Kürt meselesinin barışçıl, siyasal yollarla çözülebileceğini anlatmasını istiyordu. Bu görev için birçok arkadaş rapor yazıp gönüllü olmuştu. Benim de bu görev için uygun olabileceğim söylendi.
O dönem yeni bir paradigma tartışılıyordu. Demokratik cumhuriyet, Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümü gibi kavramları ilk kez bu kadar yoğun konuşuyorduk. Türkiye’ye silahlarla gidip sonra silahları askerlere bırakma fikri ilk anda beni şaşırtmadı desm doğru olmaz…
Bunun devrimci bir görev olduğunu düşündüm. En iyi ihtimalle cezaevine gireceğimizi biliyorduk. Gözaltında ya da cezaevinde ne yaşayacağımızı da bilmiyorduk. Ama bu bedeli bir arkadaşım ödeyecekse ben de ödeyebilirim diye düşündüm.. Aslında ben hala Kürtleri koruyacak bir ada arıyordum. Bu ada belki de barıştı..
Barış grubunu oluşturduk. İlk başta üç erkek ve iki kadından oluşan beş kişiydik. Daha sonra üç arkadaş daha katıldı ve sekiz kişi olduk. Hazırlanmaya başladık. En önemli motivasyonumuz Türkiye’ye sağ salim ulaşmaktı. Çünkü görevimizi yerine getirebilmemizin tek yolu buydu.
O dönemde bölgede hem İran hem de Türkiye askerleri sürekli operasyon yapıyordu. Bizi arazide bulurlarsa öldürüp “sekiz terörist etkisiz hale getirildi” diyebilirlerdi ve barış girişimi tamamen ortadan kalkardı. Bu yüzden uluslararası kurumların desteğini almaya çalıştık. Irak’taki Kızılhaç’a, Kürt bölgesindeki siyasi yapılara ve bazı uluslararası kurumlara başvurduk. Amacımız uluslararası ve bölgesel aktörlerin de dahil olduğu bir süreçle Türkiye’ye gidip barış sürecini başlatmaktı. Ancak hiçbir kurum bu sorumluluğu üstlenmedi.
Başta gelişimizi 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne denk getirmek istedik. Bu mümkün olmayınca Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 1 Ekim’i seçtik. Meclisin temsil gücü ve yasama rolü nedeniyle bu tarihin sembolik olarak anlamlı olacağını düşündük.
Güvenli gidiş ihtimalleri zayıflayınca deik ki: Biz gerillayız ve gerillanın en iyi bildiği şey eylemdir. Bugüne kadar savaş için eylem yaptı gerilla. Bu kez barış için eylem yapacağız. Daha önce saldırı için gidilen karakollara bu kez barış için gidecektik.
Barış eylemi
Şemdinli’yi ve bölgenin yollarını biliyorduk. Sekiz kişi bir araya gelip kendi güzergâhımızı ve güvenlik planımızı belirledik. Bu kez askeri bir hedefe saldırmak için değil, yaşam çağrısı yapmak için yola çıkmaya karar verdik. Kurulacak ilişki ölüm ya da öldürme üzerine değil, yaşamak ve yaşatmak üzerine olacaktı. Yol boyunca herhangi bir saldırıyla karşılaşırsak silah kullanmamaya da önceden karar verdik.
Yola çıktığımız haberinin medya üzerinden duyurulmasıyla birlikte süreç başka bir aşamaya girdi. Dünya artık bu yolculuğu biliyordu.
Yürüyüş sırasında zaman zaman savaş helikopterleri bölgede dolaştı. Biz ise yol boyunca aldığımız kararı sürdürdük: saldırı olsa bile silah kullanmayacaktık. Çünkü gerçekleştirdiğimiz şey bir barış eylemiydi.
Akşam saatlerine doğru askerlerin bulunduğu bir arazide onlarla karşılaştık. Kayseri Tugay Komutanlığı’ndan yüzlerce askerin bulunduğu geniş bir alanda beklediklerini gördük. Bir tarafta yüzlerce asker, diğer tarafta silah kullanmama kararı almış sekiz kişi vardı.
Bizi karşılayan Yüzbaşı’nın “Merhaba arkadaşlar, size bekliyorduk” sözü ile bizim için yeni bir dönem başlamış oldu.
Askerlerle karşılaştıktan sonra geliş nedenimizi anlattık. Yanımızda dört mektup vardı. Bu mektuplar Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne verilmek üzere hazırlanmıştı. Mektuplarda Kürt meselesinin siyasal ve barışçıl yöntemlerle çözülebileceğini, bunun için gerekli koşullar hazırlanır, barışçıl çözüm mekanizmaları kurulursa birçok kişinin bizim yaptığımız gibi silah bırakmaya hazır olacağını anlatıyorduk. Bu yaklaşımın karşılık bulması halinde silahlı mücadele yerine demokratik katılımın mümkün olacağını vurguluyorduk.
İlk olarak Şemdinli’de tutulduk, ertesi gün Van’a götürüldük. Askeri birliklerin yoğun olduğu bir alanda güvenlik bürokrasisiyle görüşmeler yapıldı. Ankara’dan gelen bazı yetkililerle, dönemin OHAL yönetimi ve valilik temsilcileriyle temas kuruldu.
Son gün Ankara’dan sivil giyimli bir heyet geldi. “Devletle konuşmak istiyormuşsunuz, aradığınız devlet burada” denilerek görüşme yapıldı. Anlatmak istediğimiz her şeyi ayrıntılı biçimde aktardık. Günün sonunda ise tutuklandık.
Hakkımızda örgüt üyeliği suçlamasıyla işlem yapıldı. Oysa Türk Ceza Kanunu’nda, grup halinde silahlarıyla birlikte gelip direnç göstermeyen kişilerin serbest bırakılabileceğine dair bir madde vardı. Bu maddeye dayanarak tahliye edilmemizin mümkün olduğunu da söyledik. Ancak o dönemde yürürlükte olan pişmanlık yasasının uygulanması istendi. Biz ise barış için geldiğimizi, pişmanlık değil barış iradesi taşıdığımızı söyledik. Buna rağmen tutuklandık.
Yargılama süreci çok hızlı ilerledi. Yaklaşık altı-yedi ay içinde cezalar verildi ve onandı. Cezaevi sürecinin ardından 2004’ün sonu ile 2005’in başlarında tahliye edildik.
Cezaevinde bulunduğumuz süre boyunca da, tahliye olduktan sonra da barış çalışmalarını sürdürdük. Türkiye’ye gelişimizin nedenini, barış grubunun misyonunu ve Kürt meselesinin barışçıl çözümüne dair düşüncelerimizi anlatmaya devam ettik. Cezaevinde de bu iletişimi kurduk, dışarı çıktıktan sonra da çalışmalarımızı yoğunlaştırdık.
Tahliye edildiğimiz günün akşamından itibaren barış çalışmaları yeniden başladı. Türkiye’de siyasal partilerle, bürokrasiyle, farklı toplumsal kesimlerle ve aydınlarla temas kurmaya çalıştık. Aynı zamanda Kürt meselesinin çözümü için Türkiye çapında bir barış hareketinin oluşmasını hedefledik. Çünkü toplumsal barış sağlanmadan böyle bir sorunun kalıcı biçimde çözülmesinin mümkün olmadığını biliyorduk.
Bu amaçla siyasal partilerden, sol partilerden, sivil toplum kuruluşlarından ve aydınlardan randevular aldık. Bir yandan da mahallelere, sokaklara inmeye çalıştık. Bütün çabamız Kürt meselesinin barışçıl çözümünü anlatmak ve toplumsal zemini güçlendirmekti."
Bu çalışmalar sonucunda bazı illerde ve bölgelerde “barış meclisleri” kuruldu. Bu meclisler bizim için çok değerliydi. Çünkü hem Kürt toplumunun hem de Türkiye toplumunun barış fikrine hazırlanması gerekiyordu. Barışı toplumsal bir talep haline getirmek için bu yapılar önemli bir rol oynadı."
Barış süreci deneyimi

Ayrıca “Türkiye Barışını Arıyor Konferansı” düzenlendi. Bu konferanslarda devletin güvenlik bürokrasisinden siyasal temsilcilere, akademisyenlerden aydınlara kadar birçok farklı kesimi bir araya getiren geniş katılımlı tartışmalar yapıldı.
O dönemde yürütülen barış çalışmaları ve barış fikrinin toplumsallaştırılması açısından bu süreç oldukça önemli bir deneyim oldu.
Sonraki yıllarda Genç, gazeteciliği de bu çabanın bir parçası haline geldi. Gazetecilik, barışı anlatmanın ve barış fikrini topluma ulaştırmanın bir fırsatı idi onun için.
Bugün geriye baktığında hayatını şöyle anlatıyor:
“Biz o yıldan beri biliyorduk aslında nerede ne yaparsak yapalım, biz demokratik çözüm ve barışın güçlendirilmesinin bir parçası olacağız. Toplumsal barışın sağlanmadığı yerde Kürt meselesi gibi bir meselenin çözülmesinin ve çözümün kalıcılaşmasının imkânsız olduğunu o dönemlerden biliyorduk.”
KADINLAR ANLATIYOR: MÜCADELE, SİYASET, DAYANIŞMA
Türkoğlu: Devletin demokratikleşmesi kadın mücadelesinin tanınmasından geçer
10 il, 14 depo, tek mücadele: Migros Direnişini Neslihan Acar anlatıyor
Asu Kaya: Eşitlik bir lütuf değil, Anayasal haktır
8 Mart’a giden yolda müziğin dayanışma ilmekleri
Melis Alphan: Menopoz bir son değil, yeniden inşa süreci
Ülkü İnanlı: Halka rağmen yapamazsınız!
Diyarbakırlı kadınlar 8 Mart’ı karşılıyor: Sesimiz Amed surlarını aşsın
(EMK)











